‘’ her mutlu ülke birbirine benzer, her mutsuz ülke ise yazıldığı gibi, kendince mutsuzdur’’ (Zamanın Sığınağı,206)
Kendimi mutlu bir ülkede yaşamış gibi düşünmedim hiç. Çocukluktan yetişkinliğe ve şimdinin merkezinden baktığımda bile gördüğüm, bir umut ve hayalin peşinde gelmesini umduğum zamanlara ait bir beklenti. Mutluluğu, geleceğe ait bir zarfa koyup postalamışım, elime geçmesini bekliyorum, tahmin edersiniz ki üzerinden epey zaman geçti.
Gospodinov, Zamanın Sığınağı’nda, Kör Vayşa Sendromu adlı kısacık bir şey yazar. Sol gözüyle geçmişi, sağ gözüyle geleceği gören Vayşa’nın bir türlü şimdiyi görememesiyle ilgili bu kısa küçük ama çarpıcı hikayede Vayşa, en nihayetinde bir gözünü çıkarmaya karar vermek zorunda kalır. Geçmişin karanlığı ve geleceğin vahşeti arasında yapmak zorunda kaldığı seçimde, sadece geçmişte ya da sadece gelecekte yaşayanlardan farklı olarak daha şiddetli bir acıya müpteladır. Hiçbir zamana ait olmayanların geçmiş ve gelecek arasında yaptığı sıçramalarla, dünyayı asla şimdi ve buradaki varlığıyla görememek, geçmiş ve gelecek eşzamanlılığı laneti ile muzdarip olarak yaşamak zorundadır.
Kendimi ve ülkemi düşünürken çünkü insan bu iki şeyi birbirinden ayıramaz ve varlığı ile tecrübe ettiği ülkenin zamanını yekpare bir bütün olarak görmeye eğilimlidir, şimdiye ait körlüğümün de derinliğini ölçmeye çalıştım. Bu tarz hesaplaşmaların yaş ve zamanla ilişkisi sıkı fıkıdır ve elbette yirmi yaşında gördüklerinizle kırk yaşında gördükleriniz arasında bir uçurum mevcuttur. İki kişinin aynı zaman diliminde yaşamalarına rağmen bambaşka tecrübe ve çıkarımlara ulaşması da hayatın bir cilvesi olarak köşeye kaydedilebilir. Ancak muhakkak ki Türkiye gibi döngüsel politik ve sosyal zamanları tecrübe edenlerin, gelecekle ilgili fikir ve umutları yirmilerden farklı olacaktır. Bu tekrarı, insan ömrüne kattığı bir bilgelik olarak düşünmek mümkünken, sonsuz ihtimaller denizinde ya da mümkünler arasında hep aynı nakarata takılmak olarak da düşünebiliriz.
Mümkünler ve ihtimalleri konuşmak içinse Ernst Bloch’un mümkün tanımına başvurmak gerekiyor. Henüz olmamış olanın, olma potansiyelini bir ihtimal olarak alan ve tohumun içinde taşıdığı ağacın fiziksel olarak var olmasa bile ihtimalinin bir gerçekliği ifade ettiğini savunur. Bloch’a göre toplumun içinde henüz gerçekleşmemiş başka toplumsal biçimler bulunabilir ve üç kategoriye ayırdığı mümkünler içinde, gerçek mümkünün, bir tohum gibi filizlenmeye yüz tutmuş ancak henüz tamamlanmamış olanına bel bağlar. Umut ilkesini sıkı sıkıya iliştirdiği mümkün hadisesinde, her şeyin güzel olacağına dair saf bir beklenti ya da dilekten öteye geçen aktif bir umut etme hali mevcuttur. Elbette, Bloch’un 1938-1947’de Amerika sürgünü sırasında yazdığı ve daha sonra tamamladığı Umut İlkesi, dönemin Almanya ve Avrupa’sında kendine yer bulamayan bir filozofun gelecekle ilgili ısrarını sürdürmesi açısından çok önemlidir. Zira Bloch (1885-1977) I. ve II. Dünya Savaşlarını tecrübe etmiş, Avrupa’da yükselen faşizmden, dünyanın gittikçe daralan siyasi ve fikri ölçeğinden kaçmak zorunda kalmış bir filozoftur. Umut ve mümküne dair olan fikirlerini ne liberal bir iyimserlik ve ne de sovyet dogmatizmine gömmüş, kapitalizmin galibiyetine teslim olmamıştır. Bloch’un umudunda, ekonomi kadar din de rejimler kadar sanatın da rüyanın da yeri vardır ve bu bütünlük içinde geleceğin mümkününü aramıştır. Bloch’un umut düşüncesi ne kapitalist dünyanın zafer anlatısına ne de Doğu Almanya’nın resmî Marksizmine bütünüyle sığabilmiştir, bu açıdan hem Batı Almanya hem de Doğu Almanya tarafından dışlanmış bir isimdir Bloch. Bunu bir trajedi olarak yorumlamak mümkün mü, elbette bir derde derman bir yaraya deva olmaya çalışmış biri için trajedinin tam olarak kendisidir.
