Türk dış politikasının ortalama son 250 yılını anlamak için önce şu temel gerçeği kabul etmek gerekir. Türkiye bir “taraf” seçme lüksüne sahip olan sıradan bir ulus devlet asla değildir. Aksine Türkiye, devasa tektonik plakaların -Avrasya, Avrupa, Orta Doğu ve Akdeniz- birbirine çarptığı tehlikeli ama bir o kadar da imkan dolu “Menteşe” bölgesidir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri üstünlüğünü yitirerek “Büyük Güçler” arasındaki rekabetin bir nesnesi haline gelmesiyle birlikte, İstanbul’daki karar vericiler için hayatta kalmanın tek yolu keşfedilmiştir: Gücü, başka bir güçle dengelemek…
Toplumun farklı kesimlerinin kendi ideolojik mahallelerine göre “cımbızladığı” tarihsel dönemler, aslında aynı hayatta kalma yazılımının farklı arayüzleridir. Sultan III. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid hamlesi bir askeri modernleşme olmasının yanı sıra Osmanlı’nın artık tek başına dünyayı dize getiremeyeceğini kabul eden “realist” bir uyanıştır. Bu uyanış, 1798’de Napolyon Mısır’a saldırdığında Osmanlı’nın kadim düşmanı Rusya ve rakibi İngiltere ile ittifak yapmasıyla ilk meyvesini vermiştir. Bu tarihimizdeki en büyük paradokslardan biridir. İmparatorluk, bekasını korumak için en büyük tehditleriyle el sıkışmayı öğrenmiştir.
Bazı dönemlerde “romantize edilen Abdülhamid” ile “idealize edilen Atatürk” arasındaki uçurum, dış politika pratiğine gelindiğinde şaşırtıcı bir şekilde daralır. Sultan Abdülhamid’in “Pan-İslamizm”i ne kadar ideolojikse, o kadar da pragmatiktir, halifeliğin -kısmen de olsa var olan- manevi gücünü, İngiliz sömürgelerindeki Müslümanları birer “huzursuzluk kaynağı” olarak masada tutmak için kullanmıştır. Bu durum, zayıflamış bir aktörün devasa bir imparatorluğa karşı yürüttüğü asimetrik bir denge oyunudur. Aynı şekilde, Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarında Bolşevik Rusya ile kurduğu ilişki ne kadar “stratejik bir zorunluluk” ise, Batı ile imzaladığı Lozan o kadar “gerçekçi bir uzlaşıdır.” İki lider de farklı diplomatik dilleri konuşsalar da aynı jeopolitik haritaya bakıyorlardı. “Anadolu’yu hiçbir gücün tam hakimiyetine bırakma, ama hiçbir güçle de ipleri tamamen koparma.”
Türkiye’nin son üç asırdaki ana stratejik yönelimi olan denge siyaseti, aslında büyük güçlerin birbirine olan güvensizliği üzerine inşa edilmiştir. Genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse o muazzam “Anadolu’yu sana yar etmem” denkleminde, Türk karar vericiler her zaman bir “veto gücü” olarak hareket etmişlerdir.
- Eğer Türkiye tamamen Rusya’nın yanına kayarsa, İngiltere ve Fransa’nın Hindistan yolu ve Akdeniz güvenliği çökerdi.
- Eğer Türkiye tamamen Batı’nın uydusu haline gelirse, Rusya’nın güney cephesi tamamen kuşatılmış olurdu.
İşte bu karşılıklı “korku ve veto” hali, Türkiye’ye o meşhur hareket alanını kazandırmıştır. Ne tam Batıcı, ne tam Doğucu, ne tam Rusyacı ne de tam İslamcı olabilmemizin sebebi, bu kimliklerden herhangi birine tamamen eklemlendiğimiz anda “dengeleyici” vasfımızı kaybedecek olmamızdır. Dengeyi kaybettiğimiz her an -İttihat ve Terakki’nin son dönemindeki gibi tek bir tarafa (Almanya) mutlak teslimiyet gibi- felaketle sonuçlanmıştır. Tarihsel sürece baktığımızda, Türkiye’de başarılı olmuş her siyasi aktörün ortak özelliği, bu sarkaç siyasetini ustalıkla yönetmiş olmasıdır. Bu öyle bir akıldır ki, yeri geldiğinde “Batılılaşma”yı Rusya’ya karşı bir kalkan olarak kullanır, yeri geldiğinde “İslam Dünyası”nın liderliğini Batı’ya karşı bir pazarlık kozu yapar. İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı’ndaki “aktif tarafsızlığı”, Menderes’in NATO içindeyken bile Sovyetler ile ekonomik temas araması, Özal’ın bölgesel güç vizyonu ve bugünün “stratejik özerklik” arayışı… Hepsi, III. Selim’in 1700’lerin sonunda fark ettiği o büyük sırra dayanır. Türkiye, dünyanın menteşesidir, menteşe ne kadar sağlam ve esnekse, kapı o kadar güvenle açılıp kapanır.
Sultan III. Selim’in 1789’da tahta çıkışıyla başlayan o sancılı süreç, aslında bir imparatorluğun fiziksel sınırlarından ziyade, zihinsel sınırlarını yeniden tanımlama çabasıydı. Osmanlı, o güne kadar dünyayı “Dar-ül İslam” ve “Dar-ül Harp” olarak ikiye bölen, kendi merkezi mutlakiyetine dayalı bir dış politika yürütüyordu. Ancak Napolyon’un Mısır seferi, bu kadim paradigmayı yerle bir etti. Bir İslam toprağının, üstelik -o dönem için- müttefik Fransa tarafından işgali, İstanbul’daki devlet aklına şu acı gerçeği öğretti, artık ne dostlar kalıcıydı ne de düşmanlar; kalıcı olan tek şey coğrafyanın dayattığı dengeydi. İşte bu noktadan itibaren Türk diplomasisi, bir “beka sanatı” olarak yeniden doğdu. II. Mahmud döneminde bu sanat, adeta bir ölüm-kalım dansına dönüştü. Kendi valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın orduları Kütahya’ya kadar ilerlediğinde, II. Mahmud’un Rusya’dan yardım istemesi ve imzalanan Hünkâr İskelesi Antlaşması, tarihimizin en radikal pragmatizm örneğidir. “Denize düşen yılana sarılır” sözü, İngiltere’ye karşı fırlatılmış muazzam bir diplomatik bombaydı. İngiltere, Rusya’nın Boğazlar üzerinden Akdeniz’e inme ihtimalini gördüğü an, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunmayı kendi milli (çıkar) meselesi haline getirdi. Bu strateji, Osmanlı’yı 19. yüzyıl boyunca haritada tutan temel kolon oldu. Tanzimat ve Islahat fermanları, genellikle sadece salt “Batılılaşma” hamleleri olarak okunsa da aslında Batılı güçlerin müdahale bahanelerini ellerinden almak ve onları sistemin içine “paydaş” olarak çekmek için yapılmış denge manevralarıydı. Kırım Savaşı’nda İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifak, Osmanlı’nın bir “Avrupa Devleti” olarak tescil edilmesiyle sonuçlandı. Bu askeri zaferden ziyade, denge siyasetinin bir diplomasi zaferiydi.
Sultan II. Abdülhamid dönemine geldiğimizde, bu denge siyaseti daha karanlık, daha sofistike ve çok daha “yalnız” bir hal aldı. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatı, aslında İngiltere’nin artık Osmanlı’yı desteklemekten vazgeçtiği, “Hasta Adam”ın mirasını bölüşme planlarının yapıldığı bir döneme rastlar. Zaman zaman romantize edilen ama aslında son derece rasyonel olan “Pan-İslamizm” kartı, burada devreye girer. Abdülhamid, Halifelik makamını bir dinsel nostalji olarak değil, Britanya’nın Hindistan ve Mısır’daki sömürgelerini karıştırabilecek bir “asimetrik tehdit” olarak kullandı. İngiltere’nin baskılarına karşı, Avrupa’nın yükselen ve sömürge paylaşımında geç kalmış gücü Almanya’yı masaya davet etti. Berlin-Bağdat Demiryolu projesi, bir ulaşım hattı olmanın ötesinde İngiliz-Rus kıskacına sokulmuş çelikten bir kamaydı.
