Türkiye 20. Yüzyılda Asya ile Avrupa arasında “köprü” olma vasfını jeopolitik kimliğinin önemli bir parçası olarak benimsemişti. Bugün de enerji şirketlerinden hava yollarına, emlakçılardan lojistik şirketlerine kadar birçok yerli kurum, kendi hizmetlerini Türkiye’nin “köprü” niteliği üzerinden pazarlamaya çalışıyor. İstanbul’u ziyaret eden turistler için vapura Asya’dan binip Avrupa’da inmek hala unutulmaz bir deneyim olabilir. Ancak Türkiye’nin “köprü” konumunun esas alıcısı olan siyaset ve ticaret erbabı artık dünyada bambaşka bir manzara görüyor.
21. yüzyılda Asya limanlarından yüklenen malların çoğu Malakka Boğazı ve Süveyş Kanalı’ndan geçip Türkiye’ye hiç uğramadan Avrupa’ya ulaşıyor. Kuzeyimizde Rusya ve Çin’i birbirine bağlayan Trans-Sibirya demiryolu hattı var; Ukrayna krizinden sonra bu güzergâh gözden düştüyse de hala faaliyette. Başka bir proje, Gürcistan’ı Karadeniz üzerinden doğrudan Romanya’ya bağlayabilir. En kuzeyde ise, iklim değişikliğinin erittiği kutup buzları, Asya ve Avrupa arasındaki mesafeyi kısaltan yepyeni bir rotayı ticarete açmak üzere. Özetle, dünyanın ticari ve siyasi ağırlık merkezi Atlantik Okyanusu’ndan Pasifik’e doğru kayarken, Türkiye’nin “köprü” misyonu da epey tartışmalı hale geldi. Geçen hafta Hindistan ve Avrupa Birliği (AB) arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması Türkiye açısından trajik olan bu uzun vadeli eğilimin yeni bir veçhesi sayılabilir.
“Tüm Anlaşmaların Anası”
Grönland hikayesi, ticaret savaşları, Ukrayna konusundaki ihtilaf derken Trump Amerika’sı ile Avrupa arasındaki mesafe çok açılmıştı. Son Davos toplantısı da gösterdi ki, Avrupa’nın artık bu bilinemez, öngörülemez ABD’nin keyfe keder kararlarını görmezden gelmesi mümkün değil. NATO’nun bile o eski “Transatlantik” tınısı pek kalmamış durumda. Dijital sahada kişisel mahremiyeti ön plana çıkartan AB, Silikon Vadisi’ne cephe almıştı; artık güvenlik ve istihbarat sahasında da ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Aynı şekilde, Trump’in gümrük duvarlarını yükseltmesi de AB’nin Latin Amerika ülkeleri ve Hindistan ile müzakereleri hızlandırarak birer serbest ticaret anlaşması imzalamasına vesile oldu. Bunlardan MERCOSUR henüz onaylanmadı ama diğer anlaşma Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
AB-Hindistan serbest ticaret anlaşmasının Türkiye için en trajik tarafı, Hint mallarının ülkemize Gümrük Birliği üzerinden sorgusuz sualsiz girecek olması. Bir başka deyişle, Hindistan bu anlaşmayla Türkiye köprüsünden Avrupa’ya ücretsiz geçiş hakkı kazanmış oluyor. Gümrük Birliği’nin AB ile imzaladıkları anlaşmanın “bonus”u olduğunu Hintliler de sonradan fark etti. Türkiye açısından daha da talihsiz olanı, bu anlaşmanın AB ile olan Gümrük Birliği’ni pratik anlamda işlevsiz kılabilecek “Made in Europe” düzenlemesinin tartışıldığı bir döneme denk gelmesi oldu. AB’nin bu etiketi sadece girdilerinin %70’i Avrupa sınırları içinde üretilen mallar için kullandırması söz konusu ki Türkiye’nin bu coğrafi kapsam içinde yer alıp almayacağı hala muğlak.
