Emile Zola’dan geriye kalan: “İtham Ediyorum!”

Germinal” gibi tarihe mâlolmuş sıradışı bir roman kaleme almış olsa da Emile Zola, Fransız öykü ve romanının en büyük yazarı değil belki ama aydın sorumluluğunun tarihteki en abidevi örneklerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Evet, üzerinden yaklaşık 130 yıl geçmiş olsa da hala takdir ve gıptayla hatırlanan, o meşhur Dreyfus Davası’ndaki rolünden bahsediyorum Zola’nın. O süreçteki aydın sorumluluğundan ve “İtham Ediyorum!” yazısından…[1]

Geride kalan 130 sene içinde Dreyfus Davası’nın başlangıcı ve seyrine dair çok şey yazıldı ve söylendi, bu yüzden olan biteni tekrarlamayacağım. Ancak kısa bir özetten sonra, bilhassa Emile Zola’nın bu zorlu süreçteki sorumlu duruşu ve cesur tutumundan hareketle, günümüze de ışık tutabilecek bu örneklik özelinde, benzer toplumsal cinnet süreçlerinde okuyucunun bir muhakeme yapmasını sağlayabilecek bazı hususların altını çizmek istiyorum.

Bir iftira, bir bürokratik/toplumsal linç, bir yargı süreci

1894’te Paris’te Fransız istihbarat servisi içinde bir gizli belgeden bahsedilir; Alman askeri ataşesinin çöp sepetinden çıktığı iddia olunan yırtılmış bir mektup, Fransız ordusuna dair bazı askeri sırları ihtiva ettiği kuşkusuyla alarm zillerini çaldırır. Bürokrasi çarkı hızlı biçimde işler ve Savaş Bakanı General Mercier’nin önüne dört şüpheli subayın ismi konur. Ancak bunlar arasında mesleğinde çok başarılı olmakla birlikte, Yahudi bir subay, Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un üzerine projektörler özellikle çevrilir. 19. yüzyıl sonunda Fransa ve hemen tüm Avrupa’daki yaygın Yahudi karşıtı dalga ve nefretin bunda payı büyüktür şüphesiz. 

Politik Siyonizm o yıllarda tüm kıtada kendine taraftar bulmaktadır, ancak Theodore Herzl’in ihtiraslı çabalarıyla toplanacak Basel Kongresi’ne henüz üç sene daha vardır, yine de kıtada Yahudi nefreti hızla yükselmektedir. Kitle psikolojisinin hedefinde bu sefer Yahudiler vardır, daha önce başka cemaat ve gruplar vardı, daha sonra da yerlerini başkalarına terk edeceklerdi kuşkusuz; ama kitlesel öfke ve linç histerisinin işleyişinin toplumsal dinamikleri değişmeyecekti.  

Yahudileri hedef tahtasına koyanlar, bürokrasi içindeki sağcı klikler ile onların matbuattaki uzantıları, sağcı basındır; tüm kitleler Dreyfus’un şahsında mensubu olduğu cemaate karşı kışkırtılır. Bu tür toplumsal cinnet anlarında bir noktadan sonra kişinin o suçu gerçekten işleyip işlemediğine bakılmaz, linçin hedefi o kişiyi de aşar ve yok etmeye programlanır; önce kişisel onuru hedef alınır, sonra mensubu olduğu topluluğa yönelir öfke cereyanı ve linç şehveti. Aradan 130 sene geçse de kitleler psikolojisinin temel dinamikleri değişmez; bir topluluğa mensup birinin suç işlemesi (veya buna dair en ufak bir şüphe), mensubu olduğu cemaati/grubu/partiyi toptan ademe mahkum etmek için kafi görülür. Adeta böyle bir işaret fişeği beklenmekte, insanın içindeki ilkel güdüler bu ilk işaretle nefretini kusup öç almaktadır.

