“Devlet Geleneğimizde Kurultay, Şûra, Divan ve Meclis”
Tarih sahnesinde binlerce yıldır varlığını sürdüren Türkler, zamanın yıpratıcı etkisine karşı koyan pek çok devlet inşa etmişlerdir. Bu siyasi yapıların uzun ömürlü ve dirençli oluşu, tesadüfi bir başarıdan ziyade; askeri, siyasi ve idari mekanizmaların devletin bekâsı adına nasıl organize edildiği sorusunu akıllara getirmektedir. Bu sorunun cevabı, Türk devlet felsefesinin kalbinde yatan “teşkilatçı” karakterdedir. Bu yapının en kritik unsuru ise yöneten ve yönetilen arasındaki hassas dengenin hukuk tarihi boyunca korunmuş olmasıdır. Halkın doğrudan yönetime dahil olmadığı dönemlerde dahi, devlet ile toplum arasındaki bağı diri tutan çeşitli “denetim” ve “danışma” enstrümanları kullanılmıştır. Burada asıl dikkat çekici nokta, mutlak iktidarın (devlet başkanının) keyfiyetini dizginleyecek ve yönetimi hukuki/geleneksel bir zemine oturtacak kurumların varlığıdır. Türk devlet geleneğinde temel unsur haline gelen “danışma” ve “istişare” kavramları yönetsel tasavvurun sonucudur.
Türkler, kurdukları devletlerde teşkilat yapısını kurgularken; “iktidarın sınırlandırılması“, “yönetime katılım”, “meşruiyet”, “denetim” ve “temsil” gibi anayasa hukukunun temel kavramlarını besleyen “meşveret” kurulundan yararlanmışlardır. Bu kadim yapı, İslamiyet öncesinde toy ve kurultay olarak adlandırılırken; İslamiyet’in kabulüyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de geçen “şûra ve istişare” düsturuyla bütünleşmiştir. Selçuklularda ve Osmanlı İmparatorluğu’nda bu anlayış, yüksek bir karar ve danışma mercii olan “Divan” kuruluna evrilmiştir. İmparatorluğun dağılma sürecinde Divan-ı Hümâyun’un etkinliğini yitirmesi üzerine, yerini modernleşme sancılarıyla doğan “Meşveret Meclisi” almıştır. 1876 yılında I. Meşrutiyet’in ilanı ile başlayan anayasal süreç, “Meclis-i Mebusan” ile kurumsal bir kimlik kazanmıştır (Ceylan, 2005). Millî Mücadele yıllarında toplanan yerel kongreler bu köklü geleneği silsile halinde devam ettirmiş ve nihayet 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılışı ile bu tarihi kurumsallaşma süreci zirvesine ulaşmıştır.
Günümüz Türkçesinde danışma; bir işin esasına dair bilgi sormak, ehil olanın görüşünü almak ve meşveret etmek şeklinde tanımlanır (Türk Dil Kurumu, 2026). Şahsi meselelerden devlet idaresine kadar uzanan bu usul, insanın her konuda mutlak uzman olamayacağı gerçeğine dayanır. Devlet yönetiminde bu gereksinim hem isabetli kararların alınmasını hem de toplumun farklı kesimlerinin fikrinin yönetim kademesine yansımasını sağlayan “yönetsel danışma” olarak nitelendirilir (Kaçar, 2019). Kelime kökeni Arapça müşavere olan meşveret; bir konu üzerinde karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak ve akıl danışmaktır (Öztürk, 2013). Bu eylemi gerçekleştiren heyete ise “şûra” denilir. Hukuki bir perspektifle meşveret; yöneticinin bir karar vermeden önce o konunun uzmanlarının (meşveret ehli) leh ve aleyhteki görüşlerini bizzat dinlemesi sürecidir (Sönmez, 2015).
Türk devlet yapısında hakanın keyfi kararlar almasını engelleyen en önemli bürokratik mekanizma, milletin ileri gelenlerinden oluşan “Kurultay” (Toy) heyetidir (Sofuoğlu, 2004). Kökeni Türkçe kurul ve Moğolca tay ekine dayanan bu kavram, Oğuz Türkçesinde “Kengeş” (danışma meclisi) olarak karşılık bulmuştur (Ögel, 1982). Türklerin bu istişare kültürüne verdikleri önem, edebiyatımıza da yansımıştır. Kaşgarlı Mahmud’un derlediği “Geniş elbise parçalanmaz, danışmakla gelişen bilgi ise bozuk çıkmaz” sözü, bu geleneğin sosyolojik derinliğini belgeler. M.Ö. 200’lü yıllarda Mete Han ile başladığı kabul edilen Kurultay geleneğinde, meclis üyelerine “Toygun” denilirdi. Bu meclis, devletin her türlü meselesinin görüşüldüğü, hakana yardımcı ve denetleyici bir organ olma vasfı taşırdı (Ögel, 1982). Kurultayı asıl önemli kılan unsur ise hukuk sisteminin (Töre) kurultay tarafından belirlenmesi ve hakanın seçiminde söz sahibi olmasıydı. Geleneksel veraset sistemindeki belirsizliklere rağmen, hakan seçimi her zaman büyük evlat yoluyla değil, bazen bu meclisin onayıyla gerçekleşmiştir (Kafesoğlu, 1987).
