Prusyalı general ve askerî tarihçi Carl von Clausewitz, savaşı, sırf basit bir şiddet gösterisi olmaktan öte, “siyasetin başka araçlarla devamı ve diplomasinin bir uzantısı” olarak tanımlar. Neticede savaşlar sırf şiddet histerisinin tatmini için yapılmaz, ilanihaye savaşmak için de taraflar karşı karşıya gelmez. Savaş öncesinde memnun olunmayan statükoyu değiştirmek, savaş sonrası yapılacak düzenlemelerde daha avantajlı konumda masaya oturmak için taraflar savaşa tutuşur.
Peki, bu perspektifle İran’a ABD-İsrail ikilisi tarafından dayatılan savaş neyi amaçlıyordu ve savaş sonrası nasıl bir pazarlık masası kurulmak isteniyor?
ABD Başkanı Trump, 21 Mart 2026 tarihli bir açıklamasında, “İran’la ateşkes istemediğini” söyledi Aradan iki gün bile geçmeden 23 Mart’ta ise bu sefer “Son iki gündür İran ile Orta Doğu’daki gerilimin tamamen çözülmesi konusunda çok iyi ve verimli görüşmeler gerçekleştirdik. Hafta boyunca sürecek olan bu yapıcı diyaloğun gidişatına dayanarak, İran’ın enerji santralleri ve altyapısına yönelik tüm askeri saldırıların beş gün süreyle ertelenmesi talimatını verdim” açıklaması yaptı.
Trump’ın hangi sözüne öncelik verip nasıl analiz edileceği tartışması bir yana, bu ikinci açıklama sonrasındaki gelişmeler bir ateşkesin uzak olmadığını, İran’la ABD arasında –İsrail değil- aracılı görüşmelerde bir ölçüde ilerleme sağlandığını gösteriyor. Ancak bu ateşkesin geçici olduğunu ve asıl harbin sona ermediğini, belki savaşa geçici bir es verilebileceğini bir süredir iddia ediyorum. Bunu neye dayanarak söylüyorum?
Jeopolitik Rekabet ve “Şii Hilali” veya “Direniş Ekseni”
Ortadoğu’da 2010’lardan itibaren 4 ana aktörün bulunduğunu ve bölgesel hâkimiyet için bu aktörlerin birbiriyle işbirliği ve rekabet / husumet içinde bölge dengelerini şekillendirdiğini söylemek mümkün: İran, İsrail, Türkiye ve Körfez Arapları. Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerle Kürtler, Dürzîler gibi alt etnik/mezhepsel yapıların, bu dört ana aktörün birbiriyle rekabet ve işbirliği düzleminden doğan alanda kendilerine hareket marjı bulabildiği dikkat çekiyor.
Bu dört ana aktörden İran, 2003 Irak İşgali sonrası süreçte 2023’e kadar bölgede ciddi bir dominasyon kurmuştu; hatta bir dönem Beyrut, Şam, Bağdat, Sana (ve Gazze) gibi dört başkentte İran’ın en büyük etki ve kontrol sahibi olduğu dahi konuşuluyor, İranlı yetkililerce bu gururla ilan ediliyordu. Ancak 7 Ekim’le başlayan süreçte, bu etki alanı tamamen tersyüz oldu. Önce Hamas ve Hizbullah gibi İran’ın müttefikleri –“vekil güçleri” değil, bu yapıların kendi bağımsız gündemleri var- şiddetle ezildi; ardından diğer üç ana aktör bir araya gelerek ABD’nin koordinasyonunda, İran’ın “ekseninin” en önemli gücü olan Suriye’deki Baas yönetimini Aralık 2024’te devirdi.
Suriye’den sonra ise artık oklar İran’ı göstermekteydi. Nitekim altı ay sonra bu sefer İran doğrudan savaşa muhatap oldu ve 12 günlük savaşla İran ilk kez kendi evinde uzun süreyle vuruldu. Ardından Ocak 2026’da İran’ın batı vilayetlerindeki silahlı kalkışma ve Şubat 2026’daki üçüncü faz savaş yaşandı. İran bir dönem Gazze’de Hamas ve İslamî Cihad’ı, Lübnan’da Hizbullah’ı İsrail işgali ve nüfuzuna karşı desteklerken, Yemen’de Husiler ve Irak’taki çok sayıda Şii grup ve Haşd-i Şâbi yapılanması da İran’ın müttefikleri olarak İsrail-ABD hegemonyasına karşı mücadele ediyor.
İsrail’in ABD’yi de yanına alarak İran’a saldırısını öncelikle bu jeopolitik eksenden, Ortadoğu’daki güç rekabeti perspektifinden ve İran ile müttefiklerini bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yok etme çabasından okumak gerekir. İran’ın yaklaşık yirmi yıl boyunca Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e inme stratejisi sadece İsrail’e tehdit oluşturmakla kalmadı, Körfez Arapları ve bölgedeki Sünni Arap ülkeleri de tedirgin etti ve dış siyasetteki hareket marjlarını kısıtladı. Türkiye’nin de bundan tedirginlik duyduğu ve buna karşı mücadele ettiği herkesin malumudur.
Karşılıklı güvenlik endişeleri, nükleer program ve balistik füzeler
Jeopolitik nedenlerin hemen ardından askerî ve güvenlik temelli anlaşmazlıklar ve tehdit algıları bu savaşların temel nedeni olarak karşımıza çıkar. Ancak genel olarak zannedildiği gibi, bölgede bir başka güçten tehdit algılayan tek ülke İsrail değil.
