Hazar’ın İki Yüzü: Azerbaycan Neden İsrail’i Destekliyor?

Geçtiğimiz haftalarda, Hazar’ın hem kadim hem de hırçın rüzgârlarıyla yoğrulan, “ateşin ve rüzgârın şehri” olarak anılan Bakü’nün sokaklarındaydım. Şehre ayak bastığınız o ilk andan itibaren, Haydar Aliyev Havalimanı’nın modern çizgilerinden şehir merkezine doğru uzanan o geniş, kusursuzca asfaltlanmış ve adeta bir nizam abidesi gibi yükselen caddeler boyunca ilerlerken, Azerbaycan’ın dünyaya sunmak için büyük bir titizlikle inşa ettiği o “parlayan yıldız” masalının ilk sayfalarını çevirmeye başlıyorsunuz. Bakü, dışarıdan bakıldığında petrol ve doğalgazın getirdiği o sarsıcı, neredeyse insanın gözünü alan ihtişamla modernleşen, her köşesinde bir “Doğu masalı” ile “Batı/Rus rasyonalizminin” sentezini barındıran devasa bir vitrin gibi duruyor. Hazar’ın kıyısında üç devasa meşale gibi yükselen ve geceleri dijital bir görsel şölenle şehrin üzerine ışık saçan “Alev Kuleleri” bir mimari başarı olmanın ötesinde, ülkenin yeni yüzyıla dair iddiasını gökyüzüne kazıyan fütüristik birer mızrak gibidir. Nizami Caddesi’ne adım attığınızda ise karşınıza çıkan neoklasik binalar, özenle parlatılmış mermer kaldırımlar, her biri titizlikle restore edilmiş dış cepheler ve Avrupa’nın en şık metropollerini dahi kıskandıracak estetikle tasarlanmış meydanlar, size “Doğu’nun Paris’i” unvanının sadece edebi bir yakıştırma değil, devletin en tepesinden en aşağısına kadar benimsenmiş bir “vitrin politikası” olduğunu haykırmaktadır.

Ancak, olayların sadece görünen yüzüyle yetinmeyip o yüzeyin altındaki derin akıntıları hissetmeye çalışan her gözlemci bilirki bir kenti, o kentin asıl ruhunu, toplumsal belleğini, insanların gözlerindeki saklı kederleri ve caddelere sinmiş gerçek siyasi iklimi anlamak için sadece bu pırıltılı yollardan geçmek asla yeterli değildir. İçerişeher’in o steril, adeta bir film platosu gibi korunaklı taş sokaklarında estetik fotoğraflar çekmek ya da Nizami Caddesi’nin pahalı kafelerinde oturmak size ancak o kurgulanmış illüzyonun bir parçası olma fırsatını verir. Oysa ben bu kez farklı bir yol izlemeyi seçtim, vitrinin hemen ardındaki o loş bölgelere sızmayı, ana caddelerin binlerce lümenlik ışıklarının ulaşamadığı arka sokakların tozuna karışmayı ve o sokakların gerçek sahibi olan, hayatın yükünü omuzlarında taşıyan insanlarla “küçük harflerle” dertleşmeyi kendime görev bildim. Şark şehirlerinin ambalajı ne kadar ışıltılı, mimarisi ne kadar görkemliyse, o vitrinin hemen arkasındaki gölgeler de o kadar derin, o kadar çok katmanlı ve o kadar ürpertici bir sessizliğe gebedir. Bakü, dışarıdan modernitenin parlayan bir yıldızı gibi görünse de bu parıltılı kabuğun altında, Nizami Caddesi’nin ışıklarının aydınlatamadığı derin bir toplumsal sancı, jeopolitik bir sıkışmışlık ve fısıltılarla örülü bir korku iklimi yatıyor.