İslamiyet’in kabulüyle birlikte toy kavramı yerini şûra, meşveret ve divan terimlerine bırakmıştır. Emevî ve Abbasi dönemlerinde istişare tam anlamıyla kurumsallaşamamış olsa da tamamen terk edildiği de söylenemez (Ceylan, 2005). Selçuklularda bu yapı, hükümdarın başkanlık ettiği “Divan-ı Saltanat” çatısı altında sistemleşmiştir.
1299’da kurulan Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklularından tevarüs eden devlet teşkilat yapısını doğru bir zemine oturtmuştur. Bu yapının adalet ve idare ayağını “Divan-ı Hümâyun” oluşturmuştur. XV. yüzyıldan XVII. yüzyıla kadar devletin idari kalbi olan Divan, toplantı mekânı olmanın ötesinde yüksek bir yargı ve danışma kurulu işlevi görmüştür (Mumcu, 2007). Hukukçu Ebulula Mardin ve Sıddık Sami Onar gibi isimlerin vurguladığı üzere Divan, bir nevi “Devlet Şûrası” veya “Yüksek Danışma Kurulu”dur (Gencer, akt. Kaçar, 2019). Fatih Sultan Mehmet’in Kanunnâme-i Âli Osman’ındaki “…umuru saltanatı veziriazam sair vüzera ile ve defterdarlarım ile müşaveret ideler” hükmü, istişarenin padişah için bile hukuki bir zorunluluk olduğunu teyit eder.
XVII. yüzyıl sonlarında Divan’ın anlamını kaybetmesi üzerine I. Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde meşveret meclislerine ağırlık verilse de beklenen verim tam olarak alınamamıştır (Özilhan, 2020). Tanzimat Dönemi (1839-1876) ile başlayan Batılılaşma süreci, meclis tipi kurumların inşasını hızlandırmıştır. II. Mahmut tarafından 1838’de kurulan “Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî“, modern danışma kurullarının öncüsüdür (Karal, 1995). Tanzimat Fermanı’nın getirdiği can ve mal güvenliği ilkesini hayata geçirecek olan “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye”, 1868’de yargı ve yasama işlevlerine göre “Şûrâ-yı Devlet” (Danıştay) ve “Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye” (Yargıtay) olarak ikiye ayrılmıştır.
1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi ile Osmanlı, anayasal meşruti rejime geçmiştir. Bu yeni düzen, kadim meşveret geleneğinin modern hukukla harmanlanması olarak yorumlanmıştır (Okandan, 1977). Türk tarihinin ilk çift meclisli yapısı olan bu sistemde; halkın seçtiği “Meclis-i Mebusan” ve padişahın seçtiği “Meclis-i Âyan” yer almıştır. Ancak padişahın fesih yetkisi ve yasama üzerindeki mutlak hakimiyeti, meclisi başlangıçta sembolik bırakmıştır (Kili, 1995). 1908 II. Meşrutiyet ilanı ve 1909 anayasa değişiklikleri ile meclisin yetkileri artırılmış, hükümetin meclise karşı sorumlu olması ilkesi getirilerek parlamenter sistemin temelleri atılmıştır (Ceylan, 1998).
16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması, Türk siyasi tarihinde “patrimonyal” (kişisel) geleneğin son bulduğu ve egemenliğin halka geçtiği süreci başlatmıştır (Kaya, 1997). Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920 genelgesiyle Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanacağını ilan etmiştir. 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Veli Camisinde kılınan Cuma namazından sonra dualarla açılan TBMM hem bir kurucu meclis hem de Millî Mücadele’nin sevk ve idare merkezi olmuştur.
Açılışı ve teşkilatlanma süreci birlikte değerlendirildiğinde, Birinci Meclis’in olağanüstü tarihsel şartlar içerisinde vücut bulduğu açıkça görülmektedir. Bu meclis, yayımlanan seçim bildirisi doğrultusunda seçilen temsilciler ile İstanbul’un işgali üzerine Ankara’ya geçerek çalışmalara katılan son Osmanlı Mebusan Meclisi üyelerinden teşekkül etmiştir. Yapısal açıdan incelendiğinde ise çiftçi, tüccar, avukat, doktor, mühendis, din alimi, gazeteci, bankacı, memur, öğretmen, diplomat, asker ve aşiret reisleri gibi son derece geniş ve çeşitli meslek gruplarından temsilcileri bünyesinde barındırdığı görülmektedir. Bu yönüyle Birinci Meclis, yalnızca siyasal bir organ olmanın ötesinde, Türk milletinin çok katmanlı toplumsal yapısını yansıtan güçlü ve kapsayıcı bir temsil makamı niteliği kazanmıştır.
