Hürmüz Boğazı Yeni Kriz Üssü Mü?

1956 Süveyş ve 1973 Petrol Krizleri bize ne söylüyor?

ABD Başkanı Trump, 16 Mart 2025 tarihli bir açıklamasında, ülkesinin Hürmüz Boğazı’nı açık tutmaya kararlı olduğunu ve bunun için savaşmaktan çekinmeyeceğini, bu konuda bazı ülkelerin ABD’ye yardım ettiklerini, kendilerinin NATO’ya her zaman yardımcı olduğunu ancak ABD’nin ihtiyacı olduğunda NATO ülkelerinin yardıma gelmediğini açıkladı.

Konuşmasında verdiği bazı istatistikler ise özellikle ilgi çekici: Trump, Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrolün ABD’nin tüm ithalatının sadece %1’i teşkil ettiğini, buna karşılık Hürmüz petrolünün Çin’in ithalatının %90’ını, Japonya’nın %95ini, Güney Kore’nin ise %35’ini oluşturduğunu kaydeder ve bu ülkelerin Hürmüz’ün açık tutulması için ABD’ye neden askerî destek vermediğini sorgular.

Küresel enerji ticaretinin kabaca beşte birinin üzerinden taşındığı ve ABD’nin Enerji Bilgi İdaresi (EIA) tarafından “dünyanın en önemli petrol geçiş güzergâhı” olarak tanımlanan Hürmüz Boğazı’nın önemini rakamlar da yeterince açıklıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminlerine göre, boğazdan geçen ham petrol ve diğer yakıt sevkiyatlarının %82’si Asya’daki tüketicilere gidiyor. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, Hürmüz’den geçen tüm ham petrol ve kondensat akışının yaklaşık %70’inin alıcısı pozisyonunda. Keza AB’nin petrol ihtiyacının karşılanmasında da Hürmüz Boğazı geçişi kritik rol ifa ediyor. Ancak İran, ABD-İsrail’e karşı savaşında bu boğazı kapatmayı hayati bir hamle olarak görüyor ve bunu tüm gücüyle ve meydan okuyan bir tarzda yapıyor.

Peki İran’ın bu tutumu, modern Ortadoğu tarihi açısından bize hangi dönemleri hatırlatıyor ve yakın tarihten bu kriz için bölgesel ve küresel bağlamda hangi dersleri çıkarabiliriz?

1956 Süveyş Krizi ve lojistik kanalları üzerindeki hegemonyanın kırılması

1952’de yaklaşık 1,5 asırdır Mısır’ı yöneten, Batı müttefiki Kavalalı ailesini (Hidivlik) deviren Cemal Abdünnâsır, hem modernleşme çabalarında mali kaynak sağlamak hem de ülkesinde yükselen milliyetçi dalganın taleplerini karşılamak için Batılı eski sömürgecilere karşı harekete geçmişti. Bunda kuşkusuz 1951-53 döneminde petrolün millileştirildiği İran’daki Musaddık döneminin Ortadoğu’da yarattığı anti-emperyalist dalgalanma ve 1955’te İngiltere’nin bölgede hakimiyetini konsolide etmek için giriştiği Bağdat Paktı’na karşı milliyetçi bir baraj oluşturma çabasının da rolü büyüktü.

Nâsır, Mısır’da giriştiği büyük altyapı projelerinden Asvan Barajı projesinin finansmanının Batı tarafından reddedilmesi sürecinde ABD-İngiltere-Fransa ile girdiği inatlaşma ve sonuçta uğranan büyük hayal kırıklığı atmosferinde, İngiliz-Fransız ortaklığındaki Süveyş Kanalı’nı Mısır adına kamulaştırdı. Buna karşılık İngiltere-Fransa-İsrail üçlüsü birlikte harekete geçerek Mısır’a 1956’da müdahalede bulundu. İsrail, Sina’yı işgal ederken, İngiliz ve Fransız birlikleri de Kanal bölgesini işgale girişti.

Bu esnada Soğuk savaş döneminde çok nadir görülebilecek bir şekilde, Eisenhower yönetimindeki ABD ile Hruşçov liderliğindeki Sovyetler Birliği bu askerî müdahaleye karşı çıkarak tarafları ateşkese zorladı. İngiltere ve Fransa, ekonomik ve diplomatik baskılar (bilhassa Kremlin’in bombalama resti ve ABD’nin finansal tehditleri) sonucu geri çekildi. Nâsır, vakıa, askerî sahada yenilmiş ve ülkesi işgale uğramıştı ancak ABD ve Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle Kanal’ın kontrolünü elinde tutarak Arap dünyası ve ant-emperyalist cephede büyük bir siyasi karizma elde etti.

