İran’ı 1981-89 yılları arasında Cumhurbaşkanı, 1989-2026 arasında da Dini Lider (Rehber) olarak doğrudan yöneten Ayetullah Ali Hamaney, 28 Şubat 2026 tarihinde İsrail bombardımanında öldürülünce, yerine kimin geçeceği konusunda çok büyük bir tartışma yaşanmadı. Son yıllarda Mahmud Şahrudî, İbrahim Reisî gibi politik tecrübeye sahip muhafazakâr Ayetullahların ölmesi, Hasan Humeyni ve Hasan Ruhani gibi daha ılımlı isimlerinse Devrim Muhafızları tarafından veto edilmesi, sistem içinde hızla yükselen bir ismin önünü açmaktaydı.
Mucteba Hamaney; Ayetullah Humeyni ve onun talebesi olan, babası Ayetullah Hamaney’in ardından 47 yıllık İslam Cumhuriyeti yönetiminin üçüncü Rehber’i (Dini Lider) olarak seçildi. Böylece en üst düzeyde liderlik 1979 Devrimi’nin ilk kuşağından ikinci kuşağa geçmiş oldu.
Meşhed’den Tahran’a, cepheden Kum’a
1969 yılında İran’ın kuzeydoğusunda, İmamiyye Şiası’nın 12. İmam’ı Ali er-Rıza’nın (İmam Rıza) kabrinin bulunduğu Meşhed’de doğan Mucteba’nın, dedesi Ayetullah Cevad Hamaney, Necef doğumlu ve aslen Tebrizli bir Türk din adamıydı, oğullarını da din adamı olmak üzere yetiştirdi. Cevad Hamaney 101 sene yaşadı, oğlu Ali Hamaney öldüğünde 87 yaşındaydı, Mucteba babasında boşalan Rehberlik makamına oturduğunda ise şu an henüz 56 yaşında.
Şah döneminde doğan ve Devrim gerçekleştiğinde 10 yaşında olan Mucteba’nın çocukluğunun ilk yılları, (babasının devrimci faaliyetleri nedeniyle) Kürt illeri Serdeşt ve Mahabad’da geçti. Tahran’da Alevî lisesinde bitirdiği eğitimi sürecinde ilk hocaları, babası Ayetullah Hamaney ve onun halefi olarak gösterilen ama 2018’de ölen (eski Yargı Erki Başkanı) Ayetullah Mahmud Haşimi Şahrudî idi.
Mucteba Hamaney, 1980-88 arasındaki kanlı İran-Irak Savaşı sırasında henüz gençlik çağlarının başındaydı. Yaşıtı pek çok ağa-zâde (üst kademedekilerin evlatları) gibi, savaşa katılmayabilir veya geri cephelerde görev alabilirdi, ancak o da ağabeyi Mustafa gibi cephede olmayı seçti. Nitekim babası Ali Hamaney de önce Savunma Bakan Yardımcısı ardından da Cumhurbaşkanı olarak savaşı doğrudan yönetmiş, Saddam Irak’ının sonraları “mukaddes savunma savaşı” olarak efsaneleştirilecek bu işgal girişimine karşı kamuflaj giyerek cephelerde dolaşmayı seçmişti.
Mucteba da bu yıllarda 1986’da henüz 17 yaşındayken savaşın ön cephesinde yer almayı tercih etti. 27. Muhammed Resulullah Tümeni’nin Habib bin Mezâhir Taburu’nda görev aldı (bu tabura ismini veren Habib bin Mezâhir Kûfeli olup, Hz. Ali’nin ashabındandı; onun tüm savaşlarına katılmış, Kerbela’da da oğlu Hz. Hüseyin’in maiyetindeyken öldürülmüştü). Bu dönemde çeşitli kritik askerî operasyonlara katılan Mucteba, Beytü’l-Mukaddes 2, 3 ve 4 kodlu harekâtlarla, Velfecr-10 ve savaşın nihai muharebelerinden Mirsad operasyonlarına katılmıştı. Devrim Muhafızları ile bu ilk temasları ilerleyen yıllarda da sürecek, ulema-ordu ittifakının kendisini Dini Liderlik makamına taşıyacağı 40 yıllık süreç böylece başlayacaktı.
