Siyaseti Bir Politik Mitolojiye Dönüştürmek

Türkiye’de siyaset, çoğu zaman ekonomi, yönetim becerileri ve kampanya stratejileri üzerinden açıklanır; ancak siyasal alanın görünür yüzü buzdağının yalnızca tepesidir. Asıl belirleyici olan, toplumun bilinçaltında işleyen mitik yapılar, yani insanların kendilerini içine konumlandırdıkları büyük anlatılardır. Dolayısıyla Türkiye’de iktidara gelmek, teknik bir yönetim pratiği değil; toplumun içsel dünyasına bir hikâye sunma işidir. CHP’nin uzun yıllar boyunca yaşayageldiği politik tıkanmanın kökünde tam da bu mesele yatar: CHP’nin rasyonel aklı var, programı var, modern bir yönetim modeli var; fakat bir miti yok. Buradaki ‘mit’ kavramı, masalsı anlatılardan bağımsız bir biçimde kolektif kimliğin oluştuğu sembolik bir yapı sunar. Ernst Cassirer’in(2000) tarif ettiği anlamda mit, toplumun dünyayı anlamlandırma tarzıdır; Gramsci’nin (2014) ifadesiyle hegemonya, yalnızca fikirlerle değil, duygusal bir evrenle kurulur. Laclau’nun (2022) popülizm analizlerinde ise siyaset, boş bir işaretleyenin (halk, adalet, diriliş, hürriyet) etrafında birleşen kolektif duygudur. Türkiye’de bu işaretleyeni yaratabilen tek aktör AKP oldu. CHP ise topluma soyut ilkeler sundu, fakat bir duygu dünyası sunamadı.

Süregelen bir eğilim olarak CHP’nin siyasal dili, gözlemlenebilir bir biçimde, büyük ölçüde teknik bir çerçevede sabitlenmiş durumdadır: kurumsallık, liyakat, hukuk devleti, planlama, rasyonalite. Bunlar modern devlet için vazgeçilmezdir; ancak toplumun geniş kesimleri için bir mitik yön taşımadığı sürece eksiktir. İnsanlar yalnızca doğru yönetilmek istemez; dünyaya anlam veren bir hikâyenin de parçası olmak ister. CHP’nin dili tamir edicidir: bozulan kurumları onarmak, aksayan düzeni düzeltmek, kontrol mekanizmalarını geri getirmek. Ancak bu söylem, Türkiye’deki siyasal bilinç için fazlasıyla nötrdür. Topluma yönelen soru şudur: “Ben bu hikâyede kimim?” sorusuna verilen yanıtlar, Türkiye’deki iki büyük siyasi hattın zihinsel dünyasını açık biçimde ortaya çıkarır. CHP’nin cevabı “Bir yurttaşsın” şeklinde kalırken, AKP aynı soruyu “Tarihin içinden yükselen bir kahramansın” şeklinde tanımladı. İki yaklaşım arasındaki siyasal ve duygusal fark burada başlar. AKP, Türkiye’ye yalnızca bir yönetim modeli sunmadı. Bunun yerine, geniş kesimlere hitap eden bütünlüklü bir hikâye evreni kurdu. Bu hikâye, kimlik inşası açısından işleyen ve toplumun farklı katmanlarında karşılık bulan bir yapıya sahipti. Yıllarca merkezin dışında bırakılmış gruplara “yeniden görünür olma” hissi kazandırması bu yapının temel unsurlarındandı. Bu his, basit bir popülizmden çok, toplumsal aidiyetin güçlendirilmesine yönelik bir kimlik mühendisliği işlevi gördü.

CHP ise benzer bir toplumsal özneyi “halkçılık” üzerinden ifade etmeye çalıştı fakat bu çabanın duygusal bir karşılığı oluşmadı. AKP’nin Osmanlı geçmişini tarihsel bir dönemden çıkarıp mitolojik bir altın çağa dönüştürmesi, toplumun özgüvenine güçlü bir referans sundu. Bu referans, Türkiye’nin Batı tarafından engellenen bir medeniyet olduğu ve yeniden doğma ihtimalinin bulunduğu yönündeki inancı pekiştirdi. CHP’nin modernleşmeyi teknik bir reform programı olarak aktarması, böyle bir duygusal yoğunluk ve tarihsel süreklilik yaratmadı.AKP’nin kurduğu ikinci büyük katman, “kuşatma ve mücadele” söylemidir. Bu söylem, Türkiye’yi sürekli iç ve dış tehditlere maruz kalan bir ülke olarak tanımlar. Bu tehdit vurgusu, toplumda korku yaratmaktan çok, sürekli bir mobilizasyon sağlar. İç düşman, dış düşman ve komplo söylemleri, toplumsal aidiyeti pekiştiren bir araç olarak işlev görür. İktidar, kendisini yalnızca bir yönetim aygıtı olarak değil, milletin savunma hattı olarak sunar. CHP’nin “normalleşme” söylemi, bu yüksek duygusal enerji karşısında zayıf bir öneri olarak kalır.Liderlik boyutunda da benzer bir fark görülür. AKP, liderliği kişisel nitelikler üzerine kurmadı; bunun yerine bir kader anlatısı inşa etti. Erdoğan, siyasetçi kimliğinin ötesinde devlet, tarih ve millet iradesi ile özdeşleşmiş bir figür olarak sunuldu. Bu durum, kitle psikolojisinde güçlü ve kalıcı bir simgesel bağ oluşturdu. CHP’nin liderleri böyle bir simgesel ağırlığa erişemedi; çünkü karizma, rasyonel bir özellik değil, mitik bir temsil biçimidir.Bu liderlik modelinin karşısında belirleyici olan,Türkiye’de siyaset, sadece yönetim faaliyetlerinden ibaret değildir. Aynı zamanda toplumsal hafızanın, duygusal enerjinin ve kolektif özsaygının yönetimi anlamına gelir. CHP bu alanı uzun süre boş bıraktı. AKP ise bu boşluğu ideolojik, kültürel ve duygusal içeriklerle sistemli biçimde doldurdu.Bugün CHP’nin seçim kaybetmesinin temel nedeni ekonomik performans, kampanya hatası veya aday stratejisi değildir. Sorun çok daha temeldir:AKP bir siyasal dünya kurmuştur; CHP ise böyle bir dünya kuramamıştır. AKP bir hikâye oluşturmuş, kahramanı belirlemiş, düşmanı tanımlamış ve tarihe yön veren bir çerçeve inşa etmiştir. CHP ise teknik bir yönetim programı sunmuş fakat toplumsal anlam üretmemiştir.

