Doğrusu, bu satırların temelini oluşturan yazı bir süredir zihnimdeydi, hatta dizinin yeni sezonu başladığında bu değerlendirmeyi ilgili kuruma teslim etmeyi düşünüyordum. Ancak biraz suların durulmasını, tartışmaların soğumasını, ortalığın sakinleşmesini bekledim. Gelinen noktada görüyorum ki bu ülkede gündemin ve tartışmaların tam anlamıyla durulacağı yok, her gün yeni bir dalga, yeni bir gerilim karşımıza çıkıyor. Öyleyse en doğrusu, “ortam sakinleşsin” diye beklemek yerine, biz kendi işimize, yani sözümüze ve yazımıza bakalım. Bu mütevazi yazı, Türkiye’nin modernleşme serüveni, muhafazakarların kültürel temsil mücadelesi, imam hatip nesillerinin toplumsal algısı ve devletin kültürel alandaki rolünü yeniden düşünmek üzerine kaleme alındı.
Devletin polis, ordu, yargı gibi zor aygıtlarının yanında, okul, üniversite, medya, edebiyat, sinema, dini kurumlar ve hatta mizah, iktidarın sürekliliğini sağlayan “rıza üretim mekanizmaları”dır. Bu veçheden bakıldığında kültürel iktidar, yalnızca “kimin iktidarda olduğu” sorusuyla değil, bilakis “kimin hikayesinin merkezde, kimin hikayesinin kıyıda durduğu” sorusuyla da ilgilidir. Televizyonda kimler kahraman, kimler karikatürize figürdür? Hangi aksan saygın, hangisi komiktir? Hangi meslekler prestijli, hangileri alay konusu kabul edilir? Hangi mahalle “merkez”, hangisi “varoş”tur? Tüm bu sorular, kültürel iktidarın gündelik hayattaki somut izdüşümleridir.
Türkiye’de muhafazakar camia, uzun yıllar boyunca kendisini -haklı- bir “mağduriyet anlatısı” üzerinden var etti. Başörtüsü yasakları, imam hatiplere yönelik katsayı uygulamaları, bürokraside görünmez bariyerler, medya dilindeki küçümseyici temsiller, bu mağduriyet anlatısının somut dayanaklarıydı. Ne var ki bu mağduriyet, çoğu zaman evrensel bir sanat diline, yüksek prodüksiyonlu bir estetiğe ve popüler kültürün geniş kitlelerce tüketilebilen ürünlerine dönüştürülemedi. Uzun süre, muhafazakar kesimin elinde “güçlü” bir siyasi hikaye vardı ama güçlü bir sinema, güçlü bir dizi, güçlü bir popüler kültür dili yoktu. Bugün geldiğimiz noktada “Gassal” gibi yapımlar, tam da bu eksik halkayı tamamlamaya dönük çabanın ürünleri olarak okunabilir. Kültürel iktidar tartışması, soyut bir kavramsal tartışma olmaktan çıkıp somut sahnelere, karakterlere, repliklere, görsel estetiğe bürünmektedir.
Türkiye’nin modernleşme hikayesi, aynı zamanda kültürel egemenlik arayışlarıyla okunması gereken çok katmanlı bir süreçtir. Her iktidar, kendisini sadece devletin yöneticisi değil, toplumun kültürel yönlendiricisi, değer dünyasının kurucusu ve sembollerin tanımlayıcısı olarak görme eğiliminde olmuştur. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren “makbul vatandaş” tanımının seküler, kentli, belirli bir estetik ve yaşam tarzı etrafında kurulduğu açıktır. Dini referansları güçlü, geleneksel kodları diri, taşralı veya alt sınıf olarak kodlanan kesimler, uzun süre “modernleşmesi gereken”, “aydınlanması gereken”, “terbiye edilmesi gereken” toplumsal unsurlar olarak görüldü. Bu nedenle kültür, Türkiye’de kimliklerin, yaşam tarzlarının, dini-sosyal habitusun ve toplumsal hiyerarşilerin sürekli olarak yeniden üretildiği bir mücadele sahası haline geldi.