Dramatik bir sahneyle Yüzbaşı Dreyfus’un rütbeleri sökülüp kılıcı kırılır, “Yahudilere ölüm!” sloganı eşliğinde bir adaya hapis ve sürgüne gönderilir. Giderken arkasından sadece eşi ve kardeşi ağlamaktadır, mensubu olduğu cemaat dahi sessiz kalmakta, bu açık haksızlık ve iftirayla ilgilenen kimse bulunmamaktadır. Toplumsal linç karşısında toplu bir korku ve sinmişlik anlarıdır bunlar; çoğu zaman “teröristlik” veya “vatana ihanet” gibi muğlak ama kan donduran iftiralar karşısında, suçlanan kişinin en yakınları, dostları, hatta ailesi bile siner ve yılgınlık içinde kendi içine kapanır.

Ve bir cesur ses müdafaaya gelir

Neden sonra bazı gerçekler ortaya çıkar gibi olur Dreyfus kılıcı kırılıp sürgüne gönderildikten sonra. Bazı itiraflar, Dreyfus’un suçlu olmayabileceğine dair bazı emareler… Ancak nefret çarkı bürokrasiye de yargıya da basına da hâkim durumdadır; bir kez nefret objesine dönüşmüş, dönüştürülmüş bir adamın haklı çıkabilmesi ve onurunun iadesi mümkün olabilir mi hiç! Yeni duruma dair dosya güya incelenir ve hemen sümenaltı edilip, üstü kapatılır; biçare Dreyfus onursuzluğa mahkûmdur artık. 

İşte tüm bu sinmişlik ve yılgınlığın ortasında bir cesur ses, karanlık ve korku perdesini yırtar. Yiğitçe bir ses ortaya çıkar ve kitlelere “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” der adeta. Dönemin tanınmış yazar ve gazetecisi, kendisi de bir zaman bir toplumsal cinnet halinde işini kaybeden Emile Zola’dan başkası değildir bu sesin sahibi. Yahudi değildir Zola, ama bir Yahudi’ye hak ve adalet namına sahip çıkan bu adam da hızla toplumsal histerinin nefret oklarına hedef olur. Hatta İtalyan köklerine kadar saldırılır kendisine ve “saf Fransız olmamakla” ve bundan dolayı adeta “tohumu bozuk olmakla” zemmedilir tam bir utanmazlık histerisiyle. Aradan geçen 130 yıldan sonra dahi tanıdık geliyor bu suçlamalar, arsız linç kültürü, sloganlar, tepkiler vs… değil mi?

Zola’nın vicdanı isyan eder tüm bu olan bitene artık, soruşturma askeri yargı mekanizması içinde ikinci kez kapatılıp da sadece üç dakika içinde Dreyfus aleyhindeki cezai karar yinelenince harekete geçer bu büyük vicdan. Tarihler 13 Ocak 1898’i gösterdiğinde Zola’nın aydın sorumluluğuyla bizzat cumhurbaşkanını muhatap kaleme aldığı açık mektubu yayınlanır dönemin etkili gazetesi L’aurore’da; başlığı da akan suları durduracak cinstendir: İtham Ediyorum! O andan sonra Zola’nın adı tarihe altın harflerle yazılır, hatta o kadar ki romancı olarak elde ettiği şöhretini kat kat geçen bir aydın onuru ve vicdan madalyası sahibidir artık Emile Zola.

“Bu gerçeği namuslu insan başkaldırımın tüm gücüyle size haykıracağım” diye yazar Zola ve titizlik içinde bir bir anlatır olayın safahatını. Ordu içindeki bir kliğin çevirdiği oyunları, yukarıyı da bağlayarak Yahudi cemaati içinden bir “seçilmiş suçlu” belirleyerek Dreyfus’u vatan haini ilan ettiklerini, bürokrasinin de hükümetin de basının da kamuoyunun da bu aşağılık komployla yönlendirilip, şerefli bir adamın üstüne çullanıldığını haykırır cumhurbaşkanının yüzüne. “Çağımızın yüz karası “pis Yahudi” avının bir kurbanı oldu bu adamcağız” der Zola mektubunda, toplumsal cinnet halini apaçık işaret eder ve oyunu bozar. Zola’nın mektubundaki şu ifadeleri tüm çağların muktedirlerine, komplocularına, şerefli insanlara pusu kurup kendi menfaati peşinde koşan haysiyet cellatlarının yüzüne adeta tokat gibidir:

