İçeride Kalan Fazlalık

Kriz denilen şey, dışarıdan gelen tehditlerle ya da siyasal çözülmelerle açıklanıp geçiştirilecek kadar yüzeyde işlemez; asıl çözülme içeride, medeniyetin kendi dayandığı ilkelerle bağının gevşemesinde başlar. Bir noktadan sonra o ilkeler artık taşınamaz hâle gelir, anlam da kendi zeminini kaybetmeye başlar. Bu nedenle kriz, bir sonun ilanı olarak okunamaz; aksine, anlamın kendi üzerine kapanarak yoğunlaştığı, kendi ağırlığı altında kıvrıldığı bir eşiğe işaret eder. Oswald Spengler’in medeniyetleri organik bir yapı gibi düşünerek kaçınılmaz bir tükeniş sürecine yerleştirmesi, bu içkin çözülme fikrinin en radikal ifadelerinden biridir; “her kültür, kendi ruhunun kaderine doğru ilerler” (Spengler,2000) derken, salt tarihsel bir sona değil, anlamın kendi iç sınırına ulaşmasını da açığa çıkarır. Ne var ki bu sınır, düşüncenin durduğu yer değildir; aksine, düşüncenin kendisini yeniden kurmaya zorlandığı, kendi imkânlarını sorguladığı bir yoğunluk alanıdır.

Doğu ve Batı ayrımı, modern düşüncenin en köklü karşıtlıklarından biri olarak yerleşti; bu karşıtlık, coğrafyanın ötesine taşarak bilgi üretiminin hiyerarşik düzenini biçimlendirdi. Batı kendini aklın, ilerlemenin ve evrenselliğin merkezi olarak kurarken, Doğu’yu eksiklik, gecikmişlik ve irrasyonaliteyle ilişkilendirdi. Böylece ortaya çıkan kurgu, yalnızca bir ayrım üretmekle kalmadı; Batı’nın kendi iç çelişkilerini perdeleyen bir işleyiş kazandı. Said’in Doğu’yu Batı’nın kurduğu bir temsil alanı olarak okuması (Said, 2020), bu düzeni görünür kılar. Çünkü burada mesele, basit bir yanlış temsil sorunu değildir; temsilin kendisi, iktidarın dolaşıma girdiği bir zemin hâline gelir. Bu nedenle Batı’nın öz-eleştirisi de saf bir iç hesaplaşma olarak kalmaz. Eleştiri, çoğu zaman kendini sorguluyor gibi yaparken, aynı anda ötekini yeniden tanımlar; sınırları yeniden çizer, farkı yeniden üretir. Bu noktada kritik olan şudur: Eğer öteki, eleştirinin içinde bile yeniden kuruluyorsa, o eleştiri gerçekten bir kırılma üretir mi, yoksa mevcut düzenin daha incelikli bir devamı mı olur? Modern düşüncenin büyük kısmı, tam da bu eşikte salınır. Kendi sınırlarını sorgulayan bir dil kurar; fakat bu dili kurarken, sınırın kendisini ortadan kaldırmak yerine yeniden üretir.Böyle bakıldığında medeniyet krizi söylemleri de farklı bir anlam kazanır. Kriz, dışarıdan gelen bir sarsıntı gibi anlatılır; oysa içeride, temsil düzeninin taşıyamadığı bir gerilim birikir. Batı’nın kendine yönelttiği eleştiri, bu gerilimi açığa çıkarır gibi görünür; ancak çoğu zaman onu başka bir düzleme taşıyarak yeniden düzenler. Bu yüzden kriz, bir çöküş anından çok, anlamın yer değiştirdiği bir eşik olarak Okumakakta fayda var.

