Adalet, insanın ve devletin varlığını anlamlı kılan en temel değerlerden biridir. O, yalnızca bir ihtiyaç değil; aynı zamanda insanın erdemli bir yaşam sürmesinin de şartıdır. Kadim düşünce geleneğinde adalet, dünyanın düzenini ve toplumların huzurunu ayakta tutan en güçlü ilke olarak kabul edilmiştir. Bu anlayışa göre dünyanın düzenini ve insanların saadetini koruyabilmek için devlete ihtiyaç vardır; devletin düzenini sağlamak için kanuna, kanunun korunup uygulanabilmesi için orduya, ordunun ayakta kalabilmesi için hazineye, hazinenin zenginleşmesi için halkın rızasına ve huzuruna, halkın huzur ve rızasının temini için ise adalete ihtiyaç vardır. Bu nedenle adalet, devletin temeli olarak görülmüştür. Çünkü adaletin bulunduğu yerde devlet güçlü ve kalıcıdır; adaletin olmadığı yerde ise en güçlü görünen devlet bile zamanla zayıflar, çözülür ve dağılmaya mahkûm olur.
Türk düşünce geleneğinin önemli isimlerinden Yusuf Has Hacip de bu gerçeği asırlar önce dile getirmiştir. Onun kaleme aldığı Kutadgu Bilig adlı eser, yalnızca bir edebiyat metni değil, aynı zamanda devlet yönetimine dair önemli öğütler içeren bir siyasetnamedir. Yusuf Has Hacip bu eserinde adaletin toplum düzenindeki yerini güçlü bir benzetmeyle anlatır. Ona göre adalete dayanan kanun göğün direği gibidir; eğer kanun bozulursa gök yerinde duramaz. Devlet kanunla ayakta durur. Kanun su gibidir; zulüm ise ateş gibidir ve ateş her şeyi yakıp yok eder. Eğer hükümdar adaletli davranırsa su gibi berrak bir düzen kurulur, zulmün ateşi söner ve toplumda huzur doğar. Böyle bir düzen içinde halk zenginleşir, güven artar ve toplum öyle bir sükûnete kavuşur ki kurt ile kuzu aynı pınardan su içebilir. Bu tasvir, adaletin yalnızca bir hukuk kuralı değil, aynı zamanda toplumsal huzurun ve barışın kaynağı olduğunu anlatan güçlü bir semboldür.
Adalet düşüncesi insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. İnsan yeryüzünde var olduğu andan itibaren hak, doğruluk ve hakkaniyet gibi değerlerle birlikte yaşamaya çalışmıştır. Bu nedenle adalet, insan olmanın özünde bulunan bir ihtiyaç ve erdem olarak kabul edilir. İnsan, doğası gereği hem kendi hakkını korumak ister hem de başkalarının hakkına saygı gösterilmesini bekler. Bu beklenti, toplum halinde yaşamanın zorunlu sonucu olarak adalet fikrini ortaya çıkarmıştır. İnsanlık tarihinin hemen her döneminde filozoflar, düşünürler, dinler ve kutsal metinler adaleti merkeze almış; insanlara doğru, hakkaniyetli ve ölçülü bir yaşam sürmeleri gerektiğini öğütlemiştir.
Nitekim kutsal metinlerde de adaletin temel bir ilke olduğu görülür. Rivayete göre İsa Mesih, Roma valisi Pontius Pilatus’a kendisinin dünyaya geliş amacının hakikate ve adalete tanıklık etmek olduğunu söylemiştir. Yine Davud Peygamber’e verilen kutsal kitap olan Zebur’da adaletin doğruluk üzerine kurulacağı ifade edilir. İslam inancında da adalet son derece merkezi bir değerdir. Kur’an’da yer alan Nisa Suresi’nin 58. ayetinde Allah’ın insanlara emanetleri ehline vermelerini ve insanlar arasında hüküm verirken mutlaka adaletle davranmalarını emrettiği belirtilir. Bu öğüt, adaletin yalnızca yöneticiler için değil, bütün insanlar için temel bir sorumluluk olduğunu göstermektedir.
