Kadıköy’e cami yapılacak. Bu cümleyi kurarken bile tartışmanın nereye döneceğini biliyoruz artık. Taraflar belli, argümanlar belli, sonuç da büyük ihtimalle belli. 2015’ten bu yana çeşitli hukuki süreçlerden geçen, 2023’te onay alan Rıhtım Ulu Camii projesi etrafında dönen tartışma, bir ibadet mekânının gerekliliğiyle değil, Kadıköy’ün ne anlama geldiğiyle ilgili. Semtin seküler kodlarının doğrudan hedef alındığına dair inanç güçlü ve bu endişeyi anlıyorum. Ama belki asıl mesele bu endişenin kendisinde değil, bizi bu noktaya getiren ve artık bir türlü kapamadığımız o uzun hesapta
Bu endişenin yersiz olmadığını ve toplumsal açıdan geldiğimiz kavşağın biz ve ötekiler, siz ve diğerleri bağlamında ilerlediğini kabul etmemiz gerek. Evet, şehre anıtsal özelliklere sahip ibadet mekanları inşa etmek ve kentin kimliğini ifşa eden görünür işaretleri eklemek bir devlet politikası olarak ön plana çıkıyor. Bunun bir intikam ya da hınç eksenine doğru kaymasından çok önce, Türkiye’nin kendi dindarı ile kurduğu çarpık ilişkinin bir hesaplaşma alanı oluşturduğunu ve kendine verilmeyeni en nihayetinde almak için eline fırsat geçmişlerin biz de varız demesinin en görünür halini bu şekilde gerçekleştiğini de eklemek lazım. Bu açık bakış, öncesi ve şimdinin doğru değerlendirilmesi için önemli bir zemin, doğru bir açı verecektir. Türkiye’de var olamamış, kabul edilmemiş ve dışlanmış dindar kimliğin kendini şehre entegre edebilmesi en doğal hak olarak kabul edilmeli.
Ancak burada başka bir başlık daha açarak, bir şehrin tek bir kimliğin etrafında inşa edilip edilmeyeceği ile ilgili alternatif bir tartışma yapabilir miyiz? Bizim bir devlet pratiği olarak kent inşa etme ile ilgili kaygılarımız aslında çok yeni. Bu yeni kavramını, 1850’ler ve sonrasına tarihleyerek İstanbul merkezi etrafında gelişen ve modernleşme kaygısının etrafında bir şehir kimliği oluşturma kastı olduğunun altını çizmeliyim. Modernleşmenin bir ifade biçimi olarak şehir inşa etmek daha Avrupaî mekânlar ve kamusal alanların ortak kullanıma açılmasıyla ilgiliydi. İstanbul özelinde, kentin yaşayan ve dönüşen politik bir ifade kazanması Cumhuriyet döneminde de devam eden birtakım açık hedeflerle desteklendi. Elbette yeni bir savaştan çıkmış, ekonomik kayıplar yaşamış ve dünyaya entegre olmaya çalışan bu yeni cumhuriyetin şehir inşası da gayet anlaşılabilir bir karmaşa ile gerçekleşiyordu. Bir yanda eskiye ait olanın dışlanması, öte tarafta ithal edilen yeni halin uyumsuzlukları ile beraber dar bir çevrede de olsa yerleştirilmesi Türkiye için bitmeyecek bir travmanın da ifadesi olarak zihinlere kazıdı aslında. Kenti bir çekişme alanı haline dönüştüren bu tutum bugün de içinden çıkamadığımız bir kararsızlığın en belirgin halini yansıtır. Önce Taksim, sonra Çamlıca ve şimdi de Kadıköy ile gündeme gelen cami tartışmaları, bence geçmişle hesaplaşmanın ve belki de Türkiye’nin bir türlü kapatamadığı bir hesabın ifadesi. Elbette bunu haklı ya da haksız bir noktadan değerlendirmiyorum. Türkiye’de dışlanan dindar kimliğin, normalleşemeyen din meselesinin önemli bir sorun olduğunu kabul etmekle beraber bugün artık bu meselenin farklı bir yöne doğru evrildiğini anlamamız gerekiyor. Aslında uzunca bir süredir dindar kimliğin iade-i itibarına ve yerine konulan haklarına rağmen ısrarla sürdürülen mağduriyet söyleminin artık bugünün imtiyazlarını koruyan bir kalkana dönüştüğünü anlayabiliriz. Bu yer değiştirme hali, en nihayetinde Türkiye’de belirli korkuları besleyen ve toplumu birbirinden ayıracak başlıkları sürekli canlı tutan politik birer araç olarak karşımıza çıkmakta.
