Ulusun Fantom Uzvu

Ulusun fantom uzvundan söz edebilmek için önce Jacques Lacan’ın eksiklik ve arzu düşüncesine yaklaşmak gerekir. Çünkü Lacan için özne, bütünlükten değil yarıktan doğar. İnsan kendisini tamamlanmış bir varlık olarak kurduğunu söylemek çok güç; insan daima bir eksilme, bir kopuş, bir yoksunluk deneyimi içinde var olur. Arzu da buradan yükselir. İnsan sahip olduğu şeye yönelmez; elinden çıkan, ulaşamadığı ya da hiçbir zaman bütünüyle sahip olamadığı şeye bağlanır. Hayatın en inatçı tutkuları çoğu zaman yok olanın etrafında kurulur. Kayıp, bazen varlıktan daha güçlüdür (Lacan, 2019, s. 67).Dolasıyla Lacan’ın düşüncesinde eksiklik geçici bir psikolojik durum değil, varoluşun kurucu yapısı olarak durur. İnsan sürekli kendisini tamamlamaya çalışır; fakat tamamlanma hep ertelenir. Arzu nesnesi yaklaştıkça uzaklaşır, elde edildiğinde başka bir biçimde eksilir. Bu nedenle özne münferiden yaşayan bir varlık değil, kaybını taşıyan bir varlıktır. Onun tarihi aynı zamanda eksilen şeylerin tarihidir. İnsan kimi zaman geçmişini hatırlamaz; geçmiş, onu içeriden yönetir (Lacan, 2019, s. 112).

Bu minvalde fantom uzuv olgusu bize bu yapıyı somutlaştırma imkânı verir. Tıpta fantom uzuv, bedenden kopmuş bir organın yokluğuna rağmen hissedilmeye devam etmesidir. Kolunu kaybetmiş bir insan hâlâ parmaklarında ağrı hisseder; artık var olmayan ayağında kaşıntı duyar; kesilmiş bir el, sinir sisteminde yaşamayı sürdürür. Organ ortadan kalkmıştır fakat beden onun yokluğunu kabul etmez. Acı burada ortaya çıkar: artık bulunmayan bir şeyin hâlâ varmış gibi hissedilmesi. Fantom ağrı, kaybın unutulmadığını değil, kaybın bedene yerleştiğini gösterir (Merleau-Ponty, 2017, s. 103).Bu çerçevede ulus da buna benzer bir biçimde işler. Ulusal kimlik yalnızca anayasa, sınır, yurttaşlık ya da ortak dil üzerinden kurulmaz; çoğu zaman kaybedilmiş olanın çevresinde örülür. Yıkılmış imparatorluklar, parçalanmış coğrafyalar, elden çıkmış şehirler, dağılmış tarihsel üstünlükler, kaybolmuş merkezilik duygusu kolektif hafızada yaşamaya devam eder. Haritada artık bulunmayan yerler siyasal bilinçte hâlâ canlıdır. Geçmiş kapanır, fakat bilinç kapanmaz. İşte ulusun fantom uzvu burada belirir. Benedict Anderson’ın ifadesiyle ulus, hayal edilmiş bir cemaat olduğu kadar, ortak bir duygusal hafızanın da ürünüdür (Anderson, 2020, s. 21).

