Lübnan’ın yetiştirdiği en büyük romancı belki de Amin Maalouf; kazandığı ödüllerle, kaleme aldığı romanlar ve milyonlarca satan kitaplarıyla, şimdiden modern dönemin en büyük yazarları arasında. Katolik bir baba ile Marunî bir annenin oğlu olarak dünyaya geldiği Lübnan’ı, iç savaşın harabeye çevirdiği güzelim Beyrut’u henüz 27 yaşındayken, 1976’da terk etmek zorunda kalmış bir edebiyatçı. Genç yaşında yerleştiği Paris’te hemen tüm eserlerini Fransızca veren, Doğu ile Batı arasında kalmış bir “geçiş kimliği” aslında biraz da Maalouf. Ülkesinin ve Arap ulusunun sorunlarına bigâne kalmak ve bir kenara çekilip edebiyatın mağarasına sığınmakla suçlansa da, edebi açıdan olduğu kadar siyaseten de gözardı edilemeyecek kadar büyük bir isim.

Maalouf’u Türk okuyucu daha ziyade Afrikalı Leo (1986) ve Semerkant (1988) gibi romanlarıyla tanıyor, ama bu büyük romanlarının gölgesinde kalsa da en az onlar kadar kıymetli bambaşka bir romanına dikkat çekmek istiyorum bu yazı verilesiyle: 1991’de kaleme aldığı bir 3. yüzyıl Mezopotamya-İran romanı Işık Bahçeleri.[1] Hristiyanlıkla Zerdüştlük arasında bir geçiş kimliğini, zamanının Mesih’i olarak görülen bir dervişi, Mecûsîler’e “Zerdüşt’ün mânevî oğlu,” Budistler’e “geleceğin Buda’sı” (Maitraya) ve Hristiyanlara “Faraklit” şeklinde anlatılan Mani’nin destansı hayatını anlattığı bir büyük roman bu.
Bir asilzade geçmişi, bir inziva, bir derviş, bir kabuğunu terk etme öyküsü
Mani (MS 216-274) ilgi çekici bir kişiliktir, aile geçmişiyle de neşet ettiği coğrafyayla da mücadelesi ve hanedanlarla ilişkisi bakımından da sıradışı bir karakterdir. Bir geçiş döneminde, Roma ile İranlıların mücadelelerinin yoğunlaştığı 3. yüzyılda, mücadelenin geçiş coğrafyası sayılabilecek, son derece kozmopolit Babil’de (bugünkü Irak) dünyaya geldi. Doğduğu Mardinu şehri, Eşkânîlerin (Partlar) ve Sâsânîlerin kadim başkenti Ktesifon (veya Tizpon, Tizfun veya Medâin) yakınlarında bir beldedir. Mani’nin babası Pâtik eski bir Part (Eşkânî) soylusudur, aslen Ekbatanlı (Hemedan) bir Part asilzadesidir; annesiyse yine maruf bir Part soylu sülalesinden gelen bir kadındır.

Dönem 3. asrın başlarıdır, İskender sonrası Mezopotamya ve İran’ı istila eden Yunanların kurduğu Selevkoslar tarihe karıştıktan sonra bölgeyi idare eden Part (Eşkânî) İmparatorluğu da son dönemlerinde iç karışıklıklar içine düşmüş, İran’ın kadim Pers/Ahameniş hanedanından geldiğini savunan Erdeşir Bâbekân yeni bir devlet kurmaktadır. Sonradan Sâsânîler adını alacak bu yeni devletin kurucu hanedanı, eski yönetici sınıfı oluşturan Partları her yerde tasfiye etmekte, Zerdüşt inancı temelinde yeni bir devlet-toplum dengesi oluşturmaya çalışmaktadır.
Pâtik de bu Part geçmişi başına iş açmak üzere olan, soylu sınıftan bir subaydır; Ktesifon’da bir gün dönemin efsanevi beldelerinden Palmira’dan gelen ak giysili bir dervişle/din adamıyla tanışır. Babil’in büyük tanrısı Nabu’ya ve diğer tanrılara korkusuzca zarar veren bu derviş, Sittay, bir ikonoklast’tır adeta, kitaptaki diyaloglarda İbrahim peygamber benzeri bir tavırla putları tahkir eder ve ona tapanları kınamaktan, hatta o putları kırmaktan, bunun için bedel ödemekten çekinmez bu göçebe derviş. Pâtik etkilenir bu dervişten, oturup onun davetine kulak verir ve onun telkiniyle ailesini, doğmak üzere olan çocuğunu terk edip, bir hurma bahçesinde yaşayan bu püriten cemaatin bir ferdi olur. Ancak derviş Sittay’ın hedefinde Pâtik’ten ziyade, onun doğacak çocuğu bulunmaktadır, “Eve git, çocuk erkek olursa sütten kesilince onu bize getir, o kutlu çocuk senin değil bu cemaatin oğludur” der. Pâtik naçar getirir oğlunu, ama aksaktır bu çocuk, bir ayağı aksamaktdır ve ömür boyu kâh kutsamanın kâh bir tahkirin hedefi haline getirir Mani’yi.