Doğu’nun medeniyet krizi anlatısı çoğu zaman “gecikmişlik” kelimesine yaslanır; sanki tarih bir çizgi hâlinde akmış, birileri öne geçmiş, birileri geride kalmış gibi. Oysa burada söz konusu olan şey, basit bir zaman farkı değildir. Daha çok, zamanın nasıl kurulduğuna dair bir kırılma vardır. Kolonyal karşılaşma, yegâne topraklara ya da iktisadi yapılara temas etmedi; düşüncenin kendi kendisini kurma tarzına sızdı. İnsan, kendini artık kendi ölçüleriyle tartamaz hâle geldi; başkasının aynasında, başkasının diliyle kendine bakmaya başladı. Avrupa’yı Taşralaştırmak ile Dipesh Chakrabarty tam da bu noktaya işaret eder: Avrupa, kendi tarihini “genel tarih” gibi kurarken, diğer bütün deneyimleri sanki bu tarihin gecikmiş birer versiyonuymuş gibi konumlandırır.(Chakrabarty, 2012).Böyle bir zeminde Doğu’nun kendini eleştirisi de tuhaf bir sıkışma yaşar. Eleştiri yapılır, hatta sert yapılır; ama kullanılan kavramlar, kurulan cümleler, hatta sorunların çerçevesi bile çoğu zaman aynı evrensellik iddiasının içinden gelir. Dolayısıyla sorun yalnızca “başkasının kavramlarıyla düşünmek” değildir. Daha derinde, düşüncenin kendi başlangıcını kuramaması yatar. İnsan konuşur, yazar, eleştirir; fakat sanki hep bir yerden sonra başlar, hiçbir zaman en baştan konuşamaz. Düşünce, kendi ilk cümlesini kurma imkânını kaybetmiş gibidir. Her şey biraz gecikmiş, biraz ödünç, biraz da başkasına göre ayarlanmış görünür. Gecikmişlik duygusu da bizzat burada anlam kazanır. Bu duygu, “geri kalmışlık” hissinden çok, kendi zamanını kuramamanın huzursuzluğudur. Kendi tarihine bakarken bile onu bir ölçüye göre tartma ihtiyacı duyarsın; o ölçü de çoğu zaman sana ait olmaz. Böyle olunca eleştiri de tam anlamıyla yerini bulamaz. Bir şeyleri sorgularsın ama o sorgulamanın dili bile zaten belirlenmiştir. Medeniyet krizi denilen şey de burada başka bir anlam kazanır. Bu, sadece bir çöküş ya da gerileme hikâyesi değildir. Daha çok, düşüncenin kendine ait bir zemin bulamamasıyla ilgilidir. İnsan konuşur ama sesi tam olarak kendine ait değildir; düşünür ama düşüncenin yönü sanki önceden çizilmiştir. Belki de asıl kriz, tam olarak burada başlar: insanın kendi adına konuştuğunu sandığı anda bile, aslında çoktan kurulmuş bir dilin içinde konuşuyor olması.

Medeniyet krizi söylemleri zamanla özel bir ilişki kurdu; hatta çoğu zaman krizin kendisi, zamana dair belirli bir inancın sonucu olarak ortaya çıkar. Kriz denildiğinde akla hemen bir kopuş gelir: yolundan çıkan bir düzen, aksayan bir süreklilik, bozulmuş bir denge. Fakat bu tasvir, daha baştan zamanı kesintisiz ve düzenli bir akış olarak varsayar. Oysa Reinhart Koselleck’in dikkat çektiği i kriz, yalnızca bir bozulma hâli değildir; aynı anda bir kararın eşiğidir (Koselleck, 2020). Yani kriz, akışın kırıldığı bir boşluk olmaktan çok, yönün belirsizleştiği ve bu belirsizlik içinde bir tercihin zorunlu hâle geldiği yoğunlaşmış bir andır. Burada asıl mesele şudur: Krizi “sapma” olarak adlandırmak, zamanı zaten düz bir çizgi gibi düşünmeyi gerektirir. Sanki her şey olması gerektiği gibi ilerlerken bir yerde aksama yaşanmış gibi… Bu bakış, krizi açıklıyor gibi görünür ama aslında onu daraltır. Netekim krizin kendisi, o düzgün akış fikrinin sorgulanmasını da beraberinde getirir. Yani sorun sadece düzenin bozulması değildir; düzen fikrinin kendisi de çatlamaya başlamasıdır. Bu bağlamda Batı’da kriz çoğu zaman içeriden gelen bir yorgunluk gibi hissedilir. Kurucu idealler, ilerleme, akıl, evrensellikbir süre sonra kendi ağırlığını taşımakta zorlanır. Bu durumda kriz, bir tür iç hesaplaşma sahnesine dönüşür. Ama bu hesaplaşma bile çoğu zaman aynı zaman anlayışını terk etmez: bir yükseliş, bir doygunluk, ardından bir çözülme… Hikâye yine çizgisel kalır. Doğu’da ise kriz farklı bir ton kazanır. Burada mesele çoğu zaman ilerlemenin sekteye uğraması dışında, kaybedildiği düşünülen bir bütünlüğün geri çağrılmasıdır. Geçmiş, sanki eksiksiz bir denge hâliymiş gibi kurulur; şimdi ise o dengenin dağılmış biçimi olarak algılanır. Bu doğrultuda çözüm, ilerlemekten çok toparlamak, yeniden kurmak, geri dönmek gibi görünür. Fakatiki anlatı da aynı zeminde buluşur: zaman, tek yönlü bir çizgi olarak kalır. Biri ileriye doğru kopuşu tamir etmeye çalışır, diğeri geriye doğru kaybı telafi etmeye… Fakat her ikisi de zamanın kendisini sorgulamaz. Sanki zaman zaten verilmiş, sabit bir şeymiş gibi kabul edilir.Asıl boşluk burada ortaya çıkar. Kriz belki de ne ileriye giden çizgide bir aksama ne de geçmişe doğru bir kopuştur. Daha çok, o çizginin kendisinin inandırıcılığını kaybettiği bir andır. İnsan, ne geçmişe dönebilir ne de aynı şekilde ilerleyebilir; çünkü artık zamanın nasıl aktığını eskisi gibi düşünemez. Medeniyet krizi denilen şey de burada başka bir anlam kazanır: düzenin bozulmasından çok, düzeni mümkün kılan zaman fikrinin dağılması.