Dinler ve özellikle İslam, hak, doğruluk ve adalet gibi değerleri insanın en yüksek ahlaki sorumlulukları arasında sayar. İnsanlara önce kendi nefislerine karşı adil olmaları öğütlenir; yöneticilere ise zulümden kaçınmaları, herkesin hakkını gözetmeleri ve adaletle hükmetmeleri emredilir. Bu anlayış, insanın yaratılış itibariyle hak ve adaleti gerçekleştirebilecek ahlaki bir kapasiteye sahip olduğu inancına dayanır. Adalet fikrinin yalnızca bir siyasi düzen meselesi değil, aynı zamanda insanın varoluşuyla ilgili bir ideal olması da bu düşüncenin temelini oluşturur.
Ancak insan doğasının bir başka yönü daha vardır. İnsanlar bir yandan kendi haklarının korunmasını isterken, bazen kendi çıkarları için başkalarının haklarını ihlal edebilmektedir. İşte bu nedenle adalet yalnızca bir tercih değil, toplumsal yaşamın zorunlu bir ihtiyacı hâline gelmiştir. Toplum içinde güçlülerin zayıfları ezmemesi, haksızlıkların önlenmesi ve düzenin korunması için ahlaki ve hukuki kuralların varlığı şarttır. Bu kuralların uygulanabilmesi ise ancak adaleti ilke edinmiş güçlü ve dirayetli bir yönetim sayesinde mümkündür.
Adaletin olmadığı bir toplumda düzenin kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü adalet, devletin ruhu ve canı gibidir. Nasıl ki ruhu olmayan bir beden zamanla işlevini yitirir ve çürürse, adaletin bulunmadığı bir devlet de kısa sürede varlığını sürdüremez. Tarih boyunca halkını düşünen ve adaletle hükmeden yöneticiler saygıyla anılmıştır. Örneğin Nuşirevan gibi hükümdarlar adaletli yönetimleriyle hafızalarda yer etmiş, adları tarih sayfalarına örnek birer hükümdar olarak yazılmıştır. Buna karşılık zulümle yönetilen devletler ise çoğu zaman iç karışıklıklar, savaşlar ve istilalar sonucunda kısa sürede yıkılmış ve tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuştur.
Bu tarihî tecrübe nedeniyle geçmişte yazılan pek çok siyasetname yöneticilere her şeyden önce adil, erdemli ve iyi bir insan olmalarını öğütlemiştir. Günümüzde sıkça dile getirilen insan hakları, hukukun üstünlüğü, kanun önünde eşitlik, devletin şeffaf ve hesap verebilir olması, bireylerin hak arama özgürlüğü ve hukuk güvenliği gibi ilkeler de aslında bu kadim adalet anlayışının modern dünyadaki yansımalarıdır. Farklı kültürlerde, farklı dönemlerde ve farklı dillerde ifade edilseler de hepsi aynı amacı taşır: insanın onurunu koruyan adil bir düzen kurmak.
Bununla birlikte tarih boyunca önemli bir mesele de yasa ile adalet arasındaki ilişki olmuştur. Her yasa adil olmayabilir; her hukuki karar da gerçek anlamda adaleti sağlayamayabilir. Bu noktada büyük filozof Platon yasa koyuculara önemli bir uyarıda bulunmuştur. Ona göre kanun yaparken güzellik, iyilik ve doğruluk konusunda yanılmak, bir insanı yanlışlıkla öldürmekten bile daha ağır bir suçtur. Çünkü kanunlar toplumun kaderini belirler. Bazen kanunlar suçluyu cezalandırmayabilir ya da masum olanı koruyamayabilir. Kanunun akladığı bir kişi hukuken suçsuz kabul edilse bile bu durum her zaman gerçek adaletin sağlandığı anlamına gelmez.
Bu nedenle adalet yalnızca yazılı kurallardan ibaret değildir. O, aynı zamanda vicdan, ahlak ve hakkaniyetle beslenen bir değerdir. İnsanlar ve devletler gerçek anlamda huzur ve güven içinde yaşayabilmek için yalnızca kanunlara değil, adalet duygusuna da ihtiyaç duyarlar. Çünkü adalet, insanın onurunu koruyan, toplumu ayakta tutan ve devletleri kalıcı kılan en temel ilkedir.

