Türkiye için böyle bir sorunun cevabını vermek çok güç. Çünkü geçmişe hem kutsal hem de karanlık bir yerden tutunan ve aslında kendi tarihini sürekli bir dayanak noktası haline getiren bir ülke olarak bundan vazgeçmeye hazır mıyız kestirmek zor. En nihayetinde geçmiş mitinin kurgusu, her zaman ya daha müreffeh bir döneme referansla çalışır ya da tekrar yaşanmaması dilenen karanlık bir döneme işaret eder. Her iki durumda da geçmiş, şimdinin kullanışlı bir kaçış rampası olarak hepimizin zihninde bir yere denk gelir ve gelecek fikirlerimizde yerini korur.
Bunun değişmesi ile ilgili bir fikir yürütme çabasında değilim çünkü Türkiye tarihinin her safhasında mevcut politik söylem ve iktidarların bir şeyi yapma pratiği daha çok bir şeyi düzeltmeye ve genellikle de bir enkaz üzerinde yeniden çalışmaya yatkındır. Bu pratiğin yegâne malzemesi de bir önceki devrin yıkıntıları ve bozduğu her şeyle ilgili bir hesaplaşmayı ya da bunu tekrar etmemek üzere gündeme alınan tedbirlerle ilgilidir. Bu açıdan Türk siyasi geleneğinin bir telafi çabasına, daha iyi olma iddiasına dayandığını söylemek abartılı bir tahmin olmayacaktır. Elbette mucebince amel etmek, maslahata göre hareket etmek ve konjonktür gereği bazı sert tedbirlerin alınma mecburiyeti de bu hesaplaşmaya eklediğinizde devletin kendini var etme ve düzeni koruma yöntemlerini de az çok anlayabiliyorsunuz.
Ancak kendini tekrar eden geçmiş takıntısının bugün geldiği nokta, hem tarihi olguları geçmişe dayalı olarak değiştirme ve yönetme hem de gelecek planlarını bu fikir üzerinden tasarlayarak tarihi ya da geçmişi taze ve canlı bir araç olarak kullanmaya devam etmek üzerinedir. İç siyasi söyleme dayanak noktası haline getirilen her şey gibi tarih de geçmiş de şimdinin aynasını kırmak için kullanılacaklardır ve kendi gerçekliklerinden bu amaçla koparılırlar. Türkiye özelinde emperyal sistemin sadece kâğıt üzerinde yıkıldığını ve aslında cezalandırma, düzenleme ve kriz yönetme becerisi açısından devam ettiğini iddia etmek bu açıdan yanlış olmaz. Çünkü nihaî hedef sistemin kendini koruması ile ilgilidir ve kırılmalar dolayısıyla yatay şekilde gerçekleşmez. Yani tarihsel değişimler uzun ve toplumsal müzakerelerle değil, devletin temposunu belirlediği ani yön değişimleri ile olur. Devlet yeniliği de kesintiye de şiddetin şekil ve dozuna da kendi merkezinden karar verir ve uygular. Tanzimat, II. Meşruiyet, Cumhuriyet, çok partili hayat, darbeler döneminin bütün değişimlerin hedefini devletin kendi ihtiyacı belirlemiştir. Bu uygulamaların en sorunlu tarafı, toplumun kendi tarihsel ritmini kuramadan yeni bir resmi anlatının içine yerleştirilmiş olmasıdır. Bu da doğal olarak, yani her yeni anlatı eşiğinden sonra bir önceki dönemin ya baskılanması ya da ahlaken sorunlu ilan edilmesiyle nihayetlenir.