1956 Süveyş Krizi, İngiltere ve Fransa’nın eski sömürgeci güçler olarak Ortadoğu’daki nüfuz ve hâkimiyetinin sona erdiğini tescilledi ki bu kriz, bölgede artık ABD ve SSCB’nin ağırlık kazanmaya başlayacağı yeni bir dönemin kapısını aralayacaktı. Dönemin Times gazetesi Başbakan Eden’in Mısır’ı işgal kararı için şu meşhur tespiti yaparak süper güçler sahnesindeki değişimi özetliyordu: “Kendisi, İngiltere’nin bir Büyük Devlet olduğuna inanan son, bir krizle karşılaşıp da bunun böyle olmadığını anlayan ilk İngiltere başbakanıdır.”
1973 Petrol Krizi ve ambargonun bir ekonomik silah olarak kullanılması
Arap-İsrail savaşlarının sürekli Araplar aleyhinde sonuçlar üretmesine tepki gösteren ve 1973 Yom Kippur Savaşı’nda Batılıların İsrail’e verdiği desteğin durdurulmasını isteyen Arap ülkeleri (OPEC), petrol üretimini kısma ve ambargo kararı almıştı. Petrol varil fiyatlarının 3 dolar seviyesinden 12 dolar civarına fırladığı bu süreç, Batı dünyasında sadece bir enerji krizi değil, otomobil sanayiinden ısınmaya kadar her alanı etkileyen toplumsal bir kaosa yol açtı.

Hâlbuki 1973 Krizi öncesinde piyasalara sunulan (ve kuşkusuz emperyalizm ve sömürgecilikle el konulan) ucuz ve bol petrol, Avrupa ve Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası kalkınmalarını sağlayan ve ABD’ye ekonomik üstünlük getiren asıl enerji kaynağıydı. Bilhassa benzinli ve dizel otomobillere duyulan ağır bağımlılık ve petrolün sanayiye enerji sağlamak için giderek daha fazla kullanılması, daha önce kömüre dayalı olan ekonomileri petrole bağımlı kılmıştı. Bu bağımlılık da petrolün hep var olabileceği ve fiyatının ucuz olacağı varsayımına dayanıyordu. Nitekim Suudi Arabistan, 1972’de Avrupa petrol ihtiyacının yaklaşık dörtte birini tek başına karşılarken, 1973’te tüm dünyanın enerji ihtiyacının %13’ünü sağlamaktaydı.

Ancak 1973 Savaşı’nın ortasında ABD’nin milyarlarca dolarlık silah ve ekipman desteğiyle İsrail’i Araplar karşısında açıkça kayırması, Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap petrol üreticilerinin harekete geçmesini ve ambargo kararını tetikledi. Bunda şüphesiz Melik Faysal gibi İslamî hassasiyetleriyle bilinen bir ismin Suud kraliyet tahtında oturmasının rolü büyüktü; kuvvetle muhtemel günümüzdeki Veliahd Prens Muhammed bin Selman gibi bir figür 1973’te tahtta oturuyor olsa Petrol Krizi gibi meydan okuyan bir vakayla karşılaşmak pek mümkün olmayabilirdi.

1956 Süveyş ve 1973’ten 2026 Hürmüz’e bakmak: Dersler ve paralellikler
Nâsır’ın bu çıkışı ve Süveyş Krizi, Avrupa’nın enerji ihtiyacının o dönemde kanala ne kadar göbekten bağlı olduğunu iyice ortaya çıkardı. Kanal kapandığında Ortadoğu petrollerini taşıyan tankerler Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda kalmıştı ki bu da enerji maliyetlerini astronomik düzeyde arttırmıştı. Günümüzde de petrol fiyatlarının sürekli dalgalanma göstermesi ve maliyetlerin artması, Hürmüz’den geçemeyen tankerlerin yarattığı benzer bir krizin sonucudur.

Bu süreçte bir başka önemli husus, İngiltere ve Fransa gibi II. Dünya Savaşı öncesinde bir asırdan fazla süper güç konumunu ihraz eden eski tip sömürgecilerin müdahalesinin, ABD onayı olmadan yapılamayacağını göstermesiydi. Benzer şekilde günümüzde de Hürmüz’de yaşanacak bir askerî müdahalenin, sadece bölgesel değil küresel aktörlerin (Çin, Rusya, ABD) ortak konsensüsü veya büyük çatışması olmadan yürütülemeyeceği bu krizle daha da belirginleşmiş durumda. Nitekim Trump’ın, Hürmüz’ün açık tutulması için Çin’den yardım istemesi ve bu yardım olmadan mevkidaşı Xi Jinping ile yüzyüze görüşmeyeceğini söylemesi bu küresel dengelerin işleyişi açısından somut örneklik oluşturuyor.