Öylesine tutkuyla istediğimiz bu hakikati, bu adaleti böyle tokatlanmış, daha da aşağılanmış, daha da karartılmış görmek ne büyük acı! İşte basit gerçek bu Sayın Başkan ve tüyle ürpertici bu vaziyet başkanlık döneminizde bir leke olarak kalacak… Gerçek toprağın altına kapatıldığı zaman, orada öyle bir toplanır öyle bir patlama gücü kazanır ki patladığı gün her şeyi de kendisiyle birlikte havaya uçurur. İleride, yıkımların en gümbürtülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını göreceğiz (s. 32-33).

Şu ifadeler, müdafaa konumundan çıkan bir vicdanın sesi olarak nasıl da dokunaklı ve yiğitçedir:

Yarbay de Clam’ı; başlangıçta belki de bilinçsiz olarak [buna inanmak isterim] yargı yanlışının şeytansı işçisi olmakla, daha sonra da üç yıldan beri, uğursuz yapıtını en tuhaf ve çetrefil dolapları çevirmekle savunmuş olmakla itham ediyorum.

General Billot’yu; Dreyfus’un suçsuzluğunun kesin kanıtlarını elinde bulundurduğu halde bunları hasıraltı ettiği, siyasal bir amaçla ve güç durumdaki genelkurmayı kurtarmak amacıyla insanlığa ve adalete karşı suç işlemiş olmakla itham ediyorum.

General de Boisdeffre’le General Gonse’u; birinci olarak hiç kuşkusuz Kilise tutkusuyla, ikinci olarak da Savaş Bakanlığı dairelerini kutsal ve dokunulmaz yasalar sandukasına dönüştüren birlik duygusu nedeniyle, aynı suça ortak olmakla itham ediyorum.

Üç yazı uzmanı bilirkişiyi; aldatıcı ve hileli raporlar düzenlemiş olmakla itham ediyorum.

Savaş Bakanlığı dairelerini; özellikle L’Eclair ve L’Echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu yanıltmak ve kendi kusurlarını örtmek amacıyla iğrenç bir kampanya yürütmüş olmakla itham ediyorum.

Zola mektubunu bitirirken, bu hamlesinden dolayı başına gelecekleri peşinen bildiğini ve kabul ettiğini belirtmeyi de ihmal etmez, ama cesaretle ilave eder: “Bu tehlikeye isteyerek atılıyorum. Tek bir arzum var hakikatin ortaya çıkması” (s. 33-34).

Zola’dan geriye kalan mesuliyet mirası

Bu hakikat mücadelesi ve acı hikâye nasıl sonuçlandı peki? Zola’nın yazısının ardından muktedirlerin gözleri açılır, Zola’ya yönelik saldırılar kişisel linçe dönüşür bu sefer, “Yarı-İtalyan, çeyrek Yunan, çeyrek Fransız, üç dört kez kırma, hiç de güzel bir insanlık örneği değil” denilerek etnik kökenleriyle alay edilir. Ad hominem ucuzluğunun bu en pespaye örneği, çağlar aşan bir linç türüdür; öyle ya, etnik olarak saf bir Fransız bile değilsin, hangi hakla hangi haktan hukuktan ve başkalarının uğradığı adaletsizlikten bahsediyorsun ki! Zola da ülkesinden kaçıp gitmek zorunda kalır bu cinnet hali karşısında, İngiltere’ye güç bela iltica ederek canını kurtarabilir, tüm malvarlığına el konulmuş, hakikati haykırma cüretinin karşılığı olarak sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. “Kahrolsun Zola, Yaşasın Ordu! Kahrolsun Yahudiler!” Zola’ya yapılan iftiralar “Yahudilere satılmış, orduya çamur sıçratmış” boyutuna varmıştır bile.

