1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek bakış açısıyla bir metin yazdı. Yazı kaleme alınmasından 4 sene sonra 1863 yılı Kasım, Aralık aylarında ‘Le Figaro’ gazetesinde iki parça hâlinde yayımlandı.
Elbette yazıldığı zaman tarihsel bir rastlantı değildir. Georges-Eugène Haussmann’ın Paris’i kökten dönüştürdüğü dönemin içinden konuşur. III. Napoléon tarafından görevlendirilen Haussmann, Paris’te bugünün geniş bulvarlarını açtıran, Orta Çağ’dan kalma dar ve karmaşık sokak dokusunu yıktırarak şehri baştan kuran isimdir.
Yapılanlar estetik ya da teknik düzenlemeler gibi gözükse de aslında kentin ritmini, insanların yürüyüşünü, karşılaşma biçimlerini ve şehirde var olma deneyimini kökten değiştiren müdahalelerdir. Eski mahallelerin çözülmesi, yoksul kesimlerin merkezin dışına itilmesi ve şehrin daha kontrol edilebilir yapıya kavuşması bu dönüşümün görünmeyen tarafını oluşturur. Baudelaire’in metni tam da Paris’in bu şekilde yeniden kurulduğu bir dönemde, değişen hayatın nasıl hissedileceğini ve nasıl temsil edileceğini anlamaya çalışan bakış eşliğinde yazılmıştır.
Kent dönüşürken insanın algısı da dönüşür. Baudelaire’in metni bu kırılmanın içinden yükselerek sanatın yönünü geçmişin yüce anlatılarından çekip gündeliğin titreşimine yöneltir. Artık sanatın konusu kadar onu kuran bilinç de değişmiştir. Antik ideallerin o donuk mükemmelliği yerini gelip geçici olanın, gündelik hayatın içindeki yoğunluğa bırakmıştır.
Sanatçı bundan böyle moda, kalabalıklar, vitrin, hızlı yaşam yüzeyde akıp giderken yüzeyin altındaki gerilimi yakalamakla yükümlü hâle gelmiştir. Bu yüzden modernite artık geçici ile kalıcı olanın gerilimli birlikteliği olarak kavranmaya başlanmıştır.
Bu kavrayışın somutlaştığı figürlerden biri, Baudelaire’in metninde merkezî şekilde yer verdiği Constantin Guys’tır. Guys akademik resim geleneğinin dışında konumlanan, gazeteler için çalışan, savaş sahnelerini, sokak hayatını ve kalabalıkları hızlı çizgilerle kayda geçiren bir ressam ve gözlemcidir. Hatta ressamdan çok tanık gibidir. Çizgilerindeki acelecilik modern hayatın akışkan doğasının karşılığıdır. Baudelaire’in ona yönelttiği ilgi, teknik ustalıktan ziyade bu bakışın doğasına ilişkindir. Çünkü modern olan tam da bu geçicilikte açığa çıkar. Hızla kaybolan ânı yakalayabilme kudreti modern sanatın merkezine yerleşir.
Baudelaire için sanatçı bu yüzden dışarıdan bakan bir göz olamaz, kalabalığın içine karışmak zorundadır. Şehrin ritmine dahil olur, onunla temas kurar, onun içinde sürtünür. Şehir yalnızca arka plan değildir, estetik deneyimin kurucu unsurudur. Bu anlamda Haussmann sonrası Paris’in geniş bulvarları, pasajları, vitrinleri ve kalabalık akışları yeni bir duyumsama biçimi üretir. Artık her şey hızlanmıştır, bu yoğunluk karşısında dikkat dağılır, deneyim yüzeye çekilir. Baudelaire’in metni bu yüzeyselleşmeye karşı yoğunluk çağrısıdır. Sanatçı akan ritmi olduğu gibi kaydetmekle yetinemez; o ritmin içinden manayı süzmek zorundadır.
Tam da bu estetik bakışın içinden modern hayatın en çarpıcı figürlerinden biri belirir: flanör. Baudelaire bu figürü bilinçli olarak kavram hâline getirmez, onu metnin içinde dolaşan, tanımı tamamlanmamış bir bilinç olarak bırakır. Bu bilinç, daha sonra Walter Benjamin’in düşüncesinde bambaşka derinlikler kazanır ve modernliğin iç yapısını çözümleyen anahtar hâline gelir. Benjamin için flanör yalnızca dolaşan kişi değildir. Metalaşmış dünyanın ortasında yürüyen, vitrinlerin, pasajların ve kalabalıkların içinde dolaşırken aynı anda bu düzenin büyüsünü bozan figürdür. Şehrin yüzeyinde görünen imgeleri tüketmez, onların ardındaki ilişkileri sezer. Kalabalığın içinde kaybolur gibi yapar ama aslında kalabalığın mantığını çözer. Bu yüzden flanör, modern kapitalizmin hem ürünü hem de onun içindeki en ince muhalefet biçimidir.
Onun yürüyüşü rastlantıya açıktır fakat bu rastlantı, piyasanın düzenlediği hayata karşı kurulan mesafeyi içerir. Vitrinlere bakar, satın almaz, kalabalığın içinde ilerler fakat onun ritmine bütünüyle teslim olmaz, şehrin sunduğu imgeleri toplar fakat onları olduğu gibi kabul etmez. Bu nedenle flanöre yalnızca “estetik gözlemci” diyemeyiz aynı zamanda modern hayatın gizli yapısını ifşa eden bilinçtir. Hem içeridedir hem dışarıda hem şehir yaşamının parçasıdır hem de o akışı askıya alabilen konumdadır. Tam da bu ikili hâl, ona modernliğin çelişkilerini görme imkânı verir.
Baudelaire’de sezgisel figür olarak beliren flanör, Walter Benjamin ile birlikte kavramsal derinlik kazanır ve kentin okunabilirliğine dair düşünce biçimine dönüşür. Bu noktada asıl mesele, bu imkânın yalnızca 19. yüzyıl Paris’ine ait estetik bir figür olarak mı kalacağı, yoksa bugünün dünyasında hâlâ mümkün bir deneyim olarak düşünülebilir olup olmadığıdır.
Flanörlük Bir Tavsiye mi, Bir İmkân mı?
Mesele tam da burada, tarihsel bir figürün estetik serüveninden çıkıp bugünün somut gerçekliğine dayanır. Flanörlüğü incelik, hayat tavrı, şehirle kurulan rafine bir ilişki biçimi olarak dile getiren sözler huzura gelir. Plan yapmadan yürümek, yönünü kaybetmeyi göze almak, kendini akışa bırakmak… Bu çağrı ilk bakışta zarif bir direnç gibi görünür, tıpkı hızın ve verimliliğin dayattığı düzene karşı küçük bir geri çekilme önerisi gibi…
Fakat burada asıl soru şudur: Bu çağrı hangi zemin üzerinde karşılık bulacaktır? Çünkü flanörlük bireysel tercih gibi görünse de aslında o tercihi mümkün kılan koşulların toplamıdır.
Bugünün kentlerine bakıldığında bu koşulların sistemli biçimde ortadan kaldırıldığını görüyoruz. Sokak yürüyüşe alan açmaz, süreklilik kurmaz, kesilir, hızlandırır, geçişe zorlar. Meydan karşılaşma üretmez, ya betonla kaplanmış ya da bütünüyle tüketimin içine çekilmiştir. Şehir kendini keşfettiren bir mekan olmaktan uzaklaşmış, insanı taşıyan alan olmaktan çıkmıştır.
Bu dönüşüm mekânsal değildir. Şehrin parçalanması, hafızanın silinmesi ve sürekliliğin kaybı, deneyimin kendisini de parçalar. Bir yerden diğerine geçerken aynı mekan dokusunun içinde kalındığı hissi zayıflar. Şehir bütün halde değildir artık, birbirine eklemlenmiş kopuk yüzeyler hâlindedir. Bu yüzden flanörlük çok zordur, zor olduğu gibi dayandığı zemin de çözülmüştür.
Çünkü flanörlük salt zamana sahip olmak da değildir. Güven duymayı, ait hissetmeyi, ara vermeden dolaşabilmeyi gerektirir. Oysa bugün yürümek imkansızı zorlayan bir eyleme dönüşmüştür. Gürültü, hız, kalabalık, engeller ve sürekli kontrol hissi bakışı yoğunlaştıran o rahatlığı ortadan kaldırmıştır. Dikkat parçalı, temas yüzeyseldir.
Ekonomik baskı bu tabloyu daha da ağırlaştırır. Genç bir insanın kendi şehrinde dahi amaçsızca dolaşması maliyetlidir. Oturmak, bakmak, vakit geçirmek hesap gerektirir. Başka bir şehre gitmek başlı başına bir eşiğe dönüşür. Başka bir ülkeye gitmek çoğu zaman aşılması güç bir sınırdır. Vize, kur, ulaşım, barınma… Bunlar yalnızca teknik başlıklar değil, dolaşmanın önüne çekilmiş gerçek engellerdir.
Bu yüzden “kendini akışa bırak” cümlesi bir hayal yanda gerçekleşmesi az kişiye nasip bir temenniden öteye geçemez. Çünkü ortada bu akışın imkanı yoktur. Akış başkası tarafından kurulmuştur ve birey o suyun içinde sürüklenir.
Flanörlük bu koşullarda bir hayat pratiği olarak kurulamaz. Adı vardır, ancak karşılığı yoktur.
Ve mesele en sonunda şuraya gelir: Bu ülkede insanlar şehri keşfedemiyor. Çünkü ortada keşfedilecek bir şehir kalmadığı gibi, o şehrin içinde ağır ağır dolaşmaya izin veren bir zaman be umut da kalmamıştır. Sokak sürekliliğini kaybetmiş, yürüyüş kesintiye uğramış, şehir kendi içine kapanmış haldeyken, geriye ne kaybolacak bir yer kalır ne de o kayboluşu mümkün kılan bilinç.
Artık mesele yalnızca benliği bir şehirde kaybetmek değildir, o şehri deneyimleyebilecek insan hâlinin de yavaş yavaş ortadan çekilmesidir. İmkanın sağlanmadığı yerde temenniler de boş söylemlerdir.