Bu noktada bir diğer tarihsel devamlılık ise küresel ticaretin silahlaştırılması olgusudur. 1950’lerde bir devletin (Mısır’da Nâsır’ın milliyetçi yönetimi), dünya ticaretinin %10’unun üzerinden geçtiği bir su yolunu egemenlik hakkı olarak kapatabileceğini/yönetebileceğini göstermesi, günümüzde İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik iddiasına da tarihsel ve zihnî bir zemin hazırlar. Ancak İran, boğazı fiziksel olarak kapatmanın (mayınlama, gemi batırma vs) küresel bir askerî yanıt doğuracağını biliyor. 1956’da Fransa ve İngiltere’nin yaptığına benzer şekilde, günümüzde de ABD öncülüğündeki bir yapının boğazı zorla açacağının farkında (balistik füzeler bir süre daha bu caydırıcılığı sağlasa da bunun ilanihaye sürdürülebilmesi mümkün değil). Bu yüzden de İran, boğazı tamamen kapatmak yerine, “gri bölge” faaliyetleri (tanker tacizleri, SİHA saldırıları vs) yürüterek küresel ticaret üzerindeki risk primini arttırıyor.

Küresel sanayileşmiş ekonomilerin 1973 Krizi’nden aldığı önemli bir ders, IAEA’nın (Uluslararası Enerji Ajansı) kurulması ve ülkelerin “90 günlük petrol stoku” tutma politikasına yönelmesi oldu. Bu sayede Hürmüz bugün tamamen kapatılsa dahi küresel ekonominin krizin ilk birkaç ayında ayakta kalma ihtimali mümkün olabiliyor. Keza 1973’ten sonra Batı dünyasının nükleer enerjiye ve kömüre geri dönüşünün hızlanması, Ortadoğu kaynaklı arz şokları nedeniyle “Yeşil Enerjiye” geçişin benimsenmesi de keza bu krizin sonuçları olarak karşımıza çıkar. Makroekonomik bağlamda ise “karşılıklı bağımlılık” teorisinin her zaman barış getirmediği, bağımlılığın asimetrik olduğu durumlarda zayıf görünenin (üretici), güçlüyü (tüketiciyi) dize getirebileceği de bu üç örnekte de (kısa vadeli de olsa) kanıtlanmış oldu.

Mevcut krizde İran’ın amacının petrol akışını tamamen durdurmak olmadığı, buna gücünün yetmeyeceği aşikar; ancak 1973’teki gibi fiyatları spekülatif olarak arttırarak Batı ekonomilerinde (ve seçim dönemindeki ABD’de) enflasyonist baskı yaratmak en önemli strateji olarak öne çıkıyor. 1973 Krizi’nden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri, petrolün fiziksel olarak yokluğu değil, yok olabileceği korkusunun bile küresel piyasaları çökertmeye yetmesidir.

Benzer şekilde 1956’da Ümit Burnu’nun geçişler için zorunlu hale gelmesine paralel şekilde, bugün de Suudi Arabistan ve BAE, Hürmüz’ü by-pass eden devasa boru hatları inşa etmişse de halen daha Hürmüz’den geçen günlük 21 milyon varil petrolün tamamını bu boru hatlarıyla iletebilmek mümkün değil. Bu da “stratejik boğazların” küresel ekonomik faaliyetler açısından alternatifsiz olduğunu gösteriyor.

1956 ve 1973 krizlerinde petrolün ana tüketicisi ve bu krizlerden en çok etkilenen taraf Batı Avrupa ve ABD idi. Bugün ise Hürmüz’den geçen petrolün en büyük alıcısı Çin. Bu durum, İran’ın Hürmüz kartını daha etkili şekilde kullanması halinde, sadece Batılı düşmanlarını değil, en büyük stratejik ortağı olan Çin’in ekonomisini de vuracağı anlamına geliyor. Bu karşılıklı zarar dengesi, 1973’ten farkı olarak muhtemelen krizin ölçeğini sınırlayan bir faktör olarak karşımıza çıkacak ve Çin bu krizin uzamasını engelleyen küresel aktör olarak ön plana çıkabilecektir.