Bu sahada en çok tartışılan ve üzerinde en fazla ideolojik yük biriktirilen kurumlardan biri de İmam Hatip okullarıdır. İmam Hatipler, bir yandan toplumun dindar kesimlerinin kamusal görünürlüğe açılan kapılarından biri, diğer yandan seküler elitlerin gözünde “kontrol edilmesi gereken” dini kadro havuzu olarak konumlandırıldı. Böylece bu kurumlar etrafında oluşan tartışma, modernleşme modelinin kendisine dair bir sembolik bağı taşıdı. Cumhuriyet modernleşmesinin “aydınlanma” anlatısı içinde dini eğitim veren bu kurumlar, uzun yıllar merkezin çeperinde, “makbul vatandaş” tanımının kıyısında tutuldu. Bu dışlanmanın en kristalize olduğu noktalardan biri, İmam Hatiplilerin “mesleki indirgeme” yoluyla aşağılanmasıydı. Yıllarca, geniş ve çok boyutlu bir eğitim müfredatına sahip olmalarına rağmen bu okullara tek bir toplumsal rol atfedildi: “Ölü yıkayıcısı.”
Bu ifade, “gassal” kelimesinin sıradan halk dilindeki karşılığı olmakla beraber, teknik bir tanım olmanın çok ötesine geçmekteydi. Seküler elitlerin dilinde “gassal”, hayattan kopukluğu, modern dünyada yeri olmayışı, yalnızca ölümle ve “pis” sayılan bir işle ilişkilendirilen bir figürü temsil ediyordu. “Siz ancak ölü yıkarsınız, devleti yönetemezsiniz, sanat üretemezsiniz, doktor ya da mühendis olamazsınız” demenin kısaltılmış bir biçimi haline geldi. Böylece bir meslek adı, tüm bir toplumsal kimliği aşağılamak için kullanılan bir etikete dönüştü. Burada dikkat çekici olan, hakaretin doğrudan dine değil, dini temsil eden kurumsal bir yapıya ve onun yetiştirdiği insanlara yönelmesidir. “Gassal” kelimesi, zamanla bir mesleği tanımlayan nötr bir ibare olmaktan çıkıp, “geri”, “çağdışı”, “hayatla bağı zayıf” bir insan tipini ima eden aktüel tabirle kültürel bir stigma haline geldi.
Oysa gassallık, İslam kültürü içinde yüksek sorumluluk gerektiren, insan hayatının en kırılgan eşiğinde ortaya çıkan ağır bir görevdir. Ölümle yüzleşen toplumun en mahrem anlarına eşlik eden bu meslek, uzun yıllar boyunca alay konusu yapılmış, bu da muhafazakar toplumsal kesimlerin kimlik dünyasında derin yaralar bırakmıştır. Bir toplumda hangi mesleğin onurlu, hangisinin aşağılanabilir görüldüğü, o toplumun değer hiyerarşisini de ele verir. Ölüyü yıkayanı aşağılayan bir dil, aslında ölümü, faniliği, hesap bilincini de marjinalleştirmektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı boyunca yapılan iç muhasebelerin en dikkat çekici olanı, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın “Siyasi iktidarı aldık ama kültürel iktidarı elde edemedik” minvalindeki cümlesinde kristalleşmiştir. Bu cümle, bir yandan hayıflanma, diğer yandan toplumu kültürel olarak dönüştürme arzusunun itirafıdır. Devletin idari kurumları, yerel yönetimler, eğitim sistemi ve medyanın büyük kısmı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olunmasına rağmen, arzu edilen kültürel dönüşümün tam anlamıyla gerçekleşmediğinin kabulü, iktidarın kendisini konumlandırdığı yer açısından önemlidir. Aslında bu serzeniş, iki şeyi açık eder:
- Siyasal iktidarın kültürle olan gerilimli ilişkisini: Yasa çıkararak kanal açabilirsiniz ama bir film sahnesine, bir dizinin repliğine, bir şarkının zihinlerde bıraktığı izlenime kanunla hükmedemezsiniz.
- Muhafazakar kesimin kendi kültürel üretim kapasitesine dair özgüven açığını: Sermayeye, imkana, teknik ekipmana rağmen derin, katmanlı ve estetik bir hikaye anlatma konusunda yaşanan tereddütler.
“Kültürel iktidar” meselesi, bu yönüyle, siyasal hareketin en zayıf halkası olarak kalmıştır. İşte “Gassal” dizisi, bu uzun tartışmayı somutlaştıran yeni bir eşik olarak öne çıkmaktadır. TRT, uzun yıllar boyunca ideolojik tartışmaların merkezinde yer alan bir kamu kurumu olmuştur. Bir kesim için “devletin sesi”, bir kesim için “resmi ideolojinin borazanı”, başka bir kesim içinse “kamusal yayıncılığın olması gereken adresi” olarak konumlandırılmıştır. Dijitalleşen dünyada TRT, Tabii platformuyla birlikte yeni bir mecraya adım attı. Bu platformun açılması, aynı zamanda “devlet destekli popüler kültür”ün yeni biçimlerinin sahneye çıkması anlamına geldi. Tabii’de yayınlanan “Gassal” gibi yapımlar, bu açıdan iki düzeyde tartışılmalıdır:
- Devlet ve kültür ilişkisi bağlamında: Devlet kültürü yönlendiren mi olmalı, yoksa yalnızca destekleyici bir çatı mı kurmalı?