Ancak burada belki başka bir sorunun kapısını aralamak ve geleceğe dönük beslememiz gereken umudun, güncel siyasi rejimlere ve kurumlara karşı nerede durması gerektiğiyle ilgilenmek gerekiyor. Çok iyi bir fikrin ya da bir çözümün hâkim erk tarafından uygulanırsa gerçek ve eğer uygulanmazsa boşa düşmesine karşı bizler, yani gündelik dertleri olan insanlar olarak umutla, gelecekle ilgili nasıl bir ilişki kurmalıyız? Kör Vayşa sendromuna karşı, şimdiye nazır bir bakış ve görüşü muhafaza ederek geçmiş bataklığı ve gelecek karanlığından kurtulmak mümkün mü? Evet mümkün, bu sorunun cevabını ne olursa olsun her zaman bu kıvamda tutmak gerektiğini, henüz gerçekleşmemiş mümkünün bilinciyle mükellef olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Sanırım insan ve şuur sahibi olmanın en belirgin paradoksu, umut ve umutsuzlukla ilgili her şeye vâkıf olarak kararı umuttan yana tutmak olmalı. Umudu bir propaganda aracına dönüştürmeden aktif bir örgütlenmeyle dönüştürerek, rejimin dışında ama toplumun içinde her zaman var olmasını sağlamak gerekiyor. Bu aktif bilinç, tarihin karanlığına teslim olmaktan imtina ederek geleceğin de muğlaklığına teslim olmaz. Zira rejimlerin ikna etmek zorunda olduğu insanlar, yani bizler, siyasî zorunlulukları reddeden bir direnci umut etrafında örgütleme gücüne sahibiz.
Elbette Türkiye gibi kaderci ve itaatkâr kodları kuvvetli olan toplumlarda değişimi ateşlemek ya da bir kabulü kırmak çok kolay değil biliyorum. O yüzden kendini tekrar eden yıkımlar ve başa saran her süreç sonrasında geldiğimiz yer, derin bir bıkkınlık ve yeknesaklığı içselleştirmek oluyor genelde. Tarihin sayfaları, toplumsal umuda rağmen kazananların anlatıları ile dolu. Darbeler ve baskınlarla kontrol altına alınan sivil itaat, devletin belirlediği ufka sürüklenmek kaydıyla kendi tekrarlarıyla müteşekkil. İnsanın bütün bunların arasından sıyrılıp hâlâ ve ısrarlar direksiyonun bir gün bir yerde kırılacağını umması ve buna karşı bir cesaret barındırması zor, ancak muhakkak ki imkânsız değil. Zira, şahsî gayreti harekete geçirecek gücü sadece kendimiz adına değil, gelecek nesillerin ve aslında henüz doğmamış olanların hakkı olarak da düşünmek üzerimize borçtur. İnsanın bu yükle sınanması ve bizlerin, her şeye rağmen kendi bildiğini okuyan bir sisteme karşı duracağı yeri belirlemesi bu açıdan en temel tercihimiz bile olabilir. Çünkü biliyoruz ki birilerinin aldığı risk, bir başkasının koruduğu hakikat ve vazgeçmediği umut bugün hepimiz için bir direnç alanı oluşturmaktadır.
O yüzden Gospodinov’un, mutsuz ülkelerin kaderselliğini ve mağduriyet çamuruna batışını dramatize eden tanımına karşı duruyorum ben; umut etmek güçlü bir dirençtir.
‘’ Hiçbir ulus bahtsızlığından vazgeçmek istemiyordu. O bir hammaddeydi, her şey için hazır bir malzeme, mazeret, bahane, iddiaların temeliydi … Bazı halklar yalnızca bu servete sahipken, bahtsızlıktan nasıl vazgeçebilirler, onların tek tükenmez kaynağı hüznün petrolüdür. Ve onu ne kadar çok kazarsan, o, kadar daha coşkulu çıktığını biliyorlar. Ulusal kederin hiç tükenmeyen madeni.’’

