Aklın Tahakkümü

Aydınlanma, insanın kendi aklına yönelttiği en köklü çağrıdır. Orta Çağ boyunca bilgi, kutsalın tekelinde bir “vahiy düzeni” olarak algılanmış, insanın anlam arayışı göksel hiyerarşinin sınırlarıyla belirlenmişti. Aydınlanma bu sınırları dağıtmakla kalmadı, insanın kendi kaderinin sorumluluğunu üstlenmesini de zorunlu kıldı. Kant’ın ünlü tanımı bu ruhu özetler: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.”[1]Bu çağrı yalnızca düşünsel bir hareket değil, varoluşsal bir devrimdi. İnsan, kendi aklıyla düşünme kudretini kazandığında otoritenin yerini sorumluluk aldı. Bilim gözleme, siyaset yurttaşlığa, ahlâk özgür iradeye dayandı. Ancak otoritenin sessizliği, bir tür metafizik boşluk da yarattı. Tanrı’nın geri çekilmesiyle insan, kendi aklının yankısıyla baş başa kaldı. Bu yankı hem özgürlüğün hem de yalnızlığın sesi oldu.

Aydınlanma’nın özü, insanın kendi gölgesine bakabilme cesaretidir. Çünkü akıl, yalnızca dış dünyayı değil, kendi iç karanlığını da sorgulama kudretidir. Bu yüzden Kant için özgürlük, “aklın kendine koyduğu yasaya itaat”tir[2]; bir başkaldırı değil, bir özerklik hareketidir. Aydınlanma’nın ışığı, kendi gölgesini de büyüttü. Descartes’ın “cogito ergo sum” ilkesi[3], bilinci varlığın ölçütüne dönüştürerek insanı kendi düşüncesine kapattı. Akıl, evrenin merkezine yerleştiğinde, dünya bir hesap alanına indirgenmiş nesneler toplamına dönüştü. Bu akıl, başlangıçta özgürleştirici bir araçken, zamanla tahakkümün mantığına dönüştü. Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde belirttiği gibi, “Aydınlanma, doğayı büyüsüzleştirirken insanın kendisini de doğanın nesnesine indirgedi.”[4] Bilginin artışıyla birlikte etik derinlik azaldı; hesaplama, anlamın yerini aldı.

Rasyonelliğin bu araçsallaşması, modern çağın temel yapısını oluşturdu: sanayi, bürokrasi, kapitalist verimlilik hep bu hesap aklının ürünüdür. Habermas’ın ifadesiyle “modernlik, rasyonelliğin kurtuluş vaadini unutarak teknik akla teslim olmuştur.”[5] Böylece Aydınlanma, kendi içinden yeni bir tahakküm biçimi doğurdu.Rasyonel akıl, özgürlük için doğmuştu; sonunda ölçülebilir bir itaat biçimine dönüştü. İnsan, kendi üretimlerinin ağı içinde tutsak hâline geldi. Bilgi büyüdü, bilgelik küçüldü; ilerleme arttı, anlam zayıfladı.Rasyonelliğin tek sesli dünyası, kısa sürede çok sesli bir karşı-hareketi doğurdu: Romantizm. Goethe, Schelling, Novalis ve Hölderlin gibi düşünürler, insanın varlığını yalnızca akılla açıklamanın yetersizliğini dile getirdiler. Goethe’nin sözü bu ruhu özetler: “İnsanı anlamak için akıl kadar kalbe de ihtiyaç vardır.”[6]

Romantizm, Aydınlanma’ya düşmanlık değil, onun eksikliğine bir cevaptı. Çünkü akıl, kendi karşıtını dışladığında körleşir. Romantik düşünürler için doğa, mekanik bir sistem değil, canlı bir ruhtu. Schelling’in ifadesiyle, “doğa, görünür ruhtur; ruh, görünmez doğa.”[7]Bu eleştiriler Nietzsche’de daha keskin bir biçim aldı. Nietzsche’ye göre Aydınlanma, Tanrı’nın ölümünden sonra yeni bir tanrı yaratmıştı: Akıl. “Akıl putu” insanın tutkularını, yaratıcı enerjisini ve trajik bilincini bastıran bir modern dogmaya dönüşmüştü[8].Freud da benzer biçimde bilinçdışını hatırlatarak Aydınlanma’nın “kendini bilme” iddiasını sorguladı. Ona göre insan, rasyonel bir varlık değil, iç çatışmalarla yoğrulmuş bir psişik alanın ürünüydü[9]. Böylece Romantizm, Nietzsche ve Freud hattı, Aydınlanma’nın unutulmuş yüzünü görünür kıldı: insanın irrasyonel derinliği.Bugün, Aydınlanma’nın mirası varlığını sürdürse de, bu miras giderek bir yorgunluk hâline bürünmüştür. Modern insan, bilgiyle çevrili fakat anlamdan uzak bir varoluşun içindedir. Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu’nda çağın bu paradoksunu teşhis eder: “Her şey görünür, her şey ifşa edilir, fakat hiçbir şey gerçekten anlaşılmaz.”[10]