- Görünmezlerin görünür kılınması bağlamında: Uzun süre alay konusu edilen, ötekileştirilen, görmezden gelinen bir meslek ve kimliğin, kamusal bir platformda saygın bir anlatıya kavuşması, demokratikleşmeye dolaylı da olsa katkı sayılır mı?
“Gassal” örneği, devletin kültürel alanı tam anlamıyla şekillendiremeyeceğini, ancak uzun süre dışlanan veya görmezden gelinen kimliklerin görünür olmasına zemin hazırlayabileceğini gösteriyor. Kültürel iktidar, artık bir grubun diğerini bastırması anlamına değil, herkesin kendi kültürel dünyasından özgürce üretim yapabilmesi anlamına geliyor. TRT’nin dijital platformu Tabii’de yayınlanan “Gassal” dizisinin popülerlik kazanması, İmam Hatipliler ve din görevlileri üzerinden üretilen ötekileştirici, küçümseyici ve zaman zaman aşağılayıcı söylemlerin bugün bambaşka bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Dizi, Türkiye’nin modernleşme sürecinde laik elit ile muhafazakar halk kitleleri arasındaki karşılıklı güvensizlik ve mesafenin yeniden tartışmaya açıldığı bir temsil alanı.
Toplumda hangi mesleğin değerli, hangisinin değersiz görüleceğine çoğu zaman kültür endüstrisi karar verir. “Gassal” dizisi, bu anlamda, görünmez bir mesleği görünür kılmakta ve ona saygın bir temsil alanı açmaktadır. Bu dönüşüm, aynı zamanda muhafazakar kesimin popüler kültüre artık edilgen değil, etkin bir aktör olarak katıldığını da gösteriyor. Dizinin estetik dili, sinematografisi, oyunculukları ve anlatı evreni, geçmişte sıkça eleştirilen didaktik, sloganvari ve kurgusal olarak zayıf muhafazakar yapımların ötesine geçen bir olgunluk sergiliyorsa, bu, kültürel alanda gelişen yeni bir özgüvenin işaretidir. “Gassal”, bu açıdan bakıldığında, basit bir “savunma refleksi” olmanın çok ötesinde aynı zamanda estetik ve dramatik iddia taşıyan bir üretim denemesidir.
Kültürel önyargılar, siyasal kutuplaşmadan çok daha zor çözülür. Bir kesime yönelik aşağılayıcı dil, siyasal iklim değişse bile toplumsal hafızada kolay kolay silinmez. İmam Hatiplilere dair üretilen stereotiplerin, yıllarca dizi, film, mizah programı ve gazeteler tarafından yeniden üretildiğini unutmamak gerekir. Bugün ise mesleki kimliklerin insani yönüyle ele alındığı, dini rollerin dramatik ve estetik bir çerçevede işlendiği, toplumsal endişelerin önyargısız biçimde yansıtıldığı yeni bir temsil biçimi gelişmektedir. Bu, henüz tamamlanmamış olsa da kültürel bir normalleşme sürecinin işaretidir. Bir gassalı “karanlık bir figür” olarak değil, ailesi, geçmişi, iç dünyası, vicdan muhasebesi, korkuları ve umutları olan bir insan olarak anlatmak, aynı zamanda izleyicinin kendi önyargılarıyla yüzleşmesini sağlar.
Elbette bazı muhafazakar çevrelerde popüler kültürün dini içeriklerin ruhunu bozabileceği yönünde kaygılar hâlâ mevcuttur. Dinin popülerleşirken yüzeyselleşmesi, kutsal olanın ticarileşmesi, sembollerin “reyting malzemesi”ne dönüşmesi gibi riskler gerçek ve ciddiye alınması gereken risklerdir. Ancak kültür durağan değildir, toplumun duygularını, korkularını, umutlarını ve değerlerini sürekli yeniden şekillendirir. “Gassal” gibi yapımlar, dini ve toplumsal temaları popüler kültürün diliyle buluştururken iki önemli imkan sunar:
- Dar bir ilahiyat çevresinin, küçük bir cemaatin, sınırlı bir dernek toplantısının ötesinde, milyonlara ulaşabilen bir anlatı alanı açılır.