Abdülhamid, hiçbir güce tam olarak güvenmediği gibi, hiçbir güçle de ipleri koparmadı, Yıldız Sarayı’nda haritalar üzerinden yürüttüğü bu “mekanik denge”, imparatorluğun ömrünü en az çeyrek asır uzatmıştır. Ancak denge siyasetinin en görkemli ve kurucu başarısı, şüphesiz Milli Mücadele aklının dehasıdır. Kurtuluş Savaşı, sadece cephede kazanılmış bir askeri zafer değildir o, birbirini boğazlamak isteyen dev güçlerin arasındaki “güvenlik boşluğuna” bir devlet inşa etme sanatıdır. Atatürk, daha 1920’de Bolşevik Rusya ile kurduğu yakınlık sayesinde hem askeri mühimmat temin etmiş hem de Batı’ya “Beni tamamen dışlarsanız, Anadolu komünizmin kalesi olur” mesajını örtülü/dolaylı olarak vermiştir. Öte yandan, 1921’de Fransa ile Ankara Antlaşması’nı imzalayarak İtilaf devletleri arasındaki birliği parçalamış, İngiltere’yi Anadolu’da yalnız bırakmıştır. Yukarıda ifade ettiğimiz o meşhur “Anadolu’yu sana yar etmem” tespiti, Lozan’daki pazarlıkların bir bakıma ruhudur. İngilizler, Anadolu’da güçlü bir Rus nüfuzu istemiyordu, Ruslar ise Boğazlar’da İngiliz hakimiyetinden korkuyordu. Mustafa Kemal, bu iki korkunun kesişim kümesinde bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti’ni varetti. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, bir pasifizm değil, bilakis yeni kurulan devletin bu nazik dengeyi bozmadan kurumsallaşması için gereken stratejik bir dinginlikti.
Bu miras, II. Dünya Savaşı’nın o dehşet dolu yıllarında İsmet İnönü tarafından da sürdürüldü. İnönü’nün “Aktif Tarafsızlık” politikası, Türkiye’yi savaşın harabesinden koruyan yegâne kalkandı. Bir yanda Nazi Almanya’sı ile imzalanan Saldırmazlık Paktı, diğer yanda Müttefiklerle diplomatik ilişkilerin kurulması; Türkiye’nin bir gün “yarın savaşa giriyoruz” diyerek Kahire ve Adana konferanslarında zaman kazanması, aslında 19. yüzyıl diplomasi ekolünün en parlak hamlelerinden biriydi. Türkiye, ne Almanya’nın kıta hakimiyetine teslim oldu ne de müttefiklerin erken saldırı baskılarına boyun eğdi ta ki savaşın sonu belli olana ve BM üyeliği garanti altına alınana kadar.
1950 sonrası Soğuk Savaş dünyasında, Türkiye’nin NATO’ya girişi her ne kadar “tek taraflı bir tercih” gibi görünse de dönemin Sovyet tehdidi (Stalin’in toprak ve üs talepleri) bu dengeyi zorunlu olarak Batı lehine bozmuştu. Ancak 1964’teki meşhur Johnson Mektubu Türk devlet aklına “en yakın ‘müttefikin’ bile kendi çıkarınla çatıştığında seni yarı yolda bırakabileceğini” hatırlattı. Bu tarihten itibaren Türkiye, çok yönlü diplomasiye geri dönme kararı aldı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit dönemlerinde, ABD ambargolarına rağmen Sovyetler ile sanayi iş birlikleri kurulması (İskenderun Demir-Çelik gibi dev tesisler vb.), aslında o kadim “denge genetiğinin” hala hayatta olduğunu gösteriyordu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, bu denge arayışının bir “rest çekme” aşamasıydı. Türkiye, Batı bloğu içinde kalmasına rağmen, kendi hayati çıkarları için müttefiklerine “hayır” diyebileceğini kanıtladı. Turgut Özal ile birlikte bu denge siyaseti, ekonomik ve kültürel bir boyut kazandı. Özal, Türkiye’yi hem bir İslam ülkesi, hem Avrupa Birliği’nin potansiyel bir adayı, hem de yeni dağılan Sovyetler Birliği sonrasında Orta Asya’nın “abisi” olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu jeopolitiği “ticaret yolları” üzerinden okuyan modern bir Abdülhamidçi yaklaşımın, liberal bir ambalajla sunulmasıydı. Bugün Ak Parti iktidarının yürüttüğü ve bazen “eksen kayması” olarak yaftalanan strateji de aslında tam bu noktadan beslenmektedir. Türkiye artık büyük güçlerin arasındaki boşlukta yaşamıyor, bizzat o boşluğu yöneterek Batı’ya “vazgeçilmez bir ortak”, Rusya’ya “konuşulabilir bir rakip”, Orta Doğu’ya ise “oyun kurucu bir aktör” olduğunu kabul ettiriyor.
Türk Devlet Aklının Üç Asırlık Sabrı
Türkiye’nin son üç yüz yılını incelediğimizde vardığımız en çarpıcı sonuç şudur. Bu coğrafyada hayatta kalmak, bir “taraf” seçmek değil, tarafların birbiriyle olan gerilim hattını bir yaşam alanına dönüştürmektir. Türk dış politikası, son üç asırdır ne tam anlamıyla Batılı olabilmiştir ne de tam anlamıyla Doğulu. Bunun sebebi asla bir kimlik karmaşası ya da bunalımı değil, aksine çok net bir tarih bilincidir: “Menteşe Devlet” bilinci.