Çoğunlukla her iki durumda da bu ifadeler, gerçek bir acıdan çok imtiyazların devamını sağlayan, elde edilen konumlar ve hakların sürdürülmesi için önemli bir kaynak oluşturuyor. Bu kaynağı kurutmamak için de geçmişin ihmalkarlığı ya da kastının zihinlerde sürekli olarak canlı tutulması, Türkiye’yi mevcut aksta tutarak başka bir yöne kaymasının da önüne geçiyor. Bir nevi üstünlük inşasını tamamlamayan, tamamlamak da istemeyen bir zümrenin hesaplaşma adı altında sürdürdüğü bu kavga, bizi bir yere hapsettiği gibi üstümüze de kapı kitlemekte. Zihnen uzaklaşmanıza izin verilmeyen bir geçmişle bugünü inşa edemediğiniz gibi var zannettiklerimizin de bizi bir yere taşımadığının farkında olduğumuzu da düşünüyorum. Elbette geçmişi ve bugünüyle her şey bizim ve çoğu da gözlerimizin önünde oldu ama ilerlemek denilen şeyin bir yerde bu hesapları artık rafa kaldırmanın ve önümüze bakmakla ilgili olduğunu da idrak etmemiz gerek. Türkiye Cumhuriyeti’nde bir cami fikrinin ne bir uçta dindarlaşmanın ifadesi ne de buna karşı çıkmanın diğer uçta bir din düşmanlığı olarak okunmaması lazım. Bunca yıllık karmaşaya bir son vererek normalleşebilmek ve bir şehri kimlik vurgusundan çıkarak yaşanabilirliğin hedeflendiği bir alana dönüştürmemiz lazım.
Ve diğer bir husus olarak anıtsal yapıların gölgesinde yükselen dindarlık algısının, ahlaki bir zemini ya da toplumsal bir karşılığının olup olmadığını da tartışmalıyız. Bu yapılar nihayetinde bir mesaj taşıyor ve taşıması da bekleniyor. Bakın, biz buradayız; bu şehir artık dindarların da şehri diyebilmenin maliyetini hep beraber ödüyoruz ama asıl soru şu: Bizler gördüğümüzle mi yoksa yaşadıklarımızla mı amel edeceğiz? Bunu elbette Türkiye’de din ve ibadetlerin hangi davranış kalıplarını içerdiğini, neyi kapsadığı ve neyi dışladığını, bireyin gündelik yaşamında mikro ölçekte ‘dindarlık’ zihniyetinin nasıl tezahür ettiğiyle ilgili bir sorun olduğunun altını çizmek gerekiyor. Camilerin her köşe başına ve mümkünse İstanbul’un her semtine çifter çifter yapmanın, bir şehri anıtsal ibadethanelerle çevirmenin gerçekten bir dindarlık fikrini perçinleyip perçinlemediğiyle ilgili yeni sorular sorup cevaplar alabiliriz. Gerçekten bir şehre kimlik kazandırmak gözünüzün gördüğü ölçekte mi yoksa yaşamın nispi kolaylık ya da zorluklarıyla mı ilgilidir? Ben bunu daha çok gündelik yaşamla ilişkilendirip biraz daha derin ve gerçekçi bir cevap vermek istiyorum. Bana kalırsa ve bence birçoklarımız için de bu böyle, kaldırımda yürümenin neredeyse imkânsız olduğu bir şehir için devasa camilerin sürekliliği bir anlam ifade etmemektedir. Evinizin, sokağınızın, pencerenizden baktığınızda manzaranızın, kapı komşunuzun ve diğer bütün basit bileşenleriyle beraber bir şehrin insan üzerinde bıraktığı tesirin anıtsal yapılardan daha önemli olmadığını iddia edemeyiz. Birbirine bitişik nizam mahremiyetin sıfırlandığı haneler, ranta teslim edilen çok katlı ve aslında insan merkezli olmaktan çok uzak yerleşim yerleri, şehri bir kaosa teslim eden bütün diğer zorluklarıyla beraber biz ve yaşadığımız şehir aslında zannedildiğinden çok daha iç içeyiz. Elbette camileri birer odak noktası olarak kurgulamak ve kent dokusu içinde yaşayan, nefes aldıran mekânlar olarak hizmete açmak çok önemli ancak, insan ahlakını inandıkları kadar yaşadıklarından, maruz kaldıklarından da edinir ve bu yolla bir diğeriyle muhatap olur. Toplumsal ahlakı kuran ve bir diğeriyle olan ilişkiyi sınırlayan bu birliktelik muhakkak ki kollektif bir kent bilincini oluşturan en önemli unsurdur. İnsanı besleyen ve destekleyen, gündelik yaşamı daha kolay ve tahammül edilebilir kılan her kent, yerleşmiş bir ahlaka da yer açacaktır.