Siyasi alana girişi, süreçlere müdahaleleri ve “politik bir mollanın” yükselişi
Mucteba Hamaney’in sonraki yıllarda zaman zaman siyasal tartışmalarda sıkça yer alacak olan adı ilk kez 2005’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde duyuldu. Ilımlı kanada yakın eski cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani ile radikal muhafazakâr çevrelerin adayı Mahmud Ahmedinejad’ın yarıştığı ve ikinci turda muhafazakârların % 63 oyla kazandığı seçim sonuçlarına müdahale iddiaları, özellikle muhalif çevrelerde sıkça seslendirildi. İlk turdaki Reformcu adaylardan Mehdi Kerrubi’nin Rehber Hamaney’e yazdığı ve Mucteba’yı Devrim Muhafızları ve Besicler aracılığıyla oylamaya müdahale etmekle suçladığı açık mektup çokça tartışıldı.
Bunun sarsıntısı henüz geçmemişken 2009’da Yeşil Hareket protestoları olarak bilinen ve usulsüzlüklerle anılan seçimlerde, Ahmedinejad’ın ikinci kez kazanması sürecinde Mucteba’nın ismi bir kez daha gündeme geldi. Besicler üzerinden seçimlere müdahil olmakla suçlanan Mucteba Hamaney, Reformcu liderlerin ev hapsine alınması ve tutuklanması süreçlerini yönlendirmekle de suçlanmaktaydı. Bu dönem, Mucteba’nın sistem içindeki “sadakat ve sertlik” testini geçtiği, ancak Reformcu kitleler nezdinde “baş düşman” ilan edildiği kritik bir kırılma anı olarak dikkat çekiyor.
Kendisinin bu suçlamalardaki rolünü süzebilmek ve somut kanıtlarla desteklemek pek mümkün olmasa da sonraki süreçte edindiği güç ve siyasi sahnede dikey yükselişi, Kum’daki sıradan herhangi bir din adamı gibi davranmadığını, güvenlik ve istihbarat kurumlarıyla ilişkilerinin bu yıllarda da yakın olabileceğini düşündürüyor. Öte yandan Mucteba’nın da içinde aktif rol aldığı “Beyt”in (Liderlik Ofisi), ülkeyi yöneten üç ana erk olan yasama, yürütme ve yargının üzerinde dördüncü bir erk olarak yükselmesi ve tüm erkleri ve kurumları denetleyen, atamaları yönlendirip sürekliliği sağlayan devasa bir ofis bürokrasisine dönüşmesi de dikkat çekicidir.
Halefiyet tartışmaları, 37 yıl arayla benzer gündem ve argümanlar
Mucteba Hamaney 1999’da, medrese eğitimi için geç bir yaş olarak görülebilecek otuz yaşındayken Kum’a gitti ve yoğun bir dinî tedrisata girişti. Kum’un önemli Ayetullahları Muhammed Taki Misbah Yezdî, Safi Golpâyegânî, Muhammed Bakır Harrazi gibi şahsiyetlerden ders aldı. Bu eğitim kendisini ancak orta düzeyde bir din adamı yapmaya yetiyor; yani akademik ve dinî hiyerarşide “Hüccetülislam” mertebesinde. Bu yüzden yıllar sonra Rehberlik makamına seçileceği zaman “Ayetullah” olmadığı tartışmaları sıkça yapıldı. 1989’da karizmatik Ayetullah el-Uzma Humeyni’nin yerine geçirilen bir başka Hüccetülislam olan babası gibi, o da kıdemli ulemanın bu yöndeki eleştirilerine muhatap oldu. Fakat bu eleştiriler babasının 37 sene önce karşılaştığı tenkitler kadar sert olmayacaktı.
Babasının 1989’da Rehber olduktan sonra hızla Ayetullahlığa terfi ettirilmesi gibi, Mucteba Hamaney de babasının 2026 Şubat’ında ölümünün ardından kendisinden sıklıkla Ayetullah olarak bahsedilen haberler ve bağlılık açıklamalarıyla –bir ölçüde otomatikman- bu pozisyona terfi ettirilmiş oldu. Bu da geleneğin aksine dinî unvanların politize edilip “içinin boşaltılması” tartışmalarını beraberinde getirdi.
Bununla birlikte 2022’den bu yana kendisi için sınırlı çevrelerde Ayetullah unvanının kullanılmakta olduğunu ve “taklid mercei olmayan müçtehit” pozisyonunu ihraz ettiğini savunanların bulunduğunu da not etmekte fayda var. Bu yönüyle, kıdem ve yeterlilik olarak, daha kıdemli din adamları tarafından eleştiriye uğrama noktasında, babasıyla 37 yıl arayla benzer bir kaderi paylaştıkları söylenebilir.
