Ekonomide bazen en zor sınavlar kriz dönemlerinde değil, başarıya yaklaşılırken verilir.
Türkiye bugün tam da böyle bir eşikten geçiyor. Enflasyonla mücadele programının ilk somut sonuçlarının görülmeye başlandığı, yıllık enflasyonun gerileme eğilimine girdiği bir dönemdeyiz. Finansal piyasalarda istikrar güçleniyor, para politikası kararlılıkla uygulanıyor ve ekonomi yönetimi fiyat istikrarı hedefine doğru önemli bir mesafe kat ediyor.
Ancak tam da bu noktada yeni bir soruyu sormak gerekiyor:
Enflasyonu düşürürken üretim kapasitemizi koruyabiliyor muyuz?
Çünkü ekonomiler yalnızca enflasyon rakamlarıyla değil, aynı zamanda üretim güçleriyle değerlendirilir. Fiyat istikrarı elbette vazgeçilmezdir. Ancak sanayi üretiminin zayıfladığı, yatırımların ertelendiği ve ihracatçının rekabet gücünü kaybettiği bir ortamda elde edilen kazanımların kalıcılığı da tartışmalı hale gelebilir.
Aslında son dönemde açıklanan büyüme verileri ilk bakışta olumsuz bir tablo göstermiyor. Ekonomi büyüyor. Tüketim canlılığını büyük ölçüde koruyor. Hizmetler sektörü faaliyetlerini sürdürüyor. Ancak rakamların satır aralarına bakıldığında daha önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Bugün büyüyoruz ama yarın da büyüyebilecek miyiz?
Çünkü sürdürülebilir büyümenin gerçek motoru alışveriş merkezleri değil fabrikalardır. Tüketim değil üretimdir. Hizmetler sektörü değil, katma değer yaratan sanayidir. Son veriler ihracatta ve imalat sanayinde belirgin bir ivme kaybına işaret ediyor. Kapasite kullanım oranlarındaki gerileme, yatırım iştahındaki zayıflama ve finansmana erişim güçlükleri özellikle üretim kesiminde hissedilmeye devam ediyor.
Bugün birçok sanayici açısından temel sorun talep eksikliğinden çok finansman maliyetidir. Yüksek faiz ortamı işletme sermayesi ihtiyacını artırırken yeni yatırım kararlarının ertelenmesine yol açmaktadır. Özellikle emek yoğun ve ihracat odaklı sektörlerde kapasite kullanımının düşmesi, gelecekte üretim ve istihdam üzerinde daha belirgin etkiler oluşturma riski taşımaktadır.
Burada son derece hassas bir dengeyle karşı karşıyayız.
Enflasyonla mücadele için uygulanan sıkı para politikası kuşkusuz gerekli ve hatta kaçınılmazdır. Fiyat istikrarı sağlanmadan kalıcı refah üretmek mümkün değildir. Ancak aynı politika sanayi üretimini aşırı ölçüde baskılamaya başlarsa, enflasyonla mücadele kazanılırken büyüme potansiyeli kaybedilebilir.
Ekonomi yönetiminin önündeki asıl sınav da budur.
Türkiye’nin artık “herkese aynı reçete” anlayışından çıkarak daha seçici ve hedef odaklı politikalara yönelmesi gerekiyor.
Örneğin yüksek faiz politikası genel talebi kontrol altında tutabilir. Ancak ihracat yapan, döviz kazandıran ve istihdam oluşturan üreticilerin aynı koşullarda finansmana erişmeye zorlanması uzun vadede ülkenin rekabet gücünü zayıflatır. Bu nedenle ihracatçı ve yatırımcı sanayi kuruluşlarına yönelik özel finansman mekanizmaları oluşturulmalıdır.
Benzer şekilde kur politikası da yalnızca fiyat istikrarı açısından değil, rekabet gücü açısından da değerlendirilmelidir. Son yıllarda maliyetlerde yaşanan artış ile döviz kurunun seyri arasındaki fark birçok ihracatçı sektörde rekabet baskısını artırmıştır. Reel olarak aşırı değerlenen bir Türk Lirası kısa vadede enflasyonu frenleyebilir; ancak uzun vadede ihracatçının nefesini kesebilir.
Daha da önemlisi, Türkiye artık düşük ücret avantajıyla rekabet eden bir ekonomi olmaktan çıkmak zorundadır. Dünyada ücretlerin değil teknolojinin yarıştığı yeni bir döneme giriyoruz. Savunma sanayiinden yazılıma, yapay zekâdan biyoteknolojiye, enerji teknolojilerinden ileri üretim sistemlerine kadar uzanan geniş bir alanda yeni nesil sanayi politikalarına ihtiyaç vardır.
Çünkü önümüzdeki yılların küresel rekabeti yalnızca mal üretme yarışı değil, bilgi üretme yarışı olacaktır.
Bu noktada enerji meselesini de unutmamak gerekir. Türkiye’nin yıllardır taşıdığı cari açık yükünün önemli kısmı enerji ithalatından kaynaklanmaktadır. Yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırmak ve sanayide enerji verimliliğini artırmak artık çevreci bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluktur.
Bugün enflasyondaki düşüş eğilimi ekonomi yönetimi açısından önemli bir başarı göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu başarının kalıcı hale gelebilmesi için üretim kapasitesinin korunması, yatırım iştahının yeniden canlandırılması ve sanayinin dönüşümünün desteklenmesi gerekmektedir. Aksi halde fiyat istikrarı sağlanırken büyümenin kalitesi zayıflayabilir.
Sonuç olarak Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değildir.
Asıl mesele, enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini koruyabilmek, sanayiyi güçlendirebilmek ve ihracatı yeniden büyümenin lokomotifi haline getirebilmektir.
Tarih bize gösteriyor ki tüketerek zenginleşen hiçbir ülke yoktur. Kalıcı refahı sağlayanlar; üreten, yatırım yapan, teknoloji geliştiren ve dünyaya değer satan ülkelerdir.
Bugün alınacak kararlar yalnızca önümüzdeki çeyreğin büyüme rakamlarını değil, önümüzdeki on yılın ekonomik gücünü belirleyecektir.
Enflasyonla mücadele elbette sürmelidir. Ancak bu mücadele, üretimin ve sanayinin rakibi değil, tamamlayıcısı olmalıdır. Çünkü güçlü ekonomiler yalnızca fiyat istikrarı üzerine değil, üretim gücü üzerine inşa edilir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha az tüketim ya da daha fazla faiz değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, enflasyonla mücadeleyi üretim, yatırım, teknoloji ve ihracatla barıştıran yeni bir kalkınma hikâyesidir.