Bu tartışma, kaçınılmaz olarak özne meselesine açılır; çünkü medeniyet, onu taşıyan öznelik biçimleri olmaksızın varlık kazanamaz. Modern Batı öznesi, rasyonel, özerk ve kendine yeterli bir varlık olarak kurgulanırken, bu kurgunun dışına taşan her şey kriz olarak geri döner. Michel Foucault’nun belirttiği gibi özne, iktidar ilişkileri içinde kurulur ve özneleşme, aynı zamanda bir disiplin sürecidir (Foucault, 2021). Doğu’da ise özne, çoğu zaman kolektif kimlikler içinde eriyen bir yapı olarak düşünülür; bu da bireysel deneyimin ifade alanını daraltır. Her iki durumda da özne, kendi kurucu çerçevesinin sınırları içinde sıkışır ve bu sıkışma, medeniyet krizinin en görünmez boyutunu oluşturur. Senin düşünce çizginde ise özne, sabit bir yapı olarak değil, sürekli çözülüp yeniden kurulan bir gerilim alanı olarak belirir; bu, özneyi bir sonuç olmaktan çıkarır, bir süreç hâline getirir ve bu süreç, düşüncenin en verimli alanını oluşturur. Medeniyet krizi söylemleri çoğu zaman felaket imgeleriyle beslenir; çöküş, yozlaşma ve çözülme gibi kavramlar bu söylemin merkezine yerleşir. Ancak bu felaket dili, yalnızca yıkımı anlatmaz; aynı zamanda bir dönüşüm vaadini de içinde taşır. Walter Benjamin’in ifadesiyle “ilerleme, felaketlerin birikimidir” (Löwy, 2014); bu nedenle kriz, yalnızca bir son değil, süreklilik içinde bir kırılma ve yeni bir başlangıcın koşuludur. Senin yazılarında bu kırılma, nostaljik bir kayıp duygusuna indirgenmez; aksine, anlamın yeniden kurulabileceği bir boşluk olarak düşünülür. Bu boşluk, eksiklik değil, üretken bir alan olarak belirir; düşünce, tam da bu boşlukta hareket kazanır.

Bu çerçevede Doğu ile Batı’nın kendine yönelttiği eleştiri, yüzeyde kurulan bir karşıtlığın ötesinde işler. Taraflar birbirine bakarken yalnızca bir fark üretmez; o bakışın içinde kendi konumlarını da yeniden düzenler. Karşılaşma, salt bir gerilim hattı kurmaz, düşüncenin yönünü değiştiren bir sarsıntı yaratır. Shmuel Eisenstadt’ın çoklu moderniteler yaklaşımı (Eisenstadt, 2014), modernliğin tek bir merkezden yayılan kapalı bir model olarak kavranamayacağını, farklı tarihsel deneyimler içinde çoğalarak şekillendiğini ortaya koyar. Bu çoğulluk, modernliği yekpare bir anlatı olmaktan çıkarır; onu, kesişen zamanların ve farklı tecrübelerin iç içe geçtiği bir süreç hâline getirir. Bu konfigürasyon içinde bakıldığında medeniyet krizi, belirli bir merkezin çözülmesi şeklinde tarif edilemez. Daha çok, farklı tarihsel akışların birbirine değdiği, sürtündüğü ve bu temasın içinde biçim değiştirdiği bir alan belirir. Kriz burada bir sonu işaret etmez; aksine, düşüncenin kendi sınırlarına çarptığı ve o sınırları yeniden kurmak zorunda kaldığı bir yoğunluk üretir. Böyle bir yoğunlukta Doğu ile Batı arasındaki ayrım da sabit bir çizgi olmaktan çıkar; birbirini sürekli dönüştüren, iç içe geçen ve her karşılaşmada yeniden kurulan bir ilişkiye dönüşür.