Dolayısıyla, genel çerçeve dikkate alındığında, toplumlar geleceğini teknik raporlar üzerinden değil, siyasal duygular üzerinden belirler. İnsanlar bir partiye değil, bir hikâyeye bağlanmak ister. Bir liderden çok, bir kader duygusuna yönelir. Programlardan ziyade, anlam dünyaları harekete geçirir. CHP’nin yenilgisi, anlatı eksikliğinden kaynaklanırken; AKP’nin başarısı, yönetim becerisinden çok sunduğu mitolojik çerçeve ile açıklanabilir. Modern siyaset, şu temel gerçeği göstermektedir: Toplum, önce bir hikâye seçer; ardından o hikâyeyi yönetecek partiyi belirler.

 


Kaynakça
[1] Cassirer, E. (2000). Devlet Efsanesi (Çev. Necla Arat). İstanbul: Remzi Yayınları.
[2] Gramsci, A. (2014). Hapishane Defterleri (Çev. A. Cemgil). İstanbul: Belge Yayınları.
[ 3] Laclau, E. & Mouffe, C. (2017). Hegemonya ve Sosyalist Strateji (Çev. A. Bilgili). İstanbul: İletişim Yayınları.

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Damnatio Memoriae

İnsanlık uzun yüzyıllar boyunca hafızayı uygarlığın kutsal çekirdeği şeklinde düşündü. Hatırlamak, insanın kendisini zamana karşı koruma biçimi sayıldı;...

Varlığın Eksilme Biçimi Olarak Dil

Tarihsel düşünce içinde dil, iletişim işlevinin ötesine taşınarak dünyanın okunma biçimini kuran, hakikatin görünürlük sahasını açan ve insanın...

Ulusun Fantom Uzvu

Ulusun fantom uzvundan söz edebilmek için önce Jacques Lacan’ın eksiklik ve arzu düşüncesine yaklaşmak gerekir. Çünkü Lacan için...

Kendiliksizlik

Yorgunluk artık bir hâl değil, bir iklim gibi; insanın üzerine çöken, içine işleyen, sonra da kendi sesiymiş gibi...

Rasyonel Olanın Şiddeti

Hegel’in “gerçek olan akıldır” önermesi, ilk kavrayıştz zihne bir düzen duygusu yerleştirir; dünya rastlantıların savurduğu bir yıkım alanı...

İçeride Kalan Fazlalık

Kriz denilen şey, dışarıdan gelen tehditlerle ya da siyasal çözülmelerle açıklanıp geçiştirilecek kadar yüzeyde işlemez; asıl çözülme içeride,...

Kolonyalizm ve İslam Modernizmi

Kolonyalizm, tarihsel anlatılarda çoğu zaman toprağın işgali, kaynakların sömürülmesi ve siyasal egemenliğin gaspı üzerinden tarif edilir; oysa bu...

Şüphenin İki Yazgısı: Gazzâlî ve David Hume

İlk bakışta benzerlik çarpıcıdır: Her iki düşünür de nedenselliğin zorunlu bir bağ olarak kavranmasına itiraz eder; her ikisi...

Taşmadan Mekaniğe

Kozmoloji üzerine düşünmek, gökyüzünü anlamaya çalışmaktan önce varlığın düzenini sorgulamak demektir. Şöyle ki her kozmolojik tasavvur, yalın olarak...

İslam Ontolojisi ve Batı Metafiziği

Her medeniyet, siyasal kurumsallaşmadan önce ontolojik bir tercihte bulunur. Varlığın nasıl kavrandığı, hakikatin hangi düzlemde temellendirildiği ve insanın...

Aklın Tahakkümü

Aydınlanma, insanın kendi aklına yönelttiği en köklü çağrıdır. Orta Çağ boyunca bilgi, kutsalın tekelinde bir “vahiy düzeni” olarak...

Osman Hamdi Bey’in Görsel Dünyası ve Eldem’in Tarihsel Çözümlemesi

Osman Hamdi Bey’in tabloları, oryantalist biçim repertuarını bir ifade zemini olarak kullanır; bu zemin, Osmanlı geç modernliğinin sancılı...

Entelektüelin Kör Noktası

Entelektüelin trajedisi, hakikatin sözcülüğünü üstlenirken kendi konumunun yarattığı kör noktayı fark edememesidir; öyle ki eleştiri çoğu zaman dışarıya...

Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti;...

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...