İnsanlık uzun yüzyıllar boyunca hafızayı uygarlığın kutsal çekirdeği şeklinde düşündü. Hatırlamak, insanın kendisini zamana karşı koruma biçimi sayıldı; unutmak ise eksilme, çürüme ve kayıp ile ilişkilendirildi. Antik tragedyalardan modern tarih bilincine kadar uzanan düşünsel çizgide bellek, hakikatin taşıyıcısı olarak yorumlandı. Oysa dijital çağın içine yerleşmiş bulunduğumuz bugün, hafızanın her zaman özgürleştirici bir güç üretmediğini gösteren karanlık bir eşiği görünür hâle getiriyor. Öyle ki insanlık ilk kez tarihte unutmanın neredeyse teknik olarak imkânsızlaştığı bir uygarlığın içinde yaşamaktadır. Artık hiçbir söz bütünüyle kaybolmuyor, hiçbir görüntü tamamen silinmiyor, hiçbir siyasal öfke zamana karışmıyor. İnsan, kendi geçmişinin iz düşümü arasında yaşamaya zorlanan arşivsel bir varlığa dönüşüyor. Bellek bu yüzden yalnızca koruyan bir alan değildir artık; aynı zamanda özneyi kendi geçmişinin tortusal yüküyle kuşatan görünmez bir baskı rejimi hâline geldi. Bu dönüşüm yalnızca teknolojik değildir; zamanın ontolojik yapısını da parçalamaktadır. Eskiden zaman akardı. Geçmiş uzaklaşır, bazı yüzler silikleşir, bazı cümleler dünyanın gürültüsü içinde çözülürdü. İnsan yaş aldıkça eski benlikleriyle arasına mesafe koyabilirdi. Şimdi ise geçmiş kapanmıyor; bilhassa biçim değiştirerek geri dönüyor. Dijital arşiv zamanı katmanlaştırıyor. Dün söylenen bir söz ansızın bugünün merkezine düşüyor, yıllar önceki bir görüntü yeni bir yargılamanın başlangıcına dönüşebiliyor. Dolayısıyla modern özne çizgisel zamanın içinde yaşamayı bırakıyor; üst üste yığılmış veri katmanlarının arasında sıkışıyor. Geçmiş artık geride kalan bir alan değildir. Sürekli şimdi’nin içine sızan ve bugünü kemiren bir tortudur.
Antik Roma’daki damnatio memoriae (hatıranın lanetlemesi) uygulaması bu meseleye tersinden bakabilmek için son derece dikkat çekicidir. Gözden düşen imparatorun adı taşlardan kazınır, heykelleri parçalanır, yüzü paralardan silinirdi. İktidar burada unutmayı örgütlüyordu. Hafızadan silinmek ikinci ölüm sayılıyordu. Bugünün dünyasında ise mesele tam tersine dönmüş durumda. Çağdaş insanın korkusu artık unutulmak değildir; unutulamamaktır. Roma insanı hafızadan çıkararak cezalandırıyordu, dijital çağ ise insanı sonsuza kadar dolaşımda tutarak cezalandırıyor. Bu nedenle modern öznenin trajedisi görünmezleşmek değildir; fazlasıyla görünür hâle gelmektir. Nitekim sürekli kayıt altında yaşayan insan, sonunda kendi geçmişinin mezar bekçisine dönüşür. French Revolution sonrasında takvimlerin değiştirilmesi, ay isimlerinin dönüştürülmesi ve eski rejimin zamansal izlerinin parçalanması tesadüf değildi. Devrimciler yeni bir siyasal özne yaratabilmek için zamanın yapısını dönüştürmek gerektiğini biliyorlardı. Dolayısıyla her devrim biraz unutma hareketidir; yeni olan, eski hafızanın mutlak baskısı altında doğamaz. Bugünün dijital toplumunda ise tam tersi yaşanıyor. İnsan geçmişinden uzaklaşamıyor. Hafıza çözülmüyor, birikiyor. Her veri yeni bir kalıntı yaratıyor. Bu durumda çağdaş insan tarihte ilk kez kendi geçmişiyle arasına mesafe koyamayan bir varlığa dönüşüyor. Bu eğilim yalnızca psikolojik bir kriz üretmiyor; ontolojik bir tıkanma da yaratıyor. Bir bakıma değişim, geçmişin mutlak ağırlığının kısmen çözülmesini gerektirir.