Vatan bu yüzden yalnızca üzerinde yaşanılan toprak değildir; eksilmiş bir bedenin yankısıdır. İnsan “vatan” dediğinde çoğu zaman mevcut mekânı değil, bir zamanlar sahip olunduğuna inanılan ama şimdi yitirilmiş olan bütünlüğü çağırır. Bu nedenle milliyetçilik geleceğin tasarısından çok geçmişin geri çağrılmasıdır. Altın çağ anlatıları, ihanete uğramış medeniyetler, parçalanmış birlikler, yeniden diriliş vaatleri aynı eksiklik çevresinde döner. Ulus kendisini yalnızca “biz kimiz” sorusuyla değil, “bizden ne koparıldı” sorusuyla da kurar. Renan’ın ulusu “ortak hatırlama kadar ortak unutma” ile tanımlaması bu nedenle önemlidir (Renan, 2016, s. 47).Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya bunun en sert örneklerinden birini sundu. Versailles Antlaşması yalnızca ekonomik yaptırımlar ve toprak kayıpları üretmedi; ulusal bedenin parçalanması gibi yaşandı. Almanya kendisini yenilmiş bir devlet olarak değil, kolu kopmuş bir beden olarak hissetti. Kaybedilen topraklar, askerî güç ve ulusal onur hâlâ bedenin parçasıymış gibi duyumsanıyordu. Siyasal enerji bu fantom ağrıdan doğdu. Nazizm, kesilmiş uzvu geri getirme vaadiyle yükseldi. “Büyük Almanya” düşüncesi ekonomik bir kalkınma planından çok eksilmiş bedenin protez hayaliydi. Yahudiler, komünistler ve yabancılar bu acının faili olarak gösterildi. Ulus kendi yarasına bakmak yerine yarayı dış düşmanda somutlaştırdı. Bu izlekte fantom ağrı, kitlesel şiddetin dili hâline geldi (Arendt, 2021, s. 389).

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya da benzer bir imparatorluk hayaletiyle yaşamaya başladı. Bu çözülme yalnızca rejimin sona ermesi değildi; tarihsel bedenin ani daralmasıydı. Sovyet sonrası söylemde sürekli tekrar eden unsur ekonomik toparlanmadan çok kaybedilmiş merkeziliğin geri çağrılmasıdır. Ukrayna burada yalnızca komşu bir devlet değildir; kesilmiş uzvun sinir ucudur. Kiev sıradan bir şehir gibi görülmez; tarihsel bedenin köken noktası olarak yaşanır. Ayrılık bu yüzden basit bir sınır değişikliği gibi algılanmaz. Kırım’ın ilhakı ya da Ukrayna üzerindeki ısrar, güvenlik stratejisinden çok kaybedilen parçayı yeniden bedene dikme arzusudur (Snyder, 2024, s. 144).Sırbistan için Kosova da benzer bir mitolojik organ işlevi görür. Kosova yalnızca bir bölge değildir; ulusal bedenin kutsal siniridir. 1389 Kosova Savaşı tarihsel bir olay olmaktan çıkmış, kolektif travmanın kurucu sahnesine dönüşmüştür. Kosova’nın kaybı sıradan bir yenilgi gibi yaşanmaz; kalbin sökülmesi gibi hissedilir. Bu nedenle bağımsızlık tartışması diplomatik bir mesele olmaktan uzaklaşır ve varoluşsal bir yarılmaya dönüşür. Fantom uzuv burada haritadan çok efsanede yaşar (Žižek, 2018, s. 58).

Yahudi tarihsel deneyimi bu yapının başka bir yüzünü gösterir. Bu zeminde mesele yalnızca kaybedilmiş toprak değil, yüzyıllara yayılan sürgün ve parçalanmış aidiyettir. Diaspora hafızası, bedeni eksilmiş bir kimlik üretir. “Vaat edilmiş toprak” düşüncesi fiziksel olarak uzakta olan fakat bilinçte sürekli hissedilen kayıp organ gibi işler. İsrail’in kuruluşu bu nedenle yalnızca modern bir devletin inşası değildir; tarihsel fantom ağrının siyasal bedene kavuşmasıdır. Fakat trajedi burada derinleşir: bir halkın eksilmiş uzvunu geri istemesi, başka bir halkın yeni amputasyon deneyimine dönüşebilir. Filistin meselesi, karşılıklı fantomların birbirini yaraladığı uzun bir tarih hâline gelir (Said, 2020, s. 89).Britanya’da Brexit daha incelikli bir fantom uzuv örneğidir. İmparatorluk sonrası Britanya küçülmüş, fakat bu küçülmenin yasını tamamlayamamıştır. Avrupa Birliği tartışması ekonomik anlaşmalardan çok kaybedilmiş merkezilik hissiyle ilgilidir. “Take back control” sloganı, kesilmiş uzvu geri çağıran siyasal bir cümledir. İnsanlar yalnızca ekonomik egemenlik istemedi; eski kudret duygusunun geri dönmesini arzuladı. Brexit bu nedenle geleceğin değil, hayalet geçmişin referandumuydu (Özçetin, 2010).