Korkunun Grameri ve Sokağın Nabzı

Bakü’de ulaşım şaşırtıcı derecede uygun, bu durum şehri bir taksi koltuğundan, yani sokağın en canlı ve güncel “haber merkezinden” gözlemlemek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Direksiyon başındaki şoförler, aslında ülkenin en samimi kamuoyu araştırmacıları. Ancak, bu aynada gördüğüm görüntü oldukça hüzünlüydü. Konuştuğum insanların büyük bir çoğunluğu mevcut yönetimden, ekonomik eşitsizlikten ve liyakatsizlikten hoşnutsuzdu. Fakat bu hoşnutsuzluk, bir Avrupa başkentinde görebileceğiniz türden yüksek sesli bir protesto değil, adeta bir fısıltıydı. İnsanlar eleştirilerini dile getirirken dikiz aynasını kontrol ediyor, ses tonlarını düşürüyor ve adeta “tırsarak” konuşuyorlardı. Siyasetin “küçük harflerle” konuşulduğu, insanların fikirlerini beyan ederken duydukları o derin çekince, şehrin o görkemli silüetinin üzerine düşen karanlık bir gölge gibiydi. Sovyetler Birliği geçmişinin bıraktığı o miras, bugün hâlâ insanların devletle kurduğu ilişkiyi belirliyor, kamusal alanda dikkatli konuşma ve risk almama refleksi, içselleştirilmiş bir sessizliğe dönüşmüş durumda. Bakü, dışarıdan ne kadar modernleşen ve parlayan bir yıldız gibi görünse de bu parıltılı kabuğun altında derin ve çok katmanlı bir sessizlik yatıyor.

Jeopolitik Bir Vicdan Azabı: İsrail ve İran Denklemi

Sohbetler derinleştikçe, meselenin sadece iç siyaset olmadığını, dış politikanın sokaktaki insanın gündeminde merkezi bir yer tuttuğunu anladım. Hatta iyi bir pazarlıkla 10 Manat’a saç tıraşı olduğum Şii İslam inancına sahip berber Rövşan ile yaptığım sohbet de bu durumu tasdikler nitelikteydi. Azerbaycan yönetiminin İsrail ile kurduğu stratejik ve askeri yakınlık, resmi düzeyde bir başarı hikâyesi olarak sunulsa da Bakü’nün arka sokaklarında bu durum ciddi bir vicdan azabı ve korkuya dönüşmüş durumda. Halk, İsrail’in Filistin’de yıllardır gerçekleştirdiği soykırımdan ve hükümetin bu konudaki desteğinden rahatsız. Ancak bu rahatsızlığın merkezinde hayati bir kaygı daha yatıyor, İran. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik müdahalesi, Bakü’deki insanlar için bir aile dramı demek. İran’da yaşayan 25-30 milyonu aşkın soydaşın, Güney Azerbaycan Türklerinin akıbeti, Bakü’deki her evde hissedilen bir sızı. “Bizimkiler orada ateş altındayken biz burada nasıl rahat uyuruz?” sorusu, devletin soğuk rasyonalizmi ile halkın gönül bağı arasındaki uçurumu simgeliyor. Azerbaycan’ın İsrail desteği ise kendilerince “reelpolitik” bir zemine oturuyor. Karabağ zaferindeki (44 Günlük Savaş) askeri-teknolojik bağımlılık, enerji hatlarının güvenliği ve İran tehdidine karşı kurulan savunma paktı, Bakü’yü İsrail’den vazgeçemez kılıyor. Devlet aklı, hayati gördüğü bu tedarik zincirini ve stratejik ortaklığı korumayı ulusal güvenlik meselesi olarak görürken, sokaktaki insan bu jeopolitik kumarın içinde piyon olmak istemiyor ve vicdanı ile güvenliği arasında sıkışıp kalıyor.