Tarihimizi “cımbızlayarak” okuyanlar, Abdülhamid’in İslamcılığını ya da Atatürk’ün Batıcılığını mutlak birer inanç sistemi sanma yanılsamasına düşerler. Oysa Abdülhamid’in İngiltere’ye karşı Almanya’yı masaya davet etmesiyle, Atatürk’ün İngiltere’ye karşı Sovyet Rusya ile el sıkışması arasında matematiksel bir benzerlik vardır. Her iki lider de devlerin arasındaki “Anadolu’yu sana yar etmem” rekabetini görmüş ve bu rekabetin yarattığı boşluğa devletin sancağını dikmiştir. Abdülhamid, çökmekte olan bir imparatorluğa dışarıdan “oksijen” pompalamak için dengeleri kullanırken Atatürk, o dengelerin tamamen bozulduğu bir anda yeni bir güneşin doğuşunu bu rekabetin sağladığı manevra alanıyla gerçekleştirmiştir. Bu bir “başarı hanesi” olarak her iki liderin (ve ardından gelen İnönü gibi isimlerin) hanesine yazılmalıdır. Başarısızlık ise, sadece bu dengeyi kaybedip Türkiye’yi tek bir gücün mutlak uydusu haline getirmeye yeltenen dönemlerde (İttihat Terakki’nin son yılları gibi) karşımıza çıkmıştır.
Türkiye’nin son üç asırdaki en büyük stratejik kozu, askeri ya da ekonomik gücünden ziyade “Coğrafi Veto Gücü”dür. Rusya’nın sıcak denizlere inme arzusu ile Batı’nın Rusya’yı çevreleme isteği arasındaki o “kritik eşik” Türkiye’dir. 1700’lerin sonundan 2026’ya kadar değişmeyen tek kural şudur. Türkiye hangi tarafa tam olarak ağırlığını koyarsa, diğer tarafın jeopolitik hedefleri ciddi manada sekteye uğrar ve belki de ölür. İşte Türk devlet aklı, bu “öldürme ya da yaşatma” potansiyelini bir pazarlık unsuru olarak ustaca kullanmış, kendisini her iki taraf için de “vazgeçilemez” kılmaya çalışmıştır.
Sonuç olarak; Türkiye’nin son üç asırlık ana stratejik yönelimi olan Denge Politikası, bir tercihten öte bir mecburiyet ve bu mecburiyetten doğan muazzam bir başarı öyküsüdür. Kim bu denge aksına tutunmuşsa -Sultan Abdülhamid’den Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’den bugünkü karar vericilere kadar- Türkiye’nin bekasını ve büyümesini sağlamıştır. Vurgulamaya çalıştığımız gibi; Türkiye mutlak anlamda Batıcı, Doğucu, İslamcı ya da Avrasyacı olamaz. Türkiye, ancak bu akımların hepsini bünyesinde eritip, her birini diğerine karşı bir dengeleme unsuru olarak kullanan bir “Merkez Ülke” olabilir. Tarihsel döngü bir kez daha kanıtlamıştır ki Anadolu, üzerinde tek bir gücün mutlak hakimiyet kurmasına izin vermeyecek kadar büyük, ancak bu güçlerin dengelenmesiyle tüm dünyaya nizam verecek kadar stratejiktir. Bu gerçeği kavrayan devlet aklı, önümüzdeki yüzyılda da Türkiye’yi fırtınalı sulardan selamete çıkaracak yegâne pusula olmaya devam edecektir.
Toparlamak gerekirse, Türkiye’nin son üç asırdaki başarısı, ne sadece “Batılılaşma” trenine binmekte ne de “Doğu”nun mistik kucağına sığınmaktadır. Gerçek başarı, bu iki dünya arasındaki o ince ve tehlikeli ip üzerinde, elinde denge çubuğuyla yürüyebilme becerisidir. İdeolojiler değişir, liderler değişir, rejimler değişir, ancak Anadolu’nun coğrafi kaderi olan bu “Denge Doktrini” asla değişmez. Kim bu dengeyi bozup Türkiye’yi tek bir kutbun uydusu yapmaya çalıştıysa tarih önünde kaybetmiş, kim bu dengeyi bir enstrüman gibi kullanmayı bildiyse, Türkiye’yi bir üst lige taşımıştır.
Türkiye’nin son üç asırdaki “denge” yürüyüşü, bir “Sarkaç Diplomasisi”dir. Sarkaç bazen Batı’ya (NATO, AB), bazen Doğu’ya (ŞİÖ, Rusya, Orta Doğu) savrulur, ancak sarkacın asıldığı nokta her zaman Ankara’dır.