Bir çocukken girdiği bu hurma bahçesinde tam yirmi yıl hizmet eder Mani, babası da altmış kişiden oluşan bu erkekler cemaatinde oğluna hiç babalık yapmadan yanyana yaşayıp giderler. Vaftizci Yahya’nın yolundan, hatta Elkesai olarak da bilinen Yahudi/Hristiyan bir gelenekten geldiği anlaşılan bu cemaatin içinde geçer bütün bir çocukluk ve gençliği, ama bu inzivanın içinde dahi ayrı bir inziva ve yalnızlık hali içindedir Mani. Neden sonra, bahçedeki diğer yoldaşları gibi hurmaların satışı için dış dünyayla temas kuran Mani, bir gün suyun üzerinde ikizini görür, bir ömür boyu kendisine rehberlik edecek melekle iletişimi ve bir nevi vahiy süreci bu şekilde başlar. Hayatındaki tüm kritik dönemeçlerde, bu ikizi kendisiyle iletişime geçerek onu yönlendirecek ve doğru yolu Mani’ye gösterecektir.
Bir gün gelir, cemaati terk edeceğini ve kendisinin bir misyonla vazifelendirildiğini, tebliğde bulunmak üzere bahçeden ayrılması emrini aldığını söyler Sittay’a, cemaat sinodunda ileri gelenlerle bir sorgu ve tartışmanın ardından cemaatten ayrılır. Yanında yakın arkadaşı, daha dünyevi bir karakter olan Malchos ve babası Pâtik de vardır. Hemen tüm peygamberler babalarının gölgesi üzerlerinde olmadan tebliğde bulunmuşken, Mani’nin yolunun ilk mümini ve takipçisi bizzat babasıdır ki bu adam cemaatten ayrılıp gideceği güne kadar oğluna babası olduğunu söylemiş dahi değildir. Askerce bir iman ve teslimiyet adamıdır Pâtik, ama oğlu ondan çok daha farklı bir karakterdir; söz söyler, resim ve minyatür yapar, vaaz eder, bireysel ve toplumsal ortamlarda etkileyici bir hatiptir, gerçek bir gezici derviştir artık. Bir gün Hindistan’a gitmesinin emredildiğini söyler ve beş parasız, gemiyle yola çıkarlar. Mucizeler ve olağanüstü olaylar işte o yolculukla beraber ortaya çıkmaya başlar.
Hükümdarlar arasında: Güneşe yakın, emniyete uzak, ateşe yakın
Mani’nin hayatında iki büyük dönüm noktası vardır; ilki Elkesai cemaatinin içinde hurma bahçesinde hizmet ederken ilahi işaret ve melekle karşılaşması, diğeriyse dönemin süpergücü Sâsânîlerin kudretli hükümdarı I. Şâpur’un oğlu Hürmüz’le tanışmasıdır. Hint diyarına, İndus boyuna vazifeli olarak gittiğini çevresine söyleyen Mani, dönemin Orta Asya kökenli devleti Kuşanlar idaresindeki sahil şehri Deb’de, şehri istila etmek üzere elen Sâsânî ordusu kumandanı şehzâde Hürmüz ile tanışır. Hekimlerin çare bulamadığı bir hastalıktan kızını kurtararak şehzâdenin gözdesi olur, Deb şehrini de yağma ve istiladan kurtararak savaşsız şekilde Pers ordusuna açar. Bu seyahatin hem kendisini bir peygamber olarak çevresine kabul ettirmek hem de dönemin kudretli prensi ve geleceğin şahı olacak Hürmüz’le tanışıp onun yakınında yer alma imkânı bulmak gibi iki faydası olacaktır tebliğine.