Macaristan’da Trianon Antlaşması sonrasında yaşanan da aynı ruhsal yapıyı taşır. Kaybedilen topraklar yalnızca haritadan silinmedi; kolektif hafızada yaşamayı sürdürdü. Bugün bile “Büyük Macaristan” haritaları yalnızca tarih bilgisi değil, fantom uzvun görsel hafızasıdır. Haritada olmayan sınırlar bilinçte hâlâ hissedilen organlar gibidir. İnsan bazen kaybettiği şeyi toprağın üzerinde değil, zihnin içinde taşır (Judt, 2010, s. 217).Çağdaş Avrupa’da yükselen göçmen karşıtlığı da bu mantıkla okunabilir. İnsanlar çoğu zaman ekonomik kayıptan çok kültürel amputasyon hissi yaşar. “Ülkemizi kaybediyoruz” sözü fiziksel işgal korkusundan çok ulusal bedenin bozulduğu duygusunu anlatır. Göçmen burada yalnızca yabancı kişi değildir; kaybedildiği varsayılan saflığın görünür figürü olur. Ulusal bedenin homojen olduğu yanılsaması sarsıldıkça fantom ağrı büyür. Aşırı sağ hareketler bu ağrıyı sürekli canlı tutarak siyasal güç üretir (Bauman, 2020, s. 76).

Buradan çıkan temel düşünce açıktır: ulus çoğu zaman “biz kimiz” sorusundan önce “biz hangi parçamızı kaybettik” sorusuyla kurulur. Kimlik, sahip olunan şeyden çok eksilen şey çevresinde yoğunlaşır. İnsan elindekine alışır; kaybettiğini kutsallaştırır. Bayrak bu yüzden yalnızca kumaş değildir; kaybın simgesidir. Toprak yalnızca yaşanılan yer değil, eksilmiş bedenin izidir. Tarih yalnızca geçmiş değil, eksikliğin sürekli yeniden yazıldığı alandır.
Devlet bu fantom ağrıyı yöneten aygıta dönüşür. Lider ise cerrah gibi sunulur; kaybedilen uzvu geri getirecek kişi olarak görünür. “Sizi yeniden büyük yapacağım” cümlesi modern siyasetin en güçlü fantom cümlesidir. Fakat burada sert bir hakikat vardır: fantom uzuv geri gelmez. Çünkü kayıp çoğu zaman maddi olmaktan çıkar ve kolektif kimliğin kurucu boşluğuna yerleşir. Milliyetçi siyaset bu nedenle çözüm üretmekten çok tekrar üretir. Her zafer yeni bir eksiklik doğurur, her birlik söylemi yeni bir düşman yaratır. Dolaysıyla ulusun fantom uzvu bize siyasetin çoğu zaman rasyonel çıkarların yönetimi olmadığını gösterir. Siyaset, kaybedilmiş organların hayaletleriyle kurulan bir duygulanım ekonomisidir. İnsanlar bazen bugünkü yaşamları için değil, artık var olmayan ya da hiçbir zaman bütünüyle var olmamış geçmişler için savaşır. Fantom uzuv geri dönmez; fakat onun ağrısı adına gerçek bedenler parçalanabilir. Siyasal olgunluk, kaybı inkâr etmekte değil, onunla düşman üretmeden yaşayabilme cesaretinde başlar.

 