Burada son derece rahatsız edici bir soru beliriyor: Sürekli hatırlayan toplumlar gerçekten daha etik toplumlar mıdır? Modern çağ bu soruya çoğu zaman olumlu cevap verdi. Özellikle savaşlar ve kitlesel travmalar sonrası geliştirilen hafıza politikaları, unutmayı ahlaki çöküş şeklinde yorumladı. Fakat dijital çağ hafızanın etik niteliğini dönüştürmeye başladı. Öyle ki artık hatırlamak çoğu zaman anlamaktan çok teşhir etmeye hizmet ediyor. İnsanlar geçmişi öğrenmek için değil, birbirlerini yargılamak için arşiv araştırıyor. Bir siyasetçinin yıllar önceki konuşması, bir yazarın eski paylaşımı, bir sanatçının gençlik dönemindeki cümlesi bugünün mutlak hükmü hâline getirebiliniyor. Öyle ki bu hüküm insanı yaşayan bir özne şeklinde görülmüyor; sabitlenmiş veri kümeleri şeklinde algılanıyor. Bu yüzdendir toplum insanın değişebileceğine dair inancını yavaş yavaş kaybediyor. Stasi surveillance (Doğu Almanya’da kitlesel gözetimi) modern hafıza rejimlerinin erken habercilerinden biriydi. Doğu Almanya’da milyonlarca insanın hayatı dosyalandı; dostluklar, ilişkiler, özel konuşmalar ve gündelik alışkanlıklar devlet arşivlerine dönüştürüldü. Fakat çağdaş dijital toplum Stasi’den bile daha ileri bir aşamayı temsil ediyor. Stasi insanları gizlice izliyordu; bugünün insanı ise kendi hayatını gönüllü biçimde sergiliyor. Kahvaltılar, yalnızlıklar, arzular, politik öfkeler, ilişkiler ve kırılmalar sürekli veri üretimine dönüşüyor. Gözetim artık dışsal bir baskı olmaktan çıkıyor; öznenin kendi kendisini arşivlediği içsel bir mekanizmaya dönüşüyor. Bu bağlamda insan yalnızca denetlenen bir varlık değildir artık; kendi dijital mezarını sürekli genişleten bir organizmadır.
Eskinin disiplin toplumu bedeni denetliyordu; bugünün iktidarı ise veri uygarlığı kurarak zamanı denetliyor. İktidar artık insanı yalnızca izlemekle kalmadığı, aynı zamanda onu sürekli kendi geçmişine maruz bırakıyor. Bir tür zamansal kuşatma oluşturuluyor. İnsan her an eski versiyonlarıyla karşı karşıya bırakılabilir. Yıllar önce söylenmiş bir söz bugünkü kimliğin değişmez özü gibi dolaşıma sokulabiliniyor. Hal böyleyken dönüşüm fikri de doğal olarak çökmeye başlıyor. Bu durumda unutulmayan bir dünyada yeniden başlamak mümkün değildir demek belki de yerinde olur. İnsan ancak geçmişinin bazı parçaları sessizce çözülürse başka bir varoluşa geçebilir. Dolayısıyla sosyal medya linçlerinin vahşeti de tam burada ortaya çıkıyor. Linç kültürü yalnızca öfke üretmiyor; ontolojik sabitleme de üretiyor. İnsan artık hata yapan bir varlık olarak görülmüyor; sonsuza kadar aynı kalan bir veri kalıbı şeklinde görülüyor. İptal kültürü denen şeyin derin mantığı budur. Toplum suçun kendisini değil, silinmeyen lekeyi dolaşıma sokuyor. İnsan bağışlanmıyor; arşivleniyor. Bir tür dijital mumyalama yaşanıyor. Modern çağ bedeni öldürmekten çok, insanı kendi geçmişinin içinde donduruyor.
Friedrich Nietzsche Ahlakın Soykütüğü (Zur Genealogie der Moral) (2020, s.89) adlı eserinde unutmayı yaşamın temel güçlerinden biri şeklinde yorumluyordu. Nietzsche’ye göre unutamayan bilinç sonunda kendi ağırlığı altında çökerdi. Dijital çağ Nietzsche’nin korktuğu şeyi küresel ölçekte gerçekleştirmiş görünüyor. İnsan artık sadece hatırlayan bir varlık değildir; sürekli hatırlatılan bir varlıktır. “Anılar”, eski paylaşımlar, veri arşivleri ve algoritmik hafıza sistemleri geçmişi sürekli geri çağırıyor. Burada mesele elbette söz konusu salt kayıt tutulması değil; geçmişin tarihe karışma ihtimalinin ortadan kalkmasıdır. Bu düşünce ekseninde vardığımız nokta öyle anlaşılıyor ki çağımızın gerçek krizi anlamın kaybı değildir. Asıl kriz, geçmişin artık hiç ölememesidir. İnsanlık tarihte ilk kez ölü hatıraların canlılardan daha güçlü olduğu bir uygarlık kurdu. Her şeyin saklandığı bir dünyada bağışlama çöker, merhamet zayıflar, dönüşüm imkânsızlaşır. İnsan yalnızca hafızayla yaşayamaz. Yaşamın kendisi biraz da unutabilme cesaretidir. Belki de geleceğin en radikal özgürlük talebi şudur: insanın kendi geçmişinden bütünüyle ibaret sayılmama hakkı.