Hikâyenin sonundaysa iyiler kazanmaz, kötüler de ettiğinin cezasını bulmaz. 1899’da çıkarılan bir afla Dreyfus özgürlüğüne kavuşur; ancak aynı af ona komplo kuran kötü niyetli bürokratik mekanizmadaki iftiracıları da cezalandırılmaktan kurtarır. 1903’te konu Meclis’te yeniden tartışmaya açılır, Yargıtay 1906’da yerel askeri mahkemenin kararını kaldırır. Temmuz 1906’da Dreyfus bir süvari bölüğünün komutanı olarak iade-i itibar görür, birliğinin önünde Legion d’ honneur nişanıyla onurlandırılır. 

Zola ise, bu büyük adam, afla birlikte sürgünden ülkesine geri döner ama 1902’de biraz da şüpheli görünen bir gaz sızması vakasında evinin yatak odasında ölü bulunur. 1888’de aldığı Legion d’ honneur unvanı, Dreyfus Davası nedeniyle askıya alındığı için, resmi cenaze töreniyle gömülemez, ancak ordu cenazesine bir bölük gönderir. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Meclis kararıyla cenazesi Pantheon’a nakledilir. 

Cesur adıysa ölümsüzleşir, çağlar sonra da aydın sorumluluğu ve muktedirler karşısında cesaretin nişanesi olarak zikredilmeye devam eder.


[1] Kitaptaki tüm alıntılar Zola’nın yazısını geniş şekilde işleyen şu metinden yapılmıştır: Emile Zola (2021), Suçluyorum, Trc. Tahsin Yücel, İstanbul: Can Yayınları (17. basım).

Mehmet Akif Koç
Mehmet Akif Koç
1982 yılında doğdu. ODTÜ İktisat bölümünde lisans eğitimini tamamladı, Uluslararası Güvenlik alanında yüksek lisans yaptı. Hâlihazırda Orta Doğu Çalışmaları alanında doktora eğitimini sürdürmektedir. Orta Doğu tarihi ve jeopolitiği, Türkiye-İran ilişkileri, İran dış politikası ve kültürel hayatı, Orta Doğu’da devlet dışı aktörler, Orta Doğu’nun uluslararası ekonomi-politiği konularında akademik faaliyetlerini sürdürmektedir. İyi derecede İngilizce ve Farsça bilmektedir. Kendi telif eserleri ve editörlük çalışmalarının yanısıra; Farsça ve İngilizceden tarih, edebiyat, uluslararası ilişkiler ve hatırat türlerinde çevirileri bulunmaktadır. Yayınlanmış eserleri; -Rekabetten Geleceğe: Türkiye-İran İlişkilerinin Güvenlik Boyutu (2012) -Hey You! – Irak’taki Amerikan Hapishanelerinden Hatıralar (Said Ebutalib - Farsçadan tercüme) (2018) -Mecazi Pencereler – Modern İran Edebiyatından Barış Şiirleri Antolojisi (2019) -Sesi Görebilmek – Modern İran Şiiri Antolojisi (2019) -Yeniden Merhaba Diyeceğim – Modern İran Edebiyatından Kadın Şairler Antolojisi (2019) -Hacı Ağa – (Sadık Hidayet – Farsçadan tercüme) (2020) -Samed Behrengi Öyküleri (Farsçadan tercüme) (2020)

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Prof. Ahmet Yaşar Ocak ve Popüler Tarihçilik Üzerine

Prof. Ahmet Yaşar Ocak (1945), Selçuklu ve Osmanlı tarihçiliğinde, bilhassa dini ve kültürel hayat üzerine haklı bir uluslararası...

Şam’da “Kürt Baharı” mı?

“PYD/YPG’nin on yıldan fazla bir süredir Kuzeydoğu Suriye’de kurduğu yapının yeni devlete ne şekilde “entegre” edileceği konusu mayınlı...

Amin Maalouf, Işık Bahçeleri ve Iraklı Bir Derviş-peygamber Mani...

Lübnan’ın yetiştirdiği en büyük romancı belki de Amin Maalouf; kazandığı ödüllerle, kaleme aldığı romanlar ve milyonlarca satan kitaplarıyla,...