Bununla beraber, ABD’nin küresel öncü güç olma olgusunun çöktüğü ve Çin’in bu süreçte yükselerek onun yerini alabileceği argümanlarını, bu aşamada erken ve aceleci buluyorum; Çin’in de bu yönde aktif bir tutum almadığını gözlemliyorum. Ancak bu tür güç geçişleri çok uzun yıllar alsa da, mevcut kriz aylar ve hatta yıllar sürerse şüphesiz her türlü gelişme karşımıza çıkabilecektir.

***

Özetle, 1956 ve 1973 krizleri bize “enerji geçitlerinin kapanmasının bir savaş nedeni (casus belli)” olduğunu ve “ekonomik ambargonun nükleer silahtan daha yıkıcı olabileceğini” öğretti. Hürmüz Boğazı tartışmalarında İran bu tarihsel hafızayı bir “caydırıcılık” olarak kullanırken, Batı dünyası da boru hatları ve stratejik rezervlerle bu “hafızaya” karşı savunma geliştiriyor. Kaldı ki bu boğaz kapatma hamlesi, tetiği çekenin de vurulacağı bir silaha dönüşme potansiyeline sahip. İran, 1973’te Arap ülkelerinin sahip olduğu arz gücünü, 1956’da Nâsır’ın jeopolitik konumunu öne sürerek başvurduğu politikayla birleştirerek, Batı’yı pazarlık masasında tutmaya, bir yandan da tamamen diz çökmeden ayakta durmaya çalışıyor.

Ancak tarihin ve krizlerin gidişatının bize gösterdiği bir diğer gerçek de şu: Bu denli kritik bir su yolunu kapatan her güç, eninde sonunda kendini küresel bir koalisyonun askerî hedefi haline getirebilir. Hâlihazırda İran’ın saldırıya uğramış olması ve İsrail faktörü, uluslararası toplum nezdinde Tahran lehine sınırlı bir sempati yaratsa da kriz uzadıkça ve ekonomik etkileri ağırlaştıkça Hürmüz’ü kapatma stratejisini sürdürmek askerî açıdan daha da zorlaşabilir.

Mehmet Akif Koç
Mehmet Akif Koç
ODTÜ İktisat Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisansını "Uluslararası Güvenlik" sahasında, doktorasını Orta Doğu Çalışmaları alanında tamamladı. Orta Doğu tarihi ve jeopolitiği, Arap-İsrail ihtilafı, Türkiye-İran ilişkileri, Orta Doğu’nun uluslararası ekonomi-politiği konularında çalışmalarını sürdüren Koç, çeşitli haber ve analiz platformlarında uluslararası siyaset, dış politika ve strateji üzerine makale ve raporlar yayınlıyor, Modern Ortadoğu Tarihi seminerleri veriyor. Matbuat Yayın Grubu markasıyla sürdürdüğü kültür yayıncılığı faaliyetlerinin yanısıra, Farsça ve İngilizceden 40'ın üzerinde eseri Türkçeye kazandırdı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Bir Mucteba Hamaney Portresi: Medrese ile Kışla Arasında

İran’ı 1981-89 yılları arasında Cumhurbaşkanı, 1989-2026 arasında da Dini Lider (Rehber) olarak doğrudan yöneten Ayetullah Ali Hamaney, 28...

İsrail’in “Altıgen İttifakı” Planı ve Olası Senaryolar

Arkaplan ve temel hususlar İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 22 Şubat 2026 tarihindeki kabine toplantısı öncesi yaptığı konuşmada ilk kez...

Bir Hafız Esad Portresi: Azınlık Asabiyesinden Devletleşme Tecrübesine

Suriye’nin modern dönem tarihinde en etkili aktör kuşkusuz, 1960’ların ortalarından 2000’deki ölümüne kadar Suriye’nin kaderi üzerinde söz sahibi...

1916, 1948 ve 1967: Araplar İçin 20. Yüzyıldaki En...

Modern Ortadoğu tarihine ve 20. yüzyıldaki hercümerce baktığım zaman, “Araplar açısından geçtiğimiz asırdaki en kritik dönüm noktası hangi...

“Altıncı Şehir”in Satır Aralarından “Münzevi Müellifine” Son Birkaç Söz

Türk edebiyatı ve yazı hayatının önemli isimlerinden Ahmet Turan Alkan, 21 Ocak 2026’da kendi inzivası ve gönüllü sürgünü...

ABD-İran nükleer müzakereleri: 2010, 2018 ve 2025’ten günümüze bakmak

Günümüzde büyük bir soruna ve bölgesel güvenlik krizine dönüşen İran nükleer programının ardındaki trajikomik gerçek, bugün Washington tarafından...

