Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği çözümleri üretebilecek bir fırsat olarak değerlendirdi. Çünkü demokrasileri yıpratan aslında muhalifleri değildir, demokrasi en çok kendi eksikleri nedeniyle yıpranır. Ekonomik sıkıntılar derinleştiğinde, siyasal kurumlar etkisiz görünmeye başladığında ve toplumun geleceğe dair güveni zayıfladığında, güçlü lider arayışı giderek daha cazip hale gelir.
Tunus’ta yaşanan da tam olarak buydu. Bu sebeple siyasi tartışmalar zamanla demokrasi ile otoriterlik arasındaki eksenden uzaklaşarak düzen ile belirsizlik arasındaki eksene kaymaya başladı. Said’in kullandığı dil de bu ruh haline karşılık veriyordu. Partilerden yorulmuş seçmene partiler üstü bir siyaset vaat ediyor, siyasal elitlere duyulan öfkeyi temsil ediyor ve kendisini devrimin boşa harcanmış umutlarını yeniden canlandıracak isim olarak sunuyordu.
2019 cumhurbaşkanlığı seçimleri bu arayışın en açık göstergesi oldu. Arkasında güçlü bir parti örgütü bulunmayan Said, ikinci turda oyların yaklaşık dörtte üçünü alarak ezici bir zafer kazandı. Bu sonucu elbette salt bir seçim başarısı olarak okuyamayız. Bu sonuçlar aynı zamanda Tunus halkının mevcut siyasal sınıfa verdiği güçlü bir uyarıydı. Seçmenler yalnızca yeni cumhurbaşkanı seçmiyor, aynı zamanda 2011 sonrasında ortaya çıkan siyasal düzen hakkındaki memnuniyetsizliklerini en sarih şekilde ifade ediyordu.
Ancak Said’in zaferini mümkün kılan toplumsal enerjiyle sonrasında izlediği siyasal güzergâh aynı yönde ilerlemedi. Seçim kampanyasında dile getirilen sistem eleştirisi zamanla sistemin sınırlarını zorlayan yönetim anlayışının ta kendisi oldu. 25 Temmuz 2021 tarihi de mevcut hikâyede dönüm noktası oldu. Said, anayasanın olağanüstü durumları düzenleyen maddesine dayanarak parlamentonun çalışmalarını durdurdu, başbakanı görevden aldı ve yürütme yetkilerini kendi uhdesinde topladı.
Fakat geçici olduğu var sayılan tedbirler zamanla yeni bir siyasal düzenin yapı taşlarına dönüştü. Parlamento yalnızca etkisizleştirilmedi aynı zamanda siyasal hayatın merkezinden çıkarıldı. Yargı kurumları üzerindeki denetim arttı. Yeni anayasa ile birlikte cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri genişletildi. Güçler ayrılığı ilkesinin dayandığı dengeler giderek zayıfladı. Bir zamanlar farklı siyasal aktörlerin müzakere ederek ayakta tutmaya çalıştığı sistem, giderek tek bir merkezin etrafında şekillenmeye başladı.
Raşid Gannuşi’nin hikâyesi de bu genel dönüşümden bağımsız okunamaz. Çünkü Gannuşi sıradan bir muhalefet lideri değildi. 2011 sonrasında kurulan siyasal düzenin kurucu aktörlerinden biriydi. Anayasa tartışmalarında yer almış, seçimlere katılmış, koalisyon müzakereleri yürütmüş ve meclis başkanlığı yapmıştı. Başka bir ifadeyle, yıllar boyunca Tunus’ta meşru siyasetin sınırları içinde hareket etmiş, sistemin dışındaki bir aktör olmaktan çok sistemin şekillenmesine katkı sunmuş bir isimdi.
Bu nedenle 17 Nisan 2023’te gözaltına alınması Tunus’ta sıradan adli bir vaka olarak karşılanmadı. Gannuşi önce “devlet güvenliğine karşı komplo kurmak” ve “kışkırtıcılık” gibi suçlamalarla yargılandı. Ardından Nahda hareketinin seçim kampanyalarının finansmanı, yabancı fon kullanımı ve devlet güvenliğini hedef aldığı ileri sürülen faaliyetler üzerinden yeni dosyalar açıldı. Hakkındaki davalar zamanla birbirini izledi ve verilen cezalar giderek ağırlaştı. Son olarak aldığı uzun süreli hapis cezalarıyla birlikte mesele artık yalnızca bir siyasetçinin yargılanması olmaktan çıktı.
Çünkü burada dikkat çeken husus yalnızca suçlamaların niteliği değildi. Dikkat çeken husus, Arap Baharı sonrasında kurulan sistemin en önemli aktörlerinden birinin kısa süre içinde devlet için tehdit olarak tanımlanmaya başlamasıydı. Bir dönem anayasal düzenin kurucu ortaklarından biri olarak kabul edilen bir siyasetçinin birkaç yıl sonra devlet güvenliğini hedef alan bir yapılanmanın parçası olarak gösterilmesi, ister istemez daha geniş soruları gündeme taşıdı.