İlerleyen dönemde tebliğine hız verir Mani, hükümdar I. Şâpur’un oğlu Hürmüz ve kardeşi Firuz da kendisine iman eder. Esasen sert bir şeriat değildir Mani’nin vâzettiği öğreti, ağır ibadetleri olmayan bir erdem ve ahlakilik çağrısıdır yaptığı. Maniheist inancın temelini, ışık ve karanlık, yahut tüm Şark ve Hint/Pers dinlerinde görülen düalitede kaynağını bulan iyilik-kötülük şeklindeki birbirine zıt iki asli prensibe dayanan gnostik bir düalizm oluşturmaktadır. Tabiatla iç içe olan bu inanç iki âlem arasında yaşanan sonsuz bir çekişmeye dayanır ve zamanı Mani üçe ayırır: Pasif mücadelenin sözkonusu olduğu geçmiş ve gelecek zamanlarla, aktif bir mücadeleye sahne olan şimdiki zaman. Karanlık âlemiyle mücadele ve insanlara kurtuluş yolunu öğretmek için çeşitli zamanlarda ışık elçilerinin (Faraklit) yeryüzünde yaşadığına ve Mani’nin de bu elçilerin sonuncusu olduğuna inanılır.
Mani’nin vâzettiği dinin ışık ve karanlık âlemleri arasında hakiki bir bağ kurup kurmadığını bilemiyoruz, bunu test etmek için elimizde rasyonel araçlar da yok, zaten bu meseleler inancın konusunu teşkil ettiği için üzerinde derin ve detaylı şekilde durmak da gerekmeyebilir. Ancak kişisel olarak Mani’nin inancı ve mücadelesinde dikkatimi çeken bambaşka bir boyut var: İnancının ve çevresindeki müminlerin, dönemin Sâsânî toplumu ve devlet üzerinde etkin olan Zerdüştlük inancıyla ilişkileri, bunun yarattığı sosyo-politik çalkantılar. Maalouf, romanında bu ayrışma ve iktidar karşısında kurumsal dinin konumunu ustalıkla işler.
Şehzâde Hürmüz, inanıp iman ettiği Mani’nin saray ve iktidar çevrelerindeki en kudretli müdafiidir. Hürmüz üzerinden babası Şâpur da Mani’nin inancına ve vâzettiği dine kulak verir; ancak Hürmüz ne kadar içtenlikli ve beklentisiz şekilde Mani’ye iman etmişse, babası Şah Şâpur kendi evrensel cihangirlik mücadelesi ve Roma’yla giriştiği süpergüçler savaşında bu yeni ve kuşatıcı/kapsayıcı inancın kitleler nezdindeki gücünden ve geçiş kimliği teşkil eden eklektik yapısından yararlanmak için Mani’yi yakınında tutar. Maalouf, Maniheizm’in doğasındaki dualiteyi bu iki devletlûnun şahsında ve Mani ile Zerdüştlüğün temsilcilerinin diyaloglarında ustalıkla yansıtır.
Şâpur aslında imparatorluğunda Partlardan miras kalan din-devlet ilişkilerini, din adamlarının (mobedân) tacı üzerindeki haklarını ve önemli kararlarda onlara danışmak zorunda olmasını gerektiren Zerdüştlük inancının dayatıcı doğasını değiştirmek istemektedir. Bu amaçla Mani’ye ve onun vâzettiği inanca alan açmak istemekte, Mani’ye imparatorluğun dört bir yanında rahatça inancını yayma ve tebliğ hakkı veren fermanlar ihdas etmekte, Mani’yi tüm kritik kararlarda yanında tutmak ve desteğini almak istemektedir. İnançlı bir hükümdarın reflekslerinden ziyade, tebaası ve danışmanları arasında dengeleme (balancing) yapmak isteyen realist bir taç sahibi monarkın davranış tarzıdır bu. Nitekim siyaseten zayıf olduğu zamanlarda el üstünde tuttuğu Mani’yi, 260’da Edessa Savaşı’nda Roma İmparatoru Valerinus’u hileyle esir edip Roma ordusunu yendiği zaferin ardından uzağında tutar.
Ve bir derviş-peygamberin sonu: İsa’dan sonra bir yeni çarmıh
Edessa’nın bir mağlubu İmparator Valerianus ise diğeri de Mani’dir kuşkusuz; Kartir ve diğer din adamları savaşa girip ortalığın yakılıp yıkılmasını savunurken Mani sessiz kalmış, savaş kararını desteklememiştir. Şimdi cezasını çekecek, velinimetinin ilgi ve alakasından mahrum bırakılacaktır.