Güvenlik ve istihbarat çevrelerinde İsrail’in 1980’lerden beri nükleer başlıklara sahip olduğu bilinmektedir; hatta Gazze’de 2023-25 arasındaki büyük katliamda “Atom bombası atıp hepsini birden öldürelim” diyebilen bakanların İsrail kabinesindeki varlığı kamuoyuna da yansıyan bir olgu. Dolayısıyla İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf olmadan nükleer silah sahibi olması, bölge ülkelerinde zaman zaman endişe konusu olmakta ki İran da bunun istisnası değil.
Hatta İran’daki şahin ve muhafazakâr çevreler, İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu bir bölgede imkân varsa İran’ın nükleer silah sahibi olmamasının ciddi bir güvenlik açığı olduğunu öteden beri savunmaktadır. Benzer şekilde İsrail’in, ABD’nin bölgedeki hegemonyasına katkı sunduğu ve Körfez Araplarıyla birlikte İran’a karşı askerî hazırlık içinde olduğu söylemleri de –son savaşların açıkça gösterdiği üzere- İran’da Tel Aviv’e yönelik tehdit algılarını güçlendiriyor ki 1980’ler ve 90’larda Hamas, Hizbullah, İslamî Cihad gibi silahlı yapılara verilen desteğin ardında Araplar arasında bu yönde bir farkındalık oluşturma çabası da sözkonusuydu.
Öte yandan, İran resmi olarak nükleer silah sahibi olmayı istemediğini söylese de, uranyum zenginleştirme kapasitesi “eşik devlet” seviyesinde. İsrail, Holokost travmasının da etkisiyle, bölgedeki hiçbir hasmının nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğini (Begin Doktrini) ilan etmişti ki bu da tehdit algılarının büyüklüğüyle ilgili. Nükleer programının yanında İran, hava kuvvetlerindeki zayıflığını bölgenin en gelişmiş balistik füze ve İHA (drone) envanteriyle kapatmış durumda. Bu silahların İsrail’in hava savunma sistemlerini (Demir Kubbe, Davud Sapanı, Arrow) aşma potansiyeli ve hem Haziran 2025 hem Mart 2026 savaşlarında verdiği büyük hasar, her iki tarafı da sürekli bir teknolojik yarışa itmekte.
İdeolojik, teo-politik ve tarihsel saikler
1979 Devrimi’ne kadar İran (Pehlevî dönemi), ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki ve İsrail’in partneriydi, ancak Devrim ve Humeyni’nin tutumu her şeyi kökten değiştirdi. Humeyni’nin Velâyet-i Fakih doktrini sadece Şiilik içinde bir kırılma yaratmaz, aynı zamanda dünyadaki tüm ezilmişlerin (mustaz’aflar) savunulmasını öngörür. İsrail ve ABD bu doktrinin bölgedeki iki büyük mütekebbir (müstekbir) düşmanı olarak görülür ve hedef alınır. Keza İsrail, İran’ın Humeyni ve Hamaney’in resmi açıklamalarına yansıyan söyleminde, “Batı’nın bölgedeki ileri karakolu, kanserli bir tümör” olarak vasfedilir ki bu da İsrail açısından varoluşsal bir tehdit olarak tanımlanır.
Benzer şekilde ABD’nin küresel hegemonyası (“Büyük Şeytan”) ve İsrail’in bölgesel varlığı (“Küçük Şeytan”), İran’ın devrimci kimliğini bir arada tutan temel karşıtlıklardır. Hemen her siyasi toplantıda ve Cuma namazlarında atılan ve ABD ile İsrail’e ölüm anlamına gelen, “Merg ber Amrika, Merg ber İsrail (rejim-i sehyonistî” sloganlarına da yansıyan husumet bu söylemlerin halk tabanına da ışık tutar. İsrail’in “Vadedilmiş Topraklar (Arz-ı Mev’ud)” söylemleri de hem İsrail içindeki milliyetçi-muhafazakâr tabanda kenetlenme yaratır hem de İran’daki benzer karşılıklı endişeleri besleyip büyütür.
İran’ın milliyetçi başbakanı Musaddık’a karşı İngiltere-ABD organizasyonunda düzenlenen 1953 Darbesi’nin ABD’ye karşı bölgede ve İran’da yarattığı güvensizlik, 1980-88 yılları arasındaki İran-Irak Savaşı’nda yerini derin bir endişeye bırakmış, İran’da yalnız bırakılmışlık ve kendi kendine yetme (stratejik yalnızlık) hissiyatı ve ihtiyacını doğurmuştu. Trump yönetiminin 2015’te nükleer programa kapsamlı bir çözüm getiren kapsamlı eylem planından (JCPOA) 2018’de tek taraflı olarak çekilmesi, buna ilaveten 2025 Haziran ve 2026 Şubat’ta müzakereler devam ederken İsrail’le birlikte bir anda İran’ı bombalamaya başlaması da bu tarihsel güvensizlikleri daha da derinleştirdi.
***
Jeopolitik endişeler, güvenlik kaynaklı tehdit algıları ve teo-politik argümanların bu denli güçlü olduğu İran-ABD-İsrail üçgeninde son dönemde yaşanan savaşların ve üçüncü fazın ardından bugünlerde bir ateşkes umudu var. Muhtemelen ateş bir noktada kesilecek lakin düşmanlıkları yaratan kök sebepler olduğu yerde duruyor ve yarın ufak bir kıvılcımda ateşin yeniden harlanması sürpriz olmayacak. Bu nedenle, evet, Haziran 2025 ve Ocak 2026’nın ardından bugünlerde üçüncü fazın içindeyiz; ancak dördüncü, beşinci ve gerekirse altıncı fazların çok da uzakta olmadığını söylemek kehanet sayılmamalı.