Bu yüzden Tunus’ta yürüyen tartışma yalnızca dava dosyalarının ayrıntıları etrafında şekillenmiyor. İnsanlar Gannuşi’nin başına gelenleri son yıllarda yaşanan kurumsal dönüşümün içinde okumayı tercih ediyor. Çünkü birçok kişi açısından asıl mesele bir mahkeme kararından çok, Tunus’un hangi siyasal yöne doğru evrildiği meselesi.
Nitekim bugün Tunus üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı da burada düğümleniyor. Sorulan soru yalnızca Raşid Gannuşi’nin suçlu olup olmadığı sorusu değil. Asıl soru, bir zamanlar sistemin kurucu ortaklarından biri olarak kabul edilen bir siyasetçinin hangi tarihsel ve siyasal süreç sonunda bugünkü konumuna geldiği sorusu.
İnsanlar için mahkeme kararlarından önce kafada beliren istifham şu: Tunus’ta yargılanan gerçekten yalnızca Raşid Gannuşi mi, yoksa Arap Baharı’nın ayakta kalabilmiş son demokratik tecrübesi mi?
Raşid Gannuşi hakkında verilen son cezalar Türkiye’de de dikkat çekici bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ahmet Taşgetiren, Karar gazetesinde yayımlanan “Gannuşi–İmamoğlu paralelliği var mı?” başlıklı yazısında, Tunus’ta yaşananlarla Türkiye’de son yıllarda yaşanan bazı gelişmeler arasında belirli benzerlikler bulunup bulunmadığı sorusunu gündeme taşıdı. Yazının merkezinde Gannuşi ile Ekrem İmamoğlu arasında ideolojik veya tarihsel bir benzerlik kurma çabası yoktu. Taşgetiren daha yazısının başında Nahda ile CHP’nin, Gannuşi ile İmamoğlu’nun aynı siyasi ve fikrî çizginin temsilcileri olmadığını açıkça ifade ediyordu. Dikkat çektiği husus başka yerdeydi. Tunus’ta Kays Said döneminde ortaya çıkan yargısal süreçlerle Türkiye’de yargının siyaset içindeki rolüne ilişkin tartışmalar arasında bir paralellik kurulup kurulamayacağını sorguluyordu.
Buna karşılık Yasin Aktay, Yeni Şafak’ta yayımlanan “İmamoğlu’ndan bir Gannuşi çıkarma ihtimaline sarılma çaresizliği” başlıklı yazısında bu yaklaşımı eleştirdi. Aktay’a göre Gannuşi ile İmamoğlu arasında doğrudan bir paralellik kurulamazdı. Gannuşi, Arap dünyasında İslam ile demokrasiyi uzlaştırmaya çalışan tarihsel bir figürdü; İmamoğlu ise Türkiye’nin güncel siyasal rekabetinin aktörlerinden biriydi. Aktay ayrıca Tunus’ta yaşananların bir rejim dönüşümü olduğunu, Türkiye’deki tartışmaların ise farklı bir bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Tam da bu noktada tartışmanın düğüm noktası ortaya çıkıyor. Çünkü Taşgetiren’in yazısı dikkatle okunduğunda görülenin Gannuşi ile İmamoğlu arasında bir karakter benzerliği kurma çabası olmadığı anlaşılacaktır. Aktay’ın cevabı ise büyük ölçüde böyle bir benzerliğin neden kurulamayacağını göstermeye yöneliyor. Oysa Taşgetiren’in sorduğu soru çok daha başka bir konuşlanmış durumdadır.
Nitekim Yasin Aktay’ın Tunus analizinde işaret ettiği hususlar da elbette önemli hususlar. Parlamentonun işlevsiz hale gelmesi, anayasal yapının değiştirilmesi, yargının konumuna ilişkin tartışmalar ve muhalefetin karşı karşıya kaldığı süreçler sıradan bir iktidar değişiminin ötesinde anlamlar taşıyor. Bu nedenle Gannuşi dosyasını yalnızca ceza hukuku çerçevesinde okumak eksik kalıyor.
Fakat Taşgetiren’in dikkat çektiği nokta da tam burada başlıyor. Bir ülkede yükselen ve iktidara alternatif oluşturan siyasal aktörlere yönelik yargısal süreçler başladığında, bu süreçler yalnızca dava dosyalarının içeriği üzerinden mi değerlendirilmelidir, yoksa daha geniş siyasal bağlam da hesaba katılmalı mıdır?
Bu soru meşrudur, çünkü aynı soru bugün Tunus için de soruluyor.
Gannuşi hakkında açılan dosyaları tek tek incelemek mümkün fakat bugün Gannuşi’yi savunanların büyük kısmı dosyaların ayrıntılarından çok siyasal bağlama dikkat çekiyor. Çünkü çok iyi biliriz ki bazen davalar, dava olmanın ötesine geçer. Toplumun önemli bir kısmı yapılanları siyasal mücadelenin araçları olarak okumaya başlar. İşte tam olarak o noktadan sonra tartışma, hukuk ve siyaset arasındaki ilişkinin tartışmasına dönüşür…