Brüksel ve Yeni Delhi arasındaki anlaşma, Türkiye’de yıllar önce Çin’in yarattığına benzer bir ticari furya (Hint bir milyoncuları?) başlatabilir. Aslında öyle bir dönemden geçiyoruz ki, eskiden liberalizmin elçileri olarak bildiğimiz iş konseyleri ve ticaret odaları yakında AB için “onlar ortak, biz pazar” sloganını haykırırsa kimse şaşırmasın. Küreselleşme yıllarında orta gelir tuzağına takılıp kalan Türkiye’nin emek-yoğun sektörlerde Çin ile rekabet etmek zorunda kalması çok acı bir deneyim oldu. Bugün de Türk şirketlerinin Avrupa pazarında -özellikle de otomotiv, demir-çelik, ilaç, tekstil gibi sektörlerde Hintli muadilleriyle fiyat yarışına girip kazanması pek mümkün gözükmüyor. Ortada bu konuyla ilgili ciddi bir durum analizi, senaryo ya da afet planı da yok.
Köprüden Geçerken…
Hindistan, tam da Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı bir dönemde onun eski yerine talip olmuş bir ülke. Stratejik önemi ise, tahmin edilebileceği gibi, siyasi ve ekonomik açıdan Çin’i dengeleme işleviyle ilgili. Geçtiğimiz yıllarda Japonya, ABD ve Avrupa’da kullanıma giren “Hint-Pasifik” tabiri eskiden Asya-Pasifik denilen coğrafyanın merkezine Hindistan’ı oturtma çabasını içeriyordu. 2023 yılında ilan edilen Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) Gazze krizi nedeniyle askıda kalmasaydı, onu da bu perspektifin ticaretteki yansıması olarak görebilirdik. AB ve Hindistan arasında “tüm anlaşmaların anası” imzalanırken tarafların kendileri için “dünyanın en büyük demokrasileri” ifadesini kullanması da tesadüf değil. Hint demokrasisinin “büyüklüğü” kalitesinden ziyade ülke nüfusuna gönderme yapsa da Hindistan’ın kesintisiz bir sandık deneyimine sahip olması yine de yabana atılmayacak bir unsur. Özellikle de 1947’nin aynı günlerinde bağımsız olan Pakistan’ın askeri darbe ve krizlerle dolu siyasi karnesi düşünüldüğünde.
Hindistan’ın kişi başına düşen gelir ve temel altyapı anlamında Türkiye’nin çok gerisinde olması, bu ülkenin “yükselişini” görmemize engel oldu. Birkaç yıl içinde dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olması beklenen Hindistan, bizim pek tanımadığımız ve biraz da küçümsediğimiz bir ülke. Burada kültürel önyargılar olduğu gibi, siyasi ve ideolojik faktörler de söz konusu. AKP dönemi Türkiye’si koskoca bir Hint alt kıtasını Pakistan ile ilişkisinden ibaret gördü. Bu yüzden Ankara’nın bu ülkeyi de içine alan Asya açılımları, ihracat seferberlikleri vs. hiç ses getirmedi. Bilakis geçtiğimiz on yılda iki ülke arasındaki gerilim kademeli olarak yükselişe geçti. 2020 yılında Türkiye, Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorununa müdahil olunca Yeni Delhi, Ankara’ya bir nota vermişti. Geçtiğimiz seneki çatışmada da Pakistan ordusunda kullanılan Türk İHA’ları Hindistan’da bir polemik yaratıp ciddi bir Türkiye karşıtı kampanya başlattı. Hala birçok Türk şirketinin boykot edildiği Hindistan’da Türkiye’ye gümrük kolaylığı sağlandığını görmek bundan sonra mucize kabilinden olur.
Köprüden bedava geçip Avrupa’ya giren Hindistan’ın Türkiye’de yepyeni bir sanayisizleşme ivmesi yaratmayacağını umalım…