1989’da Hamaney, doğrudan hocası, üstadı ve selefi Humeyni tarafından “vasiyet” edilmiş ve ona yakın olması sayesinde karizmatik bir figürden boşalan makama, o dönem pek çok tasfiyeyi birlikte gerçekleştirdikleri yakın dostu Haşimi Rafsancani’nin kritik müdahaleleriyle “oturtulmuştu.” Mucteba ise meşruiyetini, babasının bütün sistemin kurumsal merkezi haline getirdiği ve tahkim ettiği Beyt-i Rehberî’den (Liderlik Makamı) alıyor.
1989’da Humeyni kendi oğlu Ahmed’i, bu yöndeki telkin ve istirhamlara rağmen Rehberlik makamından uzak tutmuş ve önünü sarih bir şekilde kapamıştı (bu konudaki rivayetler büyük ölçüde Rafsancani’nin anlatısına dayanıyor). Ayetullah Ali Hamaney de açıktan kendi oğluna –hatta oğullarına demek daha doğru olur- bu yönde bir kolaylık sağlamadı; bununla birlikte Mucteba’nın sistem içinde yükselmesini ve “kendi yolunu kendi açmasını” da engellemedi.
Sistem içi tartışmalar
Kişisel gözlemim, Ayetullah İbrahim Reisî’nin 2024’teki meşhur helikopter kazasında ölümünün İran’da Ayetullah Ali Hamaney sonrası halefiyet tartışmaları açısından pek çok parametreyi değiştirdiği yönünde. Bunu kazadan hemen sonra kaleme aldığım Reisî portresinde de işlemiştim (https://www.fokusplus.com/dosya-orta-dogu/devrim-rehberi-olma-yolundaki-iran-cumhurbaskani-ayetullah-ibrahim-reisi). Bu yazıda; 1981-89 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan, Haziran 1989’da Ayetullah Humeyni’nin ölümü üzerine Rehberlik makamına oturan Ali Hamaney gibi, Ayetullah Reisî’nin de bir veya iki dönem cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra edineceği siyasi, diplomatik ve idari tecrübeyle Rehberlik mevkiine geçmesinin beklendiğini yazmıştım.
Ayetullah Reisî, Rehber’in seçilmesi ve görevden alınması gibi oldukça önemli anayasal görevleri bulunan Uzmanlar Meclisi’nin (Meclis-i Hıbregân) 2006’dan beri halk oylamasıyla seçilen üyelerinden biri olup, 2023 yılından ölene kadar –cumhurbaşkanlığının yanı sıra- din adamlarından oluşan bu prestijli meclisin birinci başkan yardımcılığı görevini deruhte etmekteydi. Bu vazifeleriyle şu an hayatta olsa –ve elbette 2025 cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kazanmış olsa- Rehberlik için en kuvvetli aday konumunda olabilirdi. Ancak Reisî’nin ölümü, Hasan Humeyni ve Hasan Ruhani gibi etkili Ayetullahların ise şahin kanadın gözünde “güvenilmez” isimler oluşu, Mucteba Hamaney’in önündeki engelleri temizleyen ilave bir rol oynadı.
Rehber’in ölümü sonrası Anayasal zorunluluk olarak kurulan Geçici Liderlik Konseyi’nin Anayasayı Koruyucular Konseyi’nden (Şurâ-yı Nigehbân) seçilen üyesi Ayetullah Arafî’nin de beklenen performansı gösteremeyip daha pasif bir politik temsiliyet göstermesi sonrası, Ali Hamaney’in bizzat şekillendirdiği Uzmanlar Meclisi’nin (Meclis-i Hıbregân), Mucteba’nın ismini neredeyse oy birliğiyle onaylayacak kıvama gelmesi üzerinde de şüphesiz etkili oldu.
Bununla birlikte, bu oybirliğini bozan bir “usul” tartışması da olmadı değil. Ayetullah Hamaney’in en etkili danışmanlarından ve Beyt-i Rehberî’de iç siyasi işlerden sorumlu en üst danışman Hüccetülislam Asgar Hicazî’nin, savaş koşulları nedeniyle uzaktan oy kullanma sistemi uygulanmasına getirdiği eleştiri ve bunun kabul edilemez olduğunu söylemesine Muhsin Kumî ve bazı ılımlı muhafazakâr isimlerin de katılması, yeni Lider’in açıklanma sürecini birkaç gün geciktirdi. Ancak Hz. Ali’nin vefat yıldönümündeki coşku seline denk getirilen ilan süreci, hem İran halkının hem de üst düzey bürokrasinin neredeyse sorunsuz şekilde Mucteba Hamaney ismini kabullenmesini de beraberinde getirdi.
