İsrail’in Haziran 2025’te on iki gün süren savaş boyunca sergilediği hava üstünlüğü ve yüksek hassasiyetli vurucu kapasite, İran’ın –uzun süredir bilinen ama üstü kapatılmaya çalışılan- yapısal zaaflarını bir kez daha görünür kıldı. Ancak bu askerî tabloyu yalnızca cephedeki güç dengeleri üzerinden okumak, meselenin esas boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir. Zira bu savaşın İran açısından yarattığı etkinin, sahadaki askerî sonuçlardan çok daha derin ve uzun erimli olduğunu düşünüyorum. Yaşanan çatışma ve bunun önümüzdeki dönemde de sürme olasılığı, İran’ın zaten hâli hazırda içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik sıkışmışlığı hızlandıran bir katalizör işlevi görmekte, rejimi yeni bir ayarlama ve konumlanma sürecine zorlamaktadır.
Bugün İran’da yaşanan dönüşüm, salt iç dinamiklerle açıklanabilecek bir süreç değil. Aksine ortaya çıkan tablo, iç baskılar ile dış zorlamaların aynı anda devreye girdiği bir kesişim alanında şekillenmektedir. İran tarihinde dönüşümler çoğu zaman içeriden, yani toplumsal ve siyasal gelişmelerin kendi iç mantığıyla ilerlemişse de bu kez durum farklılaşabilir. Son yedi-sekiz yıldır, Trump’ın ilk başkanlık döneminin başından beri uygulanan ağır yaptırımlar ve bilhassa General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından Bağdat’ta öldürülmesinden bu yana İran, büyük ölçüde dış faktörlerin dayattığı koşullara uyum sağlamaya çalışmaktadır. Bu ayrımı önemli buluyorum; çünkü dış baskılarla şekillenen değişimler, içeriden doğan dönüşümlere kıyasla daha geçici, daha kırılgan ve daha pragmatik olma eğilimindedir.
Katalizör Olarak Savaş ve İçeride/Dışarıda Yeniden Ayarlama Süreci
İçerideki sosyo-ekonomik şartlara bakıldığında, İran uzun süredir derin bir ekonomik kriz içerisinde görünüyor. Bu kriz yeni değil kuşkusuz; 1979 Devrimi sonrasında, özellikle Tahran’daki ABD Sefareti baskını ve bunu izleyen yaptırımlarla birlikte şekillenmiş, son on beş yılda ise daha da ağırlaşmış durumda. Nükleer dosyanın çözümsüz kalması, önce Obama yönetimi döneminde kapsamlı yaptırımlarla, Trump döneminde ise benzeri görülmemiş bir baskı rejimiyle sonuçlandı. Ortaya çıkan tablo, İran riyalinin süratle ve onarılamaz şekilde değer kaybetmesi, kronikleşen işsizlik ve enflasyon, üretim ekonomisi ve sanayideki yapısal sorunlarla birlikte düşünüldüğünde, İran ekonomisinin yaşadığı durum uzunca bir süredir kronik bir felç hâlinin somutlaşmış halinden ibaret.
Bu durum, İran’ın sahip olduğu enerji potansiyeliyle yan yana konulduğunda daha da çarpıcı hale gelmektedir. Petrol ve doğalgaz rezervleri bakımından dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olan İran, bu kaynakları etkin biçimde değerlendirememekte; buna hem küresel sistem tarafından izin verilmemektedir hem de bunu yapabilecek beceri ve öz kaynaklardan mahrum durumdadır. Bunun nedeni şüphesiz tek başına kaynak eksikliği değil; sermaye, teknoloji ve uluslararası işbirliği kanallarına erişimin de engellenmiş olmasıdır. Özellikle petrol ve doğalgaz gibi sermaye yoğun sektörlerde verimlilik, uzun vadeli yatırımlar ve teknolojik süreklilik gerektirir. Yaptırımlar ise tam da bu alanlarda İran’ı sistematik biçimde kilitlemekte, yurtdışı ihracat pazarları ve gelirlerini de bu kaynakların etkin şekilde kullanılmasını da engellemektedir.
İran toplumunun bu tabloyu yakından hissettiği sır değil, nitekim 2025’in son günlerinde sokaklara inen kitlelerin protestoları da bunu gösteriyor. İthal ikameci politikalar sayesinde otomobil, yakıt ve çeşitli tüketim mallarının yerli üretimi teknik açıdan elbette mümkün; ancak bu ürünlerin kalite ve verimlilik açısından uluslararası standartların gerisinde kaldığı da inkâr edilemez. Kendi kendine yetme iktisadi ve teknik düzeyde mümkün olsa bile, rekabetten ve dış yatırımlardan yoksun bir üretim yapısı, kaliteyi kaçınılmaz olarak düşürmektedir. Nitekim Tahran’daki ağır hava kirliliği bile, yalnızca coğrafi koşulların ve topografyanın değil, düşük kaliteye sahip yerli yakıt tüketiminin de doğrudan sonucudur.
Ekonomik Baskının Siyasal Sonuçları
Dışarıdan yönlendirilen yaptırımlar ve ağır ekonomik baskılar biriktikçe, bunların siyasal sonuçları da kaçınılmaz hale gelmektedir. İran toplumunun giderek daha geniş kesimleri, rejimin bölgesel önceliklerini ve son yirmi yılda ciddi kaynak aktarılan dış siyasetteki partnerleri artık açıkça sorgulamaktadır. Lübnan, Suriye, Irak ve diğer bölgesel angajmanlara ayrılan kaynakların, içeride yaşam koşullarını iyileştirmek için kullanılabileceği yönündeki eleştiriler artık marjinal değildir ve politik elitlerin içinde de karşılık bulmaktadır.
Bu tür ideolojik temelli devrim ülkelerinde yaşanan iç-dış dengesine dair ilginç bir husus da şudur: Dış politika tercihleri sürekli ve görünür bir iç hoşnutsuzluk üretmeye başladığında, siyasal sistem yapısal bir risk atmosferine girer. Enflasyon ve döviz krizine karşı son dönemde artan protestolar, bu riskin ciddiyetini göstermekte ve İslam Cumhuriyeti’nin kırılganlığını daha da arttırmaktadır.
“İran Milliyetçiliği” ve “Fars Milliyetçiliği” Arasındaki Ayrım
Tam da bu koşullar altında kimlik söylemleri yeniden ön plana çıkmaktadır. Devrim sonrasında bastırılan İslam öncesi İran tarihine, Pers ve Sâsânî sembollerine yapılan göndermelerin artması, dışarıdan bakıldığında İslamcılıktan milliyetçiliğe bir kayış ve milliyetçiliğin yeniden yükselmesi olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu okuma, İran bağlamındaki temel bir ayrımı göz ardı etmektedir: İran milliyetçiliği ile Fars milliyetçiliği aynı şey değil. İran milliyetçiliği, coğrafya, tarihsel süreklilik ve çok-etnisiteli bir devlet geleneği üzerine kuruludur. Fars milliyetçiliği ise dilsel ve etnik homojenliği ve hