Hegel’in “gerçek olan akıldır” önermesi, ilk kavrayıştz zihne bir düzen duygusu yerleştirir; dünya rastlantıların savurduğu bir yıkım alanı olmaktan çıkar, kendi içinde okunabilir bir örgüye kavuşur. Bu düşünce, varoluşun dağınıklığını yatıştırır. Fakat bu yatışmanın içinde fark edilmesi güç bir sertlik birikir. Çünkü bu ifade yalnızca anlamayı teklif etmez; olanı, olduğu hâliyle kabule de yaklaştırır. Bir noktadan sonra açıklama ile onay verme arasındaki sınır incelir. Olan şey, yalnızca kavranabilir olmakla kalmaz; sanki başka türlü olamazmış gibi görünmeye başlar. Düşünce, eleştirel mesafesini korumakta zorlanır; çözümlediği şeyle arasındaki ayrımı yitirir ve giderek onunla uyumlanır (Hegel, 2004).
Hegel’in tarih tasavvurunda dağınıklık barınamaz; olaylar, kendi iç bağlantılarıyla örülmüş bir süreç içinde anlam kazanır. Kopuşlar, felaketler, sert kırılmalar bile bu dokunun dışında kalmaz. Böyle bir perspektif, tarihi parçalanmış bir alan olarak görmek yerine, kendi iç tutarlılığıyla ilerleyen bir bütün olarak sunar. Ancak bu bütünlük hissi, belirli bir bedel karşılığında kurulur. Çünkü en keskin yıkımlar dahi, zamanla bir gereklilik duygusuna bağlanarak yeniden yorumlanır. Bu yeniden kurma işlemi açıklayıcı görünür; fakat aynı zamanda yatıştırıcıdır. Olayın sertliği, bu bağlam içinde incelir. Yaşanan şey, kendi ağırlığıyla kalamaz; bir anlam zincirine eklemlenerek yumuşar. Böylece düşünce, farkında olmadan, gerçekliğin keskin uçlarını törpüleyen bir işleve yönelir (Pinkard, 2000).
Diyalektik yapı, karşıtlıklar üzerinden ilerler; fakat bu karşıtlıklar kalıcı değildir. Gerilim, kendi içinde tutulmaz; daha geniş bir düzlemde çözülmeye zorlanır. Bu hareket, düşünceye dinamizm kazandırır, ancak gerilimin kendine özgü sertliğini ortadan kaldırır. Çünkü çözülmüş bir çelişki artık direnç üretmez. Oysa bazı karşılaşmalar, çözüldüklerinde değil, sürüp gittiklerinde anlam üretir. Sürekli uzlaşmaya yönelen bir düşünce, zamanla fazla pürüzsüz bir yüzey oluşturur. Sürtünmenin kaybolduğu yerde ise, gerçekliğin kırılgan yapısı tam anlamıyla hissedilemez (Taylor, 1975).
Hegel’in tarihsel okumasında savaş, yıkıcı bir hadise olarak kaldığı söylemez; aynı zamanda harekete geçirici bir rol üstlenir. Bu yaklaşım doğrudan bir övgü de içermez elbette; daha çok yerleştirici bir işleve sahiptir. Şiddet, dışlanmaz; sürecin içine alınır. Böylece yıkım, kesinti olmaktan çıkar, akışın bir parçasına dönüşür. Ancak bu bakış, ciddi bir etik gerilim yaratır. Bir felaketin tarihsel bir işlev taşıdığı fikri, o felaketin yarattığı acıyı hafifletir. Yaşanan yıkım, kendi başına kalamaz; bir anlamın içine çekilir. Bu da şu soruyu zorunlu kılar: Eğer her yıkım bir sürecin parçasıysa, ona karşı çıkmanın zemini nasıl kurulacaktır? Bu noktada akıl, açıklayan bir ilke olmaktan uzaklaşır; dolaylı biçimde meşruiyet üreten bir araç hâline gelir (Avineri, 1972).
Dolayısıyla her şey anlam kazandığında, sarsıntı zayıflar. Nitekim sarsıntı çoğu zaman anlamın askıya alındığı anlarda ortaya çıkar. İnsan, kavrayamadığı, yerleştiremediği, açıklayamadığı şeylerle karşılaştığında yerinden olur. Hegel’in sistemi ise bu boşlukları daraltır; her unsuru bir bütünlüğe bağlar. Bu bağlama, düşünceye büyük bir güç kazandırır, fakat aynı anda bir kayıp üretir. Yerleşmeyen, taşan, anlamın dışında kalan şeyler için alan daralır. Oysa belki de düşüncenin asıl canlılığı, tam da bu fazlalıkta saklıdır (Žižek, 2014).
Bu doğrultuda Hegel’in düşüncesi hem etkileyici hem de sınırlayıcı bir karakter taşır. Büyük bir bütünlük kurar, fakat bu bütünlük içinde bazı şeyler kaybolur. Hayatın belirli deneyimleri, herhangi bir sürecin parçası hâline getirilemeyecek kadar yoğun ve dağınıktır. Onlar ne bir amaca hizmet eder ne de bir sona bağlanır; yalnızca meydana gelir. Bu tür deneyimler, felsefenin en zor kavradığı alanlardan biridir. Hegel, bu fazlalıkları sistemin içine çekerek anlamlandırır; ancak bu anlamlandırma, her zaman koruyucu bir işlem değildir. Bazen tam tersine, onların özgün ağırlığını dağıtır. Eleştirinin başladığı yer de tam burasıdır: her şeyi kapsayan bir düşünce, dışarıda kalması gerekeni de içerdiğinde, kendi sınırını belirsizleştirir.
Kaynakça
[1] Hegel, G. W. F. (2004). Hukuk felsefesinin prensipleri. Çev. C. Karakaya. İstanbul: Sosyal Yayınları.
[2] Pinkard, T. (2000). Hegel: A Biography. Cambridge: Cambridge University Press.
[3] Taylor, C. (1975). Hegel. Cambridge: Cambridge University Press.
[4] Avineri, S. (1972). Hegel’s Theory of the Modern State. Cambridge: Cambridge University Press.
[5] Žižek, S. (2014). Absolute Recoil. London: Verso.