Ancak ömrünün son demlerinde yeniden zayıf düştüğü vakit, Ermenistan tarafında tebliğ faaliyetlerinde bulunan Mani’yi yeniden yanına getirtmek ister Şâpur, bu sefer de Zerdüşt din adamlarının en büyüğü Kartir ve onun desteklediği büyük oğlu Behram bunu önler. Şâpur 30 yıl süren kudretli hükümdarlığının ardından yaşlanır ve ölüm döşeğinde vasiyeti üzerine, daha güçlü olan oğlu Behram’a değil de Mani’nin takipçisi Hürmüz’e tahtına bırakır. Tam bu noktada bürokrasi ve kurumsal dinin eli devreye girer; Hürmüz’e taç giydirilir ama kutsal içki kendisine gelenek gereği mobed-i mobedânKartir eliyle sunulurken içine zehir katılmıştır. Sadece bir sene tahtta oturan Hürmüz’ün yerine, ihtiraslı ve atalarının dinine daha bağlı olan kardeşi Behram tahta çıkar. Kurumsal din ağırlığını koymuş ve din-siyaset ortaklığı yine sonuç vermiştir.
Bundan sonra Mani ve takipçileri için çok zorlu günler başlar. (Hürmüz’ün) kısa saltanatında kendisine biat edip resmen Mani dinine geçmek için izin isteyen şakirdi hükümdarın bu isteğini geri çeviren Mani, Behram zamanındaysa bu sefer en büyük rakibi Kartir’in saldırılarına karşı koyamaz. Zirveyi de dibi de gören bir olgunluğun tezahürüdür bu. Sonunda yeni şahın emriyle sarayda hapsedilir ve günler süren eziyetli bir işkencenin ardından son nefesini verir Mani; cesedi sarayın kapısına asılır, gelip geçen herkese bu bir zamanların şahlarla oturup kalkan yakın danışmanı ve kudretli peygamberinin cesedi ibret-i âlem olsun diye halkın gözüne sokulur adeta. Benzer bir sahne, aradan beş asır geçtikten sonra Ktesifon’un hemen yanı başında kurulan Bağdat’ta yine tekrarlanacak, bir zamanların kudretli veziri Cafer el-Bermekî de velinimeti Halife Harun Reşid tarafından benzer şekilde öldürülüp cesedi bir direğe asılacaktır (https://www.yeniarayis.com/yazi/1001-gece-masallari-diyarinda-bir-dehset-sahnesi-harun-resid-ve-bermekiler-2-33 ).

Maalouf, Mani’nin zincire vurulup günlerce işkence görmesini ve ölümünü öyle canlı tasvir eder ki, okuyucu doğal olarak Mani’nin de yolunu takip ettiği Ortadoğu halklarının büyük nebisi İsa’nın, dönemin bir başka süpergücünün imparatoruna asilik etmek suçuyla çarmıha gerildiği sahnelerle zihninde doğal bir bağlantı kurar.
Mani’nin de İsa’nın da devlet tarafından katlinin nedeni, getirdikleri inancın muhakeme edilip yanlışlanması ve bundan dolayı haksız ve batıl bulunup cezalandırılmaları değildir. Her ikisi de dönemin hâkim güç ilişkilerine, devlet-din-toplum arasında kurulan eşitsiz ilişkiye karşı çıktıkları için suçlanıp öldürülmüştü. Mani’ye getirilen en büyük suçlama, dönemin İran toplumunda kutsanan kast benzeri sisteme karşı çıkması, kastlar arasındaki kutsallığa vâzettiği yeni din adına meydan okuması ve adeta “toplumu kin ve nefrete teşvik etmesiydi.” İsa’nın çarmıha gerilmesinden de Mani’nin hikâyesinden de Cafer’in katlinden de geriye tek bir ders kalır: Taht oyunları böyledir, iktidar şerik kabul etmez.
Ancak Mani’nin ölümünden üç asır sonra dünyaya gelecek son nebi, İsa’nın dilindeki Faraklit, seleflerine yapıldığı gibi kendisine de dayatılan din-devlet-toplum ilişkilerini tersyüz edecek, elinde kılıçla sürdürdüğü tebliği, günün sonunda, İsa’nın katillerine de Mani’nin cellatlarına da diz çöktürecekti.
[1] Yazıda kitaba dair tüm alıntılar için bu baskı kullanılacaktır: Amin Maalouf (1997), Işık Bahçeleri, (Trc. Esin Talu-Çelikkan), İstanbul: Telos Yayıncılık.