Teknolojik rasyonellik, aklın son biçimidir. Sayısal ölçüm, insanın varlığını veri biçimine dönüştürmüştür. Artık özgürlük, denetlenebilir bir işlevdir; akıl, sistemin enerjisini sürdüren bir algoritmadır. Heidegger’in uyarısı burada yankılanır: “Modern çağın tehlikesi, insanın artık varlığın hakikatini soramamasıdır.”[11]Bilginin çoğalması, düşüncenin derinleşmesini değil, yüzeyselleşmesini getirdi. İnsan, artık bilmenin değil, veri üretmenin öznesidir. Aydınlanma’nın başlattığı özgürlük arayışı, sayısal düzenin içinde bir performans ideolojisine evrildi. Yine de Aydınlanma’nın özü tükenmiş değildir. Her eleştirel düşünce, o mirasın devamıdır. Aydınlanma, geçmişte yaşanmış bir dönem değil, süregiden bir bilinç sınavıdır. İnsan, hâlâ kendi aklının ışığında kendi gölgesini görmeyi öğrenmektedir.

 

Kaynakça

[1] Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir?, çev. Nejat Bozkurt, İstanbul: Say Yay., 1999, s. 11.

[2] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev. İoanna Kuçuradi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yay., 2008, s. 52.

[3] René Descartes, Meditasyonlar, çev. Mehmet Karasan, İstanbul: Say Yay., 2016, s. 25.

[4] Max Horkheimer & Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Nihat Ülner, İstanbul: Kabalcı Yay., 1995, s. 33.

[5] Jürgen Habermas, Modernliğin Felsefi Söylemi, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2001, s. 120.

[6] Johann W. von Goethe, Faust I-II, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2012, s. 67.

[7] Friedrich W. J. Schelling, Doğa Felsefesi Üzerine Fikirler, çev. Doğan Özlem, İstanbul: İdea Yay., 2003, s. 48.

[8] Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, çev. Ahmet İnam, İstanbul: Say Yay., 2009, s. 59.

[9] Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Selçuk Budak, Ankara: Öteki Yay., 1999, s. 82.

[10] Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yay., 2019, s. 26.

[11] Martin Heidegger, Tekniğe İlişkin Soruşturma, çev. Doğan Özlem, İstanbul: Paradigma Yay., 2007, s. 41.

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Rasyonel Olanın Şiddeti

Hegel’in “gerçek olan akıldır” önermesi, ilk kavrayıştz zihne bir düzen duygusu yerleştirir; dünya rastlantıların savurduğu bir yıkım alanı...

İçeride Kalan Fazlalık

Kriz denilen şey, dışarıdan gelen tehditlerle ya da siyasal çözülmelerle açıklanıp geçiştirilecek kadar yüzeyde işlemez; asıl çözülme içeride,...

Kolonyalizm ve İslam Modernizmi

Kolonyalizm, tarihsel anlatılarda çoğu zaman toprağın işgali, kaynakların sömürülmesi ve siyasal egemenliğin gaspı üzerinden tarif edilir; oysa bu...

Şüphenin İki Yazgısı: Gazzâlî ve David Hume

İlk bakışta benzerlik çarpıcıdır: Her iki düşünür de nedenselliğin zorunlu bir bağ olarak kavranmasına itiraz eder; her ikisi...

Taşmadan Mekaniğe

Kozmoloji üzerine düşünmek, gökyüzünü anlamaya çalışmaktan önce varlığın düzenini sorgulamak demektir. Şöyle ki her kozmolojik tasavvur, yalın olarak...

İslam Ontolojisi ve Batı Metafiziği

Her medeniyet, siyasal kurumsallaşmadan önce ontolojik bir tercihte bulunur. Varlığın nasıl kavrandığı, hakikatin hangi düzlemde temellendirildiği ve insanın...

Osman Hamdi Bey’in Görsel Dünyası ve Eldem’in Tarihsel Çözümlemesi

Osman Hamdi Bey’in tabloları, oryantalist biçim repertuarını bir ifade zemini olarak kullanır; bu zemin, Osmanlı geç modernliğinin sancılı...

Entelektüelin Kör Noktası

Entelektüelin trajedisi, hakikatin sözcülüğünü üstlenirken kendi konumunun yarattığı kör noktayı fark edememesidir; öyle ki eleştiri çoğu zaman dışarıya...

Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti;...

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...

Mühürlenmiş Benlik: Milliyetçilikte Özneleşmenin Askıya Alınışı

The White Ribbon (2009) filmi, 20. yüzyılın başlarında Almanya’nın küçük bir kasabasında geçer. Yüzeyde sıradan bir yaşam akışı...

Teolojik Ulus, Seküler İmparatorluk: Siyonizm ve Batı Milliyetçiliğinin Ortak...

Modern milliyetçilik, zamanla siyasal ve kültürel sınırları aşarak dünyevi bir inanç sistemine dönüşmüştür; Tanrı’nın yerini millet, kutsal metinlerin...

Türkiye’de Sekülerleşmenin Eksik Büyüsü

Bir toplum, kendi aynasında iki yüz görüyorsa; biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin hayal kırıklığıdır.Türkiye’nin modernleşme serüveni, görünürde sekülerleşmenin...

Toplumsal Hafızanın Dağılması: 12 Eylül ile 15 Temmuz Arasında...

Bir toplumun zamanla kurduğu ilişki, onun hafıza kapasitesini belirler. Geçmiş yalnızca yaşanmışlıkların toplamı değildir; aynı zamanda hatırlama biçimlerinin,...