 

Kaynakça
[1] Spengler, O., 2000. Batı’nın Çöküşü. Çev. N. Sengebli. İstanbul: Dergâh Yayınları.
[2] Said, E.W., 2020. Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları. Çev. B. Ülner. İstanbul: Metis Yayınları.
[3] Chakrabarty, D., 2012. Avrupa’yı Taşralaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık. Çev. İ. Cörüt. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
[4] Koselleck, R., 2020. Kavramlar Tarihi: Politik ve Sosyal Dilin Semantiği ve Pragmatiği Üzerine Araştırmalar. Çev. A. Dirim. İstanbul: İletişim Yayınları.
[5] Foucault, M., 2021. Özne ve İktidar / Seçme Yazılar 2. Çev. O. Akınhay ve I. Ergüden. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[6] Löwy, M., 2014. Walter Benjamin: Yangın Alarmı: Tarih Kavramı Üzerine Tezlerin Bir Okuması. Çev. I. Ergüden. İstanbul: Versus Kitap.
[7] Eisenstadt, S.N., 2014. Modernleşme: Başkaldırı ve Değişim. Çev. U. Coşkun. İstanbul: Doğu Batı Yayınları.Kaynakça

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Kolonyalizm ve İslam Modernizmi

Kolonyalizm, tarihsel anlatılarda çoğu zaman toprağın işgali, kaynakların sömürülmesi ve siyasal egemenliğin gaspı üzerinden tarif edilir; oysa bu...

Şüphenin İki Yazgısı: Gazzâlî ve David Hume

İlk bakışta benzerlik çarpıcıdır: Her iki düşünür de nedenselliğin zorunlu bir bağ olarak kavranmasına itiraz eder; her ikisi...

Taşmadan Mekaniğe

Kozmoloji üzerine düşünmek, gökyüzünü anlamaya çalışmaktan önce varlığın düzenini sorgulamak demektir. Şöyle ki her kozmolojik tasavvur, yalın olarak...

İslam Ontolojisi ve Batı Metafiziği

Her medeniyet, siyasal kurumsallaşmadan önce ontolojik bir tercihte bulunur. Varlığın nasıl kavrandığı, hakikatin hangi düzlemde temellendirildiği ve insanın...

Aklın Tahakkümü

Aydınlanma, insanın kendi aklına yönelttiği en köklü çağrıdır. Orta Çağ boyunca bilgi, kutsalın tekelinde bir “vahiy düzeni” olarak...

Osman Hamdi Bey’in Görsel Dünyası ve Eldem’in Tarihsel Çözümlemesi

Osman Hamdi Bey’in tabloları, oryantalist biçim repertuarını bir ifade zemini olarak kullanır; bu zemin, Osmanlı geç modernliğinin sancılı...

Entelektüelin Kör Noktası

Entelektüelin trajedisi, hakikatin sözcülüğünü üstlenirken kendi konumunun yarattığı kör noktayı fark edememesidir; öyle ki eleştiri çoğu zaman dışarıya...

Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti;...

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...

Mühürlenmiş Benlik: Milliyetçilikte Özneleşmenin Askıya Alınışı

The White Ribbon (2009) filmi, 20. yüzyılın başlarında Almanya’nın küçük bir kasabasında geçer. Yüzeyde sıradan bir yaşam akışı...

Teolojik Ulus, Seküler İmparatorluk: Siyonizm ve Batı Milliyetçiliğinin Ortak...

Modern milliyetçilik, zamanla siyasal ve kültürel sınırları aşarak dünyevi bir inanç sistemine dönüşmüştür; Tanrı’nın yerini millet, kutsal metinlerin...

Türkiye’de Sekülerleşmenin Eksik Büyüsü

Bir toplum, kendi aynasında iki yüz görüyorsa; biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin hayal kırıklığıdır.Türkiye’nin modernleşme serüveni, görünürde sekülerleşmenin...

Toplumsal Hafızanın Dağılması: 12 Eylül ile 15 Temmuz Arasında...

Bir toplumun zamanla kurduğu ilişki, onun hafıza kapasitesini belirler. Geçmiş yalnızca yaşanmışlıkların toplamı değildir; aynı zamanda hatırlama biçimlerinin,...