Bir “Muhalif Münevver” Portresi: Refik Halid Karay’a, Kendi Hatıratından...

Türk edebiyatı ve kültür hayatında “Kirpi” mahlaslı yazıları ve politik/entelektüel duruşuyla bilinen Refik Halid Karay (1888-1965) sadece bir...

Bir Rıza Pehlevî Portresi: İran İçin Umut Sürgündeki Yaşlı...

Yaklaşık yarım asırdır süren İran İslam Cumhuriyeti yönetimi, bilhassa son yıllarda daha ziyade siyasal baskılar, ekonomik çöküş ve...

20. Yüzyılın En Önemli Değişim Eşiği 1979 Yılı Olabilir...

Tarih her zaman kesintisiz bir ilerleme çizgisinde hareket etmez. Bazı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda zahiren birbirinden...

Baskı Altında İran: Savaş, Yaptırımlar ve Ulusal Kimlik Üzerine...

İsrail’in Haziran 2025’te on iki gün süren savaş boyunca sergilediği hava üstünlüğü ve yüksek hassasiyetli vurucu kapasite, İran’ın...

“Çivisi Çıkmış Dünya”dan “Uygarlıkların Batışı”na Maalouf Perspektifi

Lübnan asıllı Arap-Fransız entelektüel Amin Maalouf’un, dünyanın gittiği doğrultu ve karşı karşıya kalınan küresel sorunlara dair iki ilgi...

Kimlikler Neden “Ölümcül” Olur veya Olmak Zorunda mıdır?

Modern toplumlarda kimlikler meselesi, bilhassa günümüzdeki gibi çatışmalı uluslararası dönemlerde ve “duvar”ların yükseldiği şartlarda daha dikkat çekici bir...

Hamas’ın Esad Suriye’si, Mısır ve İran’la İlişkilerine Halid Meşal...

Suriye’de 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün yıldönümünde Hamas’ın kıdemli liderlerinden Halid Meşal’in açıklamaları yeniden gündem oldu. Meşal, daha önce...

Suriye’nin İki Yüzyıllık Fay Hattı: 8 Aralık’ı Daha Geniş...

Ebu Muhammed Colânî, sonradan kullandığı gerçek ismiyle Ahmed el-Şara, 5 Aralık 2024’te Baas’ı gerileterek ele geçirdikleri geleneksel Sünni...

Gazze’de Ateşkese Yeniden Bakmak: Büyük Resimde Sırada Ne Var?

7 Ekim 2023’teki saldırıların ardından İsrail’in topyekûn saldırıyla giriştiği katliam, Gazze’yi büyük bir enkaza dönüştürdü. Yaklaşık 70 bin...

İsrail Siyasetinin Yükselen İki Aşırı Sağ İkonu: Ben-Gvir ve...

-“Gazze’ye atom bombası atılmalı”  -“Gazze’deki çocuklara neden ateş edilmesin?”  -“(Cezaevindeki Filistinli esirler) Onların elinden her şeyi aldık, tek şey kaldı,...

Oğuz Kağan Peygamber Miydi? Peki Ya Dede Korkut?

Sosyal medyanın ve malumat kaynaklarının yaygınlaşmasıyla daha görünür ve tartışmalı hale gelen, alışılageldik dinî öğretileri meydan okuyucu bir...

Yevgeni Primakov ve “Rusların Gözünden Ortadoğu”: İdeolojiden Pragmatizme

Soğuk Savaş döneminde Moskova’nın Ortadoğu politikası temelde iki aks üzerinden belirlenip icra edilmekteydi: Batı emperyalizmine karşı bir cephe...

Yevgeni Primakov ve Sovyetlerden Rusya’ya Kremlin’in Ortadoğu Siyaseti

Rus dış politikası üzerine önemli uzmanlardan biri olan Dmitri Trenin, 2010 yılı sonunda başlayan Arap Ayaklanmaları sürecinde Kremlin’in...

Auschwitz, Yahudiler, Müslümanlar ve “Düşman” Olmak

Samî ırkından gelen iki akraba topluluk ve iki semavi dinin temsilcisi olarak Yahudilerle Müslüman Araplar arasında, bilhassa 20....

Türk Akademisindeki En “Cins” Kafalardan Biri: Sencer Divitçioğlu

Genel itibariyle birbirini biteviye tekrar etmenin ötesine gitmeyen akademik camiamızda, farklı bir şeyler söyleyen, rutin çalışmaların ötesine geçip...