Mucteba isminin –konumunun veya seçim şeklinin değil- çok az eleştiriyle karşılaşarak kabullenilmesinde, şüphesiz babasının öldüğü saldırıda kendi eşi ve çocuklarını da kaybetmesinin doğurduğu sempatinin yanında, ulema arasında prestij kabul edilen siyah sarıklı bir molla olmasının, yani Hz. Peygamber torunu olmasının da rolü büyük. Ancak bunda, Hatt-ı İmam çizgisinin, artık Humeyni’nin ardından Hamaney ekolünü de yansıtması ve babasının yolunu en iyi kendisinin devam ettirebileceğinin düşünülmesinin, kuvvetle muhtemel “babasının intikamını katillerinden alması” beklentisinin de önemli rol oynadığını kaydetmek gerekir.
Lakin Mucteba’nın önündeki yol tamamen dikensiz değil kuşkusuz; kendisini bekleyen en büyük sorun, sistemin babadan oğula devreden bir saltanata dönüştürüldüğü eleştirisi. Her ne kadar İmamların babadan oğula geçen bir silsile içinde “İmamet”i devralmasından dolayı bu sisteme zihinler aşina olsa da, Şahlık rejimine yöneltilen bu en büyük eleştiri noktasının bizzat İslam Cumhuriyeti tarafından alenen benimsenmesinin ne tür bir kırılmaya yol açabileceğini –belki de hiç açmayacak- önümüzdeki dönemde gözlemleyeceğiz.
Keza Kum’daki gelenekçi kıdemli mercelerin, dini otoritenin siyasi otorite tarafından bu denli açıkça araçsallaştırılmasına duyduğu sessiz tepkinin de gözlemlenmesi gerekiyor. Bizzat Ali Hamaney’in de Rehberlik makamına getirildikten sonraki yıllarda tecrübe ettiği bu tepki, 2010’ların başına kadar kendisiyle Kum’daki kıdemli ulema ile kendi arasında sessiz bir sinir harbine dönüşmüş, (dinî hiyerarşide elzem olan) kendi fıkhi risalesini yayınladıktan (ve yaşı da 70’i geçtikten) sonra bu tartışmalar büyük ölçüde durulmuştu.
Bu noktada bir diğer sorunlu alan da ılımlı/reformcu kanatla ilişkilerin nasıl yürütüleceği ve geçmişte bu çevrelere karşı sert davranan Mucteba Hamaney’in yeni dönemde kapsayıcı bir figüre dönüşüp dönüşmeyeceği. “Taç giyen baş akıllanır” sözü bu tür durumlar için her zaman hazır bir çözüm reçetesi sunmuyor; içeride Devrim Muhafızları’nın ekonomik ve askerî hâkimiyetlerinin devamı için ne ölçüde beklenti içinde olacakları ve iç siyasette ılımlı/reformcu kanada var olma imkânı tanınıp tanınmayacağı, belki de en kritik “iç cephe” gündemini oluşturuyor.
Bundan sonra da olası çok sayıda toplumsal gösterilerde, 2009’daki protestolar sırasında takınılan ve bizzat Mucteba’nın da suçlandığı sert tutum yine benimsenip, daha fazla ölüme yol açacak şekilde işleyecek mi? Seçimlere katılımları kısıtlanan ve politik sahnede süratle güç kaybeden muhalif çevreler, (sağcıların çok sevdiği kavramla) “iç cepheyi” zayıflatıp, zaten yarılmış durumdaki sosyolojiyi düşman saldırıları karşısında daha kırılgan hale getirecek mi? Bu sorular yanıtlanmayı bekliyor, ama öncelikle ABD-İsrail saldırganlığı karşısında Mucteba liderliğindeki sistemin ayakta durabilmesi ve kaostan çıkış senaryosu üretebilmesi gerekiyor.
Elbette bir de –bir şekilde ateşkese varılsa dahi- her an Mucteba Hamaney’e yönelik bir İsrail / ABD suikast ihtimali kapıda bekliyor ki bu da İran’daki sistemin istikrar kazanabilmesi açısından hayati önem taşıyor.