Devlet bu yolla kestiği tarihsel süreklilikte ki ben bu kesintilerin, kırılmaların Türkiye için çok belirleyici olduğunu düşünüyorum, yeni bir hafıza rejimi oluşturarak makbul vatandaş tanımından biraz sapan, yani devletin olmasını istediği ve belli şartlara dayandırdığı vatandaşlığın dışında, kişinin mağduriyet üzerinden kurduğu bir var olma biçimi yerleşiyor. Sistemin idealize ettiği yeni dönem, devirdiği düzenin kalıntılarını görmezden gelerek ve dışlayarak siyasal olgunlaşmayı reform yapmakla sınırlı tutuyor. Bunun ne kadarı kasıtlı ve ne kadarı gayriihtiyari doğal bir sonuç net bir cevap vermek zor çünkü devlet çatışmayı müzakere edebilme kapasitesini rafa kaldırdığı her dönemde vatandaşın tarihsel deneyimini kesen bir güçle hareket eder. Yani yukarıdan aşağıya inen bu tavır vatandaşın mağduriyetini yönetmek ve bunu dönüştürmek yerine bir anomali olarak dışlamayı ve bir nefret objesine dönüştürmeyi yeğler. Bu mağduriyet çarkının arasında kalanların, doğal olarak diğerleriyle tecrübe ettiği şey aynı değildir. Ernst Bloch’un aynı dönemde ve yerde, farklı eşzamanlılık vurgusu gibi, iki farklı devlet sistemini tecrübe eden vatandaşlar bütünü ortaya çıkar. Elbette bu bir mağduriyet alanının sürekli olarak beslenmesi demektir ve bir sonraki siyasi hamlenin de basamaklarından birini oluşturur. Kendini sürekli olarak tekrar eden hınç seviyesinin daima yükselen bir eğride hareket etmesinin, bu farklı zaman ve devlet tecrübesine dayandığını iddia etmek bu sebepten dolayı yersiz olmaz.
Elbette siyasî hız olarak tanımlayacağım bu hamleler bütünü, yani devletin kontrol kapasitesi dahilinde tuttuğu değişim iktidarı ile bireyin maruz kaldığı şey arasındaki uçurum büyüyüp açıldıkça geçmişle şimdi arasında mağduriyetler, tarihsel anlatılar birikmeye devam edecektir. Burada ideal bir eşzamanlılık iddiası ya da tutarlılığı önermek, toplumsal hız ve siyasal hızın senkronize olarak hareket etmesini beklemek çok ütopik olacaktır. Özellikle de Türkiye gibi sürekli olarak değişim ve ilerleme gündemine sahip bir ülkenin toplumsal dönüşüm ve değişime göstereceği tahammül sınırlıdır çünkü daha en başından bir muhayyeli yakalamak üzere hareket eden bir devlet hedefi bulunmaktadır. Ancak her kırılma, bunu bir geçiş olarak anlayabiliriz, en nihayetinde bir toplumsal sürtünmeyi de beraberinde getirir. O şeyin kabul edilip sindirilmesi için geçmesi gereken sürenin göz ardı edilmesi, devletin kendi hızını koruyabilmek için bu sürtünmeyi bastırması anlamına gelir ki Türkiye’de olup biten çoğu şeyin arka planında bu yatmaktadır. Elbette burada çatışmanın yarattığı tahribatı yönetememenin kendince dayandığı sebepleri konuşabiliriz ve devleti meşru bir şekilde bu hıza ve keskinliğe hapseden refleksleri bulunabilir. Ancak hepimizin az çok aşina olduğu, gerekliydi ve öyle olmalıydı, dönemin şartları içerisinde kabul edilebilirdi sağlamaları, bugün hapsolduğumuz tarih hapishanesinin kapılarını kilitlemekten öteye geçmemektedir.
Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız süreçte, geçmişe referansla şimdiden koparılan ve güncel hesaplaşmaların önünü tıkayan bu tarih ve mağduriyetler hapishanesinden çıkmanın yollarını bulmak ve bahsi geçen siyasî hızın, kendine referans aldığı geçmiş ve gelecek kurgusunda nerede durması gerektiğini yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü geçmiş, sürekli olarak bugünün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden çağrıldığında, toplumsal hafıza bir yüzleşme alanından çok bitmeyen bir sadakat ve hesaplaşma mekanizmasına dönüşecektir. Bu ise ne geçmişin gerçekten anlaşılmasına ne de bugünün kendi meselelerini üretebilmesine izin vermektedir.
Bizlerin, yani bugünün şahitleri, geçmişin mağdurları ve kürsülerde hâlâ aynı şekilde tekrar eden nakaratların muhatapları olarak üstümüze düşen şey, geçmişi tamamen susturmak ya da unutmak değil, onu bugünü rehin alan sürekli bir siyasal seferberlik halinden çıkarmaktır. Aksi halde hepimiz, her kırılmada aynı hafızaya çağrılan, aynı mağduriyetleri tekrar eden ve sürekli geçmişin yükü altında konumlanan bir yapıya dönüşmekten kaçamayacağız. Ve belki de Türkiye’nin en büyük problemi geçmişi unutmaması değil, kimsenin kendi geçmişinden çıkmak istememesidir.