İsrail’in, Filistin’de yürüttüğü soykırımcı politikaları uluslararası kamuoyunda yoğun eleştirilere konu olurken Azerbaycan’ın, Tel Aviv yönetimiyle ilişkilerini sürdürmesi, hatta zaman zaman bu ilişkiyi açık bir stratejik ortaklık düzeyinde devam ettirmesi, yüzeyde görüldüğünden çok daha derin, çok katmanlı ve sert bir reelpolitik zemin üzerinde şekillenmektedir. Bu mesele, yalnızca “destekliyor mu, desteklemiyor mu?” gibi basit bir soruyla açıklanamayacak kadar karmaşık güvenlik, enerji, jeopolitik denge, bölgesel rekabet ve rejim güvenliği gibi unsurların iç içe geçtiği bir devlet davranışı örneğidir.

Her şeyden önce Azerbaycan’ın dış politika reflekslerini anlamak için bulunduğu coğrafyanın sertliğini kavramak gerekir. Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanmış, ancak bu bağımsızlığını hemen ardından gelen çatışmalarla sınamak zorunda kalmış bir devlettir. Özellikle Ermenistan ile yaşadığı ve onlarca yıl süren gerilim, Azerbaycan’ın devlet aklını büyük ölçüde “güvenlik odaklı” hale getirmiştir. Dağlık Karabağ Savaşı rejimin meşruiyeti, ulusal kimlik ve devletin bekasıyla doğrudan bağlantılı bir travma ve mücadele alanıdır.

Bu bağlamda İsrail ile kurulan ilişki, Azerbaycan açısından ideolojik değil, neredeyse varoluşsal bir nitelik taşır. Çünkü İsrail, Azerbaycan’ın en kritik askeri tedarikçilerinden biridir. Modern savaşın doğası düşünüldüğünde -özellikle insansız hava araçları, akıllı mühimmatlar ve elektronik harp sistemleri gibi alanlarda- İsrail teknolojisi Azerbaycan’ın askeri kapasitesini dönüştürmüştür. 2020’deki savaş sürecinde sahada gözlemlenen üstünlükte bu teknolojik iş birliğinin payı büyüktür. Bu nedenle Bakü yönetimi açısından İsrail ile ilişkileri kesmek ya da ciddi şekilde zayıflatmak, doğrudan kendi caydırıcılığını riske atmak anlamına gelir. Bu da devletlerin uluslararası sistemde en temel önceliği olan “hayatta kalma” refleksiyle çelişir.

İkinci önemli boyut enerji jeopolitiğidir. Azerbaycan bir enerji ihracatçısıdır ve bu konumunu sadece ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir araç olarak kullanır. İsrail ise enerji kaynakları bakımından dışa bağımlı bir ülkedir. Bu iki gerçeklik, taraflar arasında güçlü bir karşılıklı bağımlılık yaratır. İsrail’in petrol ihtiyacının önemli bir kısmının Azerbaycan tarafından karşılanması, Bakü’yü Tel Aviv için vazgeçilmez bir ortak haline getirirken, İsrail de Azerbaycan için Batı sistemine açılan bir kapı işlevi görür. Bu durum, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile dolaylı ilişkiler açısından Azerbaycan’a stratejik bir avantaj sağlar.

Üçüncü ve belki de en kritik faktör İran meselesidir. Azerbaycan ile İran arasındaki ilişkiler, dışarıdan bakıldığında iki Şii çoğunluklu ülke arasında doğal bir yakınlık varmış gibi görünse de gerçekte oldukça karmaşık ve zaman zaman gergin bir yapıdadır. İran’ın Ermenistan ile ilişkilerini koparmaması, hatta bazı dönemlerde bu ilişkiyi stratejik bir denge unsuru olarak kullanması, Azerbaycan’da ciddi bir güvensizlik yaratmaktadır. Bunun yanı sıra İran’ın kuzeyinde yaşayan milyonlarca Azerbaycan Türkü, Tahran açısından hassas bir iç güvenlik konusu, Bakü açısından ise potansiyel bir etki alanı olarak görülmektedir. Bu karşılıklı şüphe ortamı, Azerbaycan’ı İran’a karşı denge arayışına itmektedir.