Söz konusu meclisin siyasal yapılanması, ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü koşulların bir yansıması olarak şekillenmiş ve temel hedefini tam bağımsızlık ideali oluşturmuştur. Millî karakter taşıyan bu yapıda kurumsallaşmış siyasi partiler bulunmamakla birlikte, farklı düşünce akımlarını temsil eden gruplar mevcuttur. İslamcı, Türkçü, İttihatçı ve Bolşevik eğilimli temsilcilerin bir arada yer alması, meclisin çoğulcu niteliğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, inkılâpçı bir karakter taşıyan Birinci Meclis, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kendi bünyesinde toplayarak egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesini fiilen hayata geçirmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte Millî Mücadele süreci yeni ve belirleyici bir aşamaya ulaşmış; mücadelenin sevk ve idaresi doğrudan meclis eliyle yürütülmeye başlanmıştır. Nitekim Mustafa Kemal Atatürk’ün 24 Nisan 1920 tarihinde mecliste yaptığı konuşmada ifade ettiği üzere, artık meclisin üzerinde herhangi bir güç bulunmamaktadır (Atatürk, 1995). Bu ifade, egemenliğin kaynağının köklü bir biçimde değiştiğini ve yönetim anlayışının şahıstan millete intikal ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Orta Asya’nın bozkırlarında filizlenen kurultay geleneği, Osmanlı’nın devlet merkezinde sistemleşen divan kültürüyle harmanlanarak asırları aşan bir kurumsallaşma mirası bırakmıştır. Bu kadim süreç; 23 Nisan 1920’de, Hacı Bayram Veli Camii’nde eda edilen Cuma namazının manevi iklimi ve dualar eşliğinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile modern, sarsılmaz bir parlamenter yapıya evrilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasında da kurumsallaşma süreçlerine örnek oluşturan, ilke ve esaslarıyla öne çıkan seçkin bir yasama organıdır. Bu nedenle, tarihsel süreç içinde üstlendiği öncü rol ile sahip olduğu siyasal ve hukuki önemide ayrıca vurgulanması gerekmektedir. Her ne kadar tarihsel süreç içerisinde kurucu değerleriyle her zaman aynı doğrultuda olmayan karar ve icraatlara sahne olsa da TBMM, ruhunda saklı olan o asli misyonu daima korumuştur. Bu tarihsel süreklilik, Türk siyasal hayatının merkezinde yer alan istişare ve ortak akıl geleneğinin, zamana yenilmeyen kesintisiz bir irade olarak varlığını sürdürdüğünün en somut nişanesidir.
Nice 23 Nisanlara…
KAYNAKÇA
Atatürk, M. K. (1995). Nutuk. Sürekli Yayınları.
Bayur, Y. H. (1973). Türkiye devletinin dış siyasası. Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Ceylan, A. (1998). Türk hukuk tarihinde meşveret düşüncesi ve uygulaması [Doktora tezi, İstanbul Üniversitesi].
Ceylan, A. (2005). Osmanlı’da Meşrutiyet öncesi merkezî meclisler literatürü. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 3(5), 623-646.
Çoker, F. (1993). Türk parlamento tarihi: Millî Mücadele ve TBMM I. dönem, 1919-1923. Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı.
Kaçar, Y. (2019). Türkiye’de merkezî idareye yardımcı danışma kurulları [Yüksek lisans tezi, Karabük Üniversitesi]..
Kafesoğlu, İ. (1987). Türk millî kültürü. Boğaziçi Yayınları.
Karal, E. Z. (1995). Osmanlı tarihi (Cilt 5: Nizam-ı Cedid ve Tanzimat devirleri, 1789-1856). Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Kaya, E. (1997). Misâk-ı Millî’nin sınırları. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 8, 175-186.
Mumcu, A. (2007). Osmanlı Devleti’nde siyaseten katl. Phoenix Yayınevi.
Okandan, R. G. (1948). Umumi amme hukukumuzun: Ana hatları. İsmail Akgün Matbaası.
Ögel, B. (1982). Türklerde devlet anlayışı (Cilt 1). Başbakanlık Basımevi..
Öztürk, N. (2013). Kuruluş Dönemi’nde Osmanlı’da meşveret kültürü. Türk Dünyası Araştırmaları, 207, 181-192.
Sönmez, A. (2015). Şûra ve Rasulullah’ın müşaveresi. İnkılâb Basım Yayım.