Kaynakça

[1] Lacan, J. (2019). Psikanalizin dört temel kavramı (Çev.N. Erdem). İstanbul: Metis Yayınları.
[2] Merleau-Ponty, M. (2017). Algının fenomenolojisi (Çev.E. Sarıkartal & E. Hacımuratoğlu). İstanbul: İthaki Yayınları.
[3] Anderson, B. (2020). Hayali cemaatler: Milliyetçiliğin kökenleri ve yayılması (Çev.İ. Savaşır). İstanbul: Metis Yayınları.
[4] Renan, E. (2016). Ulus nedir? (Çev.G. Yavaş). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.
[5] Arendt, H. (2021). Totalitarizmin kaynakları (Çev.İ.Serin). İstanbul: İletişim Yayınları.
[6] Snyder, T. (2024). Özgürlüksüzlük yolu (Çev.İ.Ayyıldız). İstanbul: Serbest Kitaplar
[7] Žižek, S. (2009). Şiddet (Çev.A. Ergenç). İstanbul: Encore Yayınlar.
[8)] Said, E. W. (2020). Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark anlayışları (Çev.B. Yıldırım). İstanbul: Metis Yayınları.
[9] Özçetin, B. (2010). İdeoloji, iletişim, kültür: Bir Stuart Hall değerlendirmesi. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, (13), 86–106.
[10] Judt, T. (2010). Savaş sonrası: 1945 sonrası Avrupa tarihi (Çev.D. Şendil). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
[11] Bauman, Z. (2020). Akışkan korku (Çev.C.Atay). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Kendiliksizlik

Yorgunluk artık bir hâl değil, bir iklim gibi; insanın üzerine çöken, içine işleyen, sonra da kendi sesiymiş gibi...

Rasyonel Olanın Şiddeti

Hegel’in “gerçek olan akıldır” önermesi, ilk kavrayıştz zihne bir düzen duygusu yerleştirir; dünya rastlantıların savurduğu bir yıkım alanı...

İçeride Kalan Fazlalık

Kriz denilen şey, dışarıdan gelen tehditlerle ya da siyasal çözülmelerle açıklanıp geçiştirilecek kadar yüzeyde işlemez; asıl çözülme içeride,...

Kolonyalizm ve İslam Modernizmi

Kolonyalizm, tarihsel anlatılarda çoğu zaman toprağın işgali, kaynakların sömürülmesi ve siyasal egemenliğin gaspı üzerinden tarif edilir; oysa bu...

Şüphenin İki Yazgısı: Gazzâlî ve David Hume

İlk bakışta benzerlik çarpıcıdır: Her iki düşünür de nedenselliğin zorunlu bir bağ olarak kavranmasına itiraz eder; her ikisi...

Taşmadan Mekaniğe

Kozmoloji üzerine düşünmek, gökyüzünü anlamaya çalışmaktan önce varlığın düzenini sorgulamak demektir. Şöyle ki her kozmolojik tasavvur, yalın olarak...

İslam Ontolojisi ve Batı Metafiziği

Her medeniyet, siyasal kurumsallaşmadan önce ontolojik bir tercihte bulunur. Varlığın nasıl kavrandığı, hakikatin hangi düzlemde temellendirildiği ve insanın...

Aklın Tahakkümü

Aydınlanma, insanın kendi aklına yönelttiği en köklü çağrıdır. Orta Çağ boyunca bilgi, kutsalın tekelinde bir “vahiy düzeni” olarak...

Osman Hamdi Bey’in Görsel Dünyası ve Eldem’in Tarihsel Çözümlemesi

Osman Hamdi Bey’in tabloları, oryantalist biçim repertuarını bir ifade zemini olarak kullanır; bu zemin, Osmanlı geç modernliğinin sancılı...

Entelektüelin Kör Noktası

Entelektüelin trajedisi, hakikatin sözcülüğünü üstlenirken kendi konumunun yarattığı kör noktayı fark edememesidir; öyle ki eleştiri çoğu zaman dışarıya...

Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti;...

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...

Mühürlenmiş Benlik: Milliyetçilikte Özneleşmenin Askıya Alınışı

The White Ribbon (2009) filmi, 20. yüzyılın başlarında Almanya’nın küçük bir kasabasında geçer. Yüzeyde sıradan bir yaşam akışı...

Teolojik Ulus, Seküler İmparatorluk: Siyonizm ve Batı Milliyetçiliğinin Ortak...

Modern milliyetçilik, zamanla siyasal ve kültürel sınırları aşarak dünyevi bir inanç sistemine dönüşmüştür; Tanrı’nın yerini millet, kutsal metinlerin...

Türkiye’de Sekülerleşmenin Eksik Büyüsü

Bir toplum, kendi aynasında iki yüz görüyorsa; biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin hayal kırıklığıdır.Türkiye’nin modernleşme serüveni, görünürde sekülerleşmenin...