21. yüzyıl şaşırtmaya devam ediyor. 2026 yılının ilk günlerinde ABD yönetimi Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu askeri bir operasyonla başkanlık koltuğundan indirerek Amerikan mahkemelerine teslim etti. Venezuela’daki siyasi rejimin geleceği ve ülkenin borç batağındaki ekonomisi büyük bir belirsizlik içinde. Görünüşe göre, Venezuela Trump’ın “Donroe Doktrini” adı takılan sertlik yanlısı politikaları için ilk deneme tahtası olacak. 19. Yüzyılın “Monroe doktrini” Latin Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi ilan ederken Avrupalı güçleri buradan uzak tutmayı amaçlıyordu. Trump doktrini ise bu coğrafyada halihazırda büyük etki sahibi olan Çin’i hedef alıyor. Bu olay ABD’nin kendi nüfuz alanını tescil etmek için tehdit, yaptırım ve kaba kuvvete sıklıkla başvuracağı yeni bir dönemin de habercisi.
Venezuela’daki siyasi yapılanma ve petrol rezervleri bundan sonra büyük ihtimalle Amerika’dan sorulacak. Oysa düne kadar Venezuela’nın “her hava koşuluna uygun” stratejik ortağı Çin’di. Bu, çok yönlü ve uzun vadeli ilişkide Çin Venezuela’ya en fazla borç veren ve karşılığında ondan en fazla petrol alan ülke konumundaydı. Amerikan karşıtlığının iki ülke arasında yarattığı ideolojik yakınlık da elbette yadsınamaz. Sabık Başkan Maduro, Şi Cinping’e “ağabey” diye hitap ediyordu; görevdeki son temaslarını da Çinli bir delegasyonla yapmıştı.
Çin’in Küresel Güney’de birçok ülkeyle stratejik ortaklık anlaşması var ancak bunların her biri Çin diplomatik hiyerarşisinde farklı bir yere denk düşüyor. En tepede Çin’in Pakistan ve Rusya gibi ülkelerle olan uzun vadeli, kalıcı ortaklıkları var. Hemen altında Venezuela’ya da layık görülen “kapsayıcı” ya da “her hava koşuluna uygun” ortaklık anlaşmaları yer alıyor. Burada “küresel konjonktürde havalar nasıl olursa olsun” tınısı var; yani “iyi günde, kötü günde”. Türkiye ile 2010 yılında imzalanan stratejik ortaklık anlaşması ise böyle ifadelere mazhar olmayan, daha düz bir metindi.
Venezuela Çin’in bildiğimiz anlamda müttefiki değildi ama Maduro büyük ihtimalle Çin’i ABD’ye karşı caydırıcı bir unsur olarak görüyordu. Çin’in yapabileceklerinin ne kadar sınırlı olduğu ise ancak Venezuela’daki hava şartları hızla değişince görüldü. Bu olayın yakın gelecekte Çin’i nasıl etkileyeceğine dair birbirinden farklı iki görüş var. Bunlardan ilkine göre, ABD Venezuela’da yaptığı bu sert hamleyle Çin’e de gözdağı vermeyi başardı. Uluslararası hukuk tanımayan yeni Amerikan stratejisi ister istemez Çin’in Latin Amerika’daki etkisini de azaltacak. İkinci görüşe göre ise Venezuela olayı uzun vadede ABD’nin aleyhine olacak çünkü dünya kamuoyunun adalet duygusunu zedeledi ve tepki çekti. Dolayısıyla Venezuela’da işler sarpa sardıkça Çin’in eli güçlenecek; küresel ölçekte esen Amerikan karşıtı rüzgarlar Pekin yönetimine yarayacak.
Çin, 2000’li yıllar boyunca, askeri çözümlere değil ekonomik kalkınmaya öncelik veren bir ülke profili çizdi. “Barışçıl yükseliş” (heping jueqi), “barışçıl kalkınma” (heping fazhan), “uyumlu dünya” (hexie shijie) gibi terimler bu vaadi dünyaya anlatmak için icat edildi. Kendi ülkelerinde ya da dünyanın başka yerlerinde işgalci Çin askeri görmemek, Küresel Güney’deki Çin sempatisinin önemli bir nedeni. Şi Cinping bugün de “İnsanlık için Ortak Kader Birliği” (renlei mingyun gongtongti) gibi kavramlara referans vererek konuşuyor. Trump’ın Grönland’ı ilhak etme tehditleriyle yan yana koyulunca bu söylemin belli bir albenisi olacağı çok açık. Ama Çin, güç kullanmaktan çekinmeyen, kural tanımayan bir ABD’nin yarattığı bu puslu havada somut olarak ne yapabilir, orası çok belli değil…
Puslu Havalarda Çin…
Çin’in Küresel Güney politikaları Venezuela’daki gibi puslu, yağmurlu, fırtınalı havaları pek sevmiyor. Pekin’in gelişen ülkelere esas vaadi olan yatırım, ticaret ve altyapı projeleri için ön şart siyasi istikrar ve fiziki güvenlik. Daha önceki Ortadoğu ve Afganistan deneyimleri Çin’in “kazan-kazan” formülünün kriz dönemlerinde zora girdiğini gösteriyor.