İşte bu noktada İsrail, Azerbaycan için İran’a karşı dolaylı bir stratejik ortak haline gelir. İsrail’in İran’a yönelik sert güvenlik politikası ile Azerbaycan’ın İran konusundaki hassasiyetleri kesiştiğinde, iki ülke arasında doğal bir yakınlaşma zemini oluşur. Bazı uluslararası analizlerde Azerbaycan’ın, İsrail için İran’a karşı bir “ön cephe” ya da “istihbarat derinliği” sunduğu iddiaları da bu çerçevede değerlendirilir. Bu tür iddialar resmi olarak doğrulanamasa da ilişkilerin derinliğini anlamak açısından önemlidir.

Dördüncü olarak Azerbaycan’ın dış politika doktrinine bakmak gerekir. Azerbaycan, klasik anlamda ideolojik bir dış politika izleyen bir ülke değildir. Aksine oldukça pragmatik, esnek ve çok yönlü bir denge siyaseti yürütür. Aynı anda Türkiye ile “iki devlet tek millet” söylemi etrafında güçlü bir ittifak kurabilir, Rusya ile çatışmadan kaçınan dengeli ilişkiler sürdürebilir ve İsrail ile stratejik iş birliği geliştirebilir. Bu durum ilk bakışta çelişkili gibi görünse de aslında küçük ve orta ölçekli devletlerin büyük güçler arasında hayatta kalmak için geliştirdiği klasik bir denge stratejisidir.

Beşinci olarak iç siyaset ve rejim güvenliği boyutu da göz ardı edilmemelidir. Azerbaycan’da siyasi sistemin doğası gereği dış politika kararları büyük ölçüde merkezi bir devlet aklı tarafından şekillendirilir. Bu kararlar alınırken kamuoyunun duygusal tepkileri ikinci planda kalabilir. Oysa toplum düzeyinde bakıldığında Azerbaycan halkının önemli bir kısmı Filistin meselesine oldukça duyarlıdır. Gazze’de yaşanan soykırım Azerbaycan kamuoyunda da tepkiyle karşılanmaktadır. Ancak devlet politikası, bu toplumsal hassasiyetten ziyade güvenlik ve çıkar ekseninde belirlenmektedir.

Altıncı olarak uluslararası sistemin doğasına değinmek gerekir. Uluslararası ilişkilerde devletler çoğu zaman ahlaki ilkelerle değil, çıkar hesaplarıyla hareket eder. Bu durum sadece Azerbaycan’a özgü değildir. Dünyanın pek çok ülkesi, bir yandan insan hakları söylemini savunurken diğer yandan bu söylemle çelişen aktörlerle stratejik ilişkiler kurabilmektedir. Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkisi de bu genel eğilimin bir parçasıdır. Bu nedenle meseleye sadece “çifte standart” olarak bakmak, analizi eksik bırakır, asıl mesele, devletlerin güvenlik ve çıkar önceliklerinin ahlaki söylemleri nasıl geri plana ittiğidir.

Son olarak Türkiye faktörü de dolaylı biçimde önemlidir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın ilişki, Bakü’nün dış politika tercihlerinde belirleyici bir çerçeve oluşturur. Türkiye’nin de geçmişten bu yana İsrail ile inişli çıkışlı ama tamamen kopmayan ilişkiler yürütmesi, Azerbaycan’ın bu denge politikasını daha rahat sürdürmesine zemin hazırlamıştır. Yani Bakü, bir anlamda Ankara’nın da zaman zaman uyguladığı “eleştiri ile ilişkiyi birlikte yürütme” modelinin daha ‘keskin’ bir versiyonunu hayata geçirmektedir.

Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkisi, Filistin meselesine dair bir tercih değil, Ermenistan’a karşı askeri ihtiyaçlar, İran’a karşı denge arayışı, enerji ihracatı, Batı ile ilişkiler ve rejim güvenliği gibi faktörlerin birleşiminden doğan çok boyutlu bir stratejidir. Bu strateji, dışarıdan bakıldığında -ciddi manada- ahlaki bir çelişki gibi görünse de devlet aklı açısından (meşruluğu tartışılan) bir reelpolitik çizgiye oturmaktadır. Ancak bu durumun uzun vadede sürdürülebilir olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü Filistin meselesi jeopolitik bir mesele olmakla beraber güçlü bir toplumsal ve vicdani karşılık üretmektedir.

Son olarak şunu da uluslararası ilişkiler disiplininden bağımsız olarak ifade etmeliyim: Azerbaycan yönetimi, bağımsızlığından bu yana katı bir sekülerizm çizgisi izliyor. Filistin davası, bölgede genellikle “İslami bir dayanışma” üzerinden okunsa da Bakü yönetimi bu meseleyi bir din davası değil, bir toprak/siyaset meselesi olarak görmeyi tercih ediyor. İslami hassasiyeti yüksek bir kanadın iç siyasete sızmasından çekinen yönetim, Filistin üzerinden yükselecek bir dini mobilizasyonun kendi otoritesini sarsabileceğinden endişe ediyor olabilir.

“İki Devlet Tek Millet” Sloganının Somut Karşılığı

Gezim boyunca en çok canımı yakan nokta, o meşhur şiarın gündelik hayattaki karşılıksızlığıydı. Türkiye’den giden bir gezgin olarak kendinizi evinizde hissetmeyi bekliyorsunuz ancak gerçekler biraz farklı. Şehrin merkezinde, en turistik mekanlarda dahi Azerbaycan Türkçesinin yanında Rusça ve İngilizce sarsılmaz bir hegemonya kurmuş durumda. Menülerde ve tabelalarda Rusça ve İngilizce baskınken, Türkiye Türkçesine dair bir seçeneğin veya küçük bir jestin yokluğu, Rusya’nın kültürel gölgesinin yıllar geçmesine rağmen hâlâ ne kadar ağır olduğunu kanıtlıyor. Bizim “kardeşliğimiz” sadece popüler dizilerin izlenmesinden mi ibaret diye sormadan edemiyorsunuz. Daha da sarsıcı olanı döviz bürolarıydı. Panolarda Amerikan Doları, Euro, Rus Rublesi, İngiliz Sterlini, hatta BAE Dirhemi ve Suudi Arabistan Riyali bile kendine yer bulmuşken, Türk Lirası neredeyse hiçbir yerde yoktu.

Vitrinin Arkasındaki Gerçek ve Ortak Gelecek

Nizami Caddesi’nde içtiğiniz o pahalı kahve size bir refah illüzyonu sunabilir, ancak o caddeden sadece iki sokak içeri girdiğinizde insanların gerçek yaşam mücadelesine, ay sonunu getirmeye çalışanların endişesine tanık oluyorsunuz. Bakü, eşitsizliğin mimari bir forma bürünmüş hali gibi. Bir yanda milyar dolarlık projeler, diğer yanda ise fikirlerini fısıltıyla söylemek zorunda kalan milyonlar. Azerbaycan insanının Türkiye sevgisi tartışmasız… Gözlerinin içi parlıyor ancak bu sevgi kurumsal ve yapısal bir birlikteliğe dönüşememiş. Türkiye’nin oradaki varlığı maalesef savunma sanayii ve duygusal söylemlerle sınırlı kalmış görünüyor.

Dört günlük yoğun Bakü ziyaretimden heybemde kalanlar, sadece hafıza kartıma sığdırdığım o görkemli bina fotoğrafları, ışıl ışıl aydınlatılmış ihtişamlı bulvarlar ya da Hazar’ın o meşhur, insanı sarsan rüzgârının tenimde bıraktığı sert dokunuş değil, aksine insanların o hüzünlü, çekingen ve bir şeyler anlatmak isteyip de her defasında yutkunarak sustuğu o derin bakışlar oldu. Şehrin o pırıltılı, adeta bir mücevher gibi işlenmiş dış kabuğu ile arka sokaklarda fısıltıyla konuşulan ham gerçekliği arasındaki o devasa mesafe, aslında bize bir toplumun betonla, camla ve çelikle birlikte hürriyetle, adaletle ve samimiyetle gerçekten ayağa kalkabileceğini fısıldıyor.