- Bir akademik makalenin, bir konferansın yapamayacağı şeyi, iyi kurgulanmış bir sahne, izleyicinin zihninde bir anda gerçekleştirebilir.
Burada belirleyici olan, anlatının kalitesi, saygısı ve derinliğidir. Dini semboller, yalnızca dekoratif unsurlar olarak mı kullanılıyor, yoksa bu sembollerin taşıdığı anlamlar ciddiyetle mi ele alınıyor? Gassal figürü, karikatürize edilmeden, insan onuruna yakışır biçimde mi işleniyor? Bu sorular, popüler kültür ile dini içerik arasındaki ilişkinin sağlıklı olup olmadığını ölçmemize yardımcı olabilir. Bu bağlamda “Gassal”, muhafazakar kesimin kültürel alandaki özneleşme momentlerinden biri olarak okunabilir. Yıllarca “siz ancak ölüyü yıkarsınız” cümlesiyle özetlenen aşağılayıcı bakış, bugün yerini “Gassal’ın yeni bölümünü izledin mi?” sorusuna bırakıyorsa, bu, sessiz ama çok katmanlı bir kültürel dönüşüm anlamına gelir. Bu dönüşümün üç önemli sonucu var:
- Mesleki itibarın yeniden inşası: Gassallık, alay konusu bir iş değil, derin, etik ve manevi sorumluluk gerektiren bir meslek olarak görünürlük kazanıyor.
- İmam Hatip nesillerine yönelik önyargıların kırılması: Dini eğitim almış bireylerin sadece belli kalıplara hapsedilemeyeceği, kompleks karakterler, çelişkiler, iç dünyalar üzerinden gösteriliyor.
- Muhafazakar estetiğin gelişimi: Teknik olarak iddialı, dramatik olarak katmanlı işler üretme kapasitesinin arttığına dair bir özgüven ortaya çıkıyor.
Sonuç: Bir Diziden Daha Fazlası
“Gassal” dizisi, ilk bakışta bir mesleği ve o meslek etrafında şekillenen bir insan hikayesini anlatıyor gibi görünse de, gerçekte Türkiye’nin yüzyıllık kültürel çatışmalarını, modernleşme gerilimlerini ve sınıfsal/dinsel hiyerarşilerini yeniden düşünmeye zorlayan sembolik bir eşik sunmaktadır. Bir zamanlar alay konusu yapılan, hakarete dönüşmüş bir kelimenin -“gassal”ın- bugün bir dizinin başlığı olarak, üstelik merak ve ilgi uyandıran bir başlık olarak karşımıza çıkması, kültürel iktidar ve toplumsal hafıza bağlamında hafife alınamayacak bir kırılmaya işaret etmektedir.
Uzun yıllar boyunca popüler kültür ürünleri, belirli bir sınıfsal ve ideolojik merkezden konuşmuş, muhafazakar, dindar, taşralı ya da alt sınıf olarak kodlanan kesimleri ya karikatürize etmiş ya da tamamen görünmez kılmıştır. “Gassal”, bu anlamda, sadece muhafazakar bir karakteri sahnenin ortasına almakla kalmamakta, aynı zamanda daha önce mizahın, hakaretin ve dışlamanın nesnesi haline getirilen bir sembolü anlatının öznesine dönüştürmektedir. Bugün bir gencin dilinde “gassal” kelimesinin taşıdığı anlam değişiyorsa, bu kelime, aşağılamayı değil merakı, iticiliği değil dramatik çekim gücünü, mesleki küçümsemeyi değil insani saygıyı çağrıştırıyorsa, bu kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gerekilen bir husustur.
Belki de asıl kültürel iktidar, bir grubun diğerine galebe çalmasında değil, dün birbirine öfkeyle bakan toplumsal kesimlerin, bugün aynı hikayeye farklı pencerelerden bakabilmesinde, aynı karakterle hem konuşabilmesinde hem hesaplaşabilmesinde saklıdır. “Bunlar gassal” diye fısıldanan küçümseyici cümlenin, yavaş yavaş “Gassal’ın son bölümünü izledin mi?” şeklinde merak, ilgi ve ortak bir referans çerçevesine dönüşmesi, işte bu anlamda, Türkiye’nin kültürel hafızasında sessiz ama derin bir sayfa değişikliğine işaret etmektedir. Bu sayfanın nasıl yazılacağı ise artık sadece senaristlerin, yönetmenlerin değil, izleyicilerin, eleştirmenlerin, akademisyenlerin ve en önemlisi bu toplumda birlikte yaşamaya mahkum değil, birlikte yaşamaya razı olan herkesin ortak sorumluluğudur.