ABD 2021’nin yaz aylarında Afganistan’ı utanç verici bir karmaşa içinde terk ederken birçokları bu olayı “Çin’in zaferi” olarak görmeye meyilliydi. Artık “ABD’nin çıktığı” Afganistan’a “Çin girecek” ve Avrasya’daki nüfuzunu katbekat arttıracaktı. Afgan maden ve mineral rezervlerinden elde edilecek kâr bu anlatının baş köşesindeydi. Ancak aradan dört yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Afganistan’da böyle somut bir zafer görüntüsü yok. Çin Afganistan’da önemli bir yatırımcı ancak Afgan rezervleri gerek altyapı sıkıntıları gerekse güvenlik açmazları nedeniyle çıkartılamıyor. Pekin Taliban ile görüşüyor ama rejimi hala resmen tanımadı çünkü uluslararası kurumların “terörist” olarak damgaladığı hükümet üyeleriyle iş yaparak tepki çekmek istemiyor. Netice olarak, Afganistan’ı geçmişte yerel yöneticiler ve işgalciler nezdinde zor yönetilir kılan azgelişmişlik, coğrafi parçalanmışlık ve güvenlik sorunları bugün Çin’i de sıkıştırıyor.
Çin kendi komşu coğrafyaları dışında kuvvet kullanmadığı gibi, şiddetli güvensizlik iklimlerinde mevcut etkisini de kaybediyor. Kaddafi dönemi Libya’sında Çin’in enerji ve altyapı alanında çalışan birçok kamu iktisadi teşekkülü vardı ancak 2011 yılında çıkan iç karışıklıklar Çin şirketleri için çok ciddi maddi kayıplar getirdi. Bu güvenlik krizinde canları tehlikeye giren binlerce Çin vatandaşı Libya’dan çok zor koşullar altında tahliye edildi. Ülkede rejim değişikliği ve iç savaş süreçleri yaşanırken tarafsız kalmaya çalışan Çin’in bu ülkede yeniden nüfuzlu bir güç haline gelmesi bir on yıl aldı.
Daha yakın bir örnek de 7 Ekim 2023’deki Hamas saldırısı sonrasında Ortadoğu’da yaşananlar. Çin, İsrail’in giriştiği Gazze soykırımının arifesinde “ABD’nin terk ettiği Ortadoğu’daki yeni güç” olarak lanse ediliyordu. Kaya gazı devriminden sonra ABD’nin Ortadoğu petrolüne eskisi kadar ihtiyacı olmaması, Çin’i bu bölgedeki en önemli petrol ithalatçısı konumuna yükseltmişti. Çin’in Arap ülkeleriyle kurduğu ekonomik bağlar, bölgedeki Kuşak ve Yol yatırımları, Körfez ülkeleriyle kurulan teknoloji ortaklıkları da ona şöhret kazandırdı. Ortadoğu’da tarafsız ve iyi niyetli bir aktör olarak görülen Çin, İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmak gibi önemli diplomatik başarılara da imza attı. Ancak Gazze soykırımının yarattığı fırtına ortamında Pekin’in Filistin konusundaki çözüm önerileri, şiddeti kınama mesajları ve diğer diplomatik adımları duyulmaz, görülmez oldu. Ortadoğu’dan çıktığı düşünülen ABD’nin İsrail’e destek olmak için sahaya topyekun geri dönmesi Çin diplomasisini atıl kılmıştı.
Buradan yola çıkarak Çin’in ABD’nin Venezuela’daki güç gösterisi karşısında ister istemez daha pasif bir konuma savrulacağı tahmininde bulunabiliriz. Bu olay ABD’nin kaba kuvvete başvurarak tüm uluslararası ilişkiler normlarını tersyüz edeceği yeni bir dönemin habercisiyse, Çin’in bunu kısa vadede kazanca tahvil etmesi çok zor…