Bu dört günlük seyahat, bana sadece bir şehri değil, bir milletin suskunluğunu ve bu suskunluğun içindeki gürültülü çığlığı gösterdi.

Şimdi asıl mesele, bu çığlığı duyup duymayacağımızdır…

Ramazan Selçuk
Ramazan Selçuk
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Üniversite eğitimi süresince ve sonrasında çeşitli vakıf ve derneklerin gençlik yapılanmalarında aktif görevler üstlenmiştir. Avrupa Birliği destekli projeler kapsamında Finlandiya ve Romanya’da gönüllü çalışmalar gerçekleştirmiştir. 2020-2023 yılları arasında aktif olarak siyasi faaliyetlerde bulunmuştur. Uluslararası ilişkiler, diplomasi ve iletişim stratejileri alanlarına ilgi duyan Selçuk, hâlihazırda dış politika danışmanlığı görevini sürdürmektedir. Evli olan Selçuk, akademik çalışmalarına Kapadokya Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Araştırma Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi programında devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Coğrafyanın Diplomatik DNA’sı: Türk Dış Politikasında Denge Arayışı

Türk dış politikasının ortalama son 250 yılını anlamak için önce şu temel gerçeği kabul etmek gerekir. Türkiye bir...

Bir Parlamento Her Daim Yasa Çıkarmalı Mıdır?

Türk parlamenter siyasetin en büyük yanılsamalarından biri belki de ilerlemenin ve düzenin “daha çok yasa” ile mümkün olduğu...

Afrika Boynuzu ve Kavramlar: Somali, Somaliland, Husiler ve İsrail

Afrika Boynuzu, modern uluslararası sistemin hem coğrafi hem de siyasal anlamda en kritik kırılma hatlarından birini oluşturmaktadır. Kızıldeniz,...

Kültürel İktidar, Toplumsal Hafıza ve “Gassal” Dizisi

Doğrusu, bu satırların temelini oluşturan yazı bir süredir zihnimdeydi, hatta dizinin yeni sezonu başladığında bu değerlendirmeyi ilgili kuruma...

Yavru Vatandan Siyasi Özneye, ‘Anavatan’ın Gölgesinde Siyaset ve Seçim

Kıbrıs Adası, tarih boyunca Akdeniz’in doğusunda, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında stratejik bir konumda yer almıştır....

Trump’ın Gazze Planı Bir Sevr Dayatması Mı?

Orta Doğu’da Filistin-İsrail çatışması, yüzyılı aşkın süredir uluslararası siyasetin en karmaşık ve en kanlı krizlerinden biri olmuştur. Bu...

Güney Kafkasya’da ABD’nin Yükselişi, Rusya’nın Zayıflaması ve Türkiye’nin Rolü

Güney Kafkasya, tarih boyunca farklı imparatorlukların ve küresel güçlerin çıkar çatışmalarının kesişim noktası olmuş, coğrafi konumu itibarıyla Avrupa...

2025 Kaliforniya Krizi Bağlamında Amerikan Federalizminin Sınavı

Amerika Birleşik Devletleri, federal bir sistem üzerine inşa edilmiş olup, eyaletlerin belirli ölçüde özerkliğe sahip olduğu bir yönetişim...

Şapel ve Duman: Papalık Seçiminin Kültürel Okuması

Katolik Kilisesi, sadece dünyanın en yaygın dini inanç sistemlerinden biri değil; aynı zamanda kültürel, siyasi ve tarihsel bakımdan...

Sempozyumun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi

“Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım.” -Oscar Wilde “Ayrışmadan Uzlaşmaya: Demokrasiyi Yaşatmak ve Güçlendirmek” Sempozyumu’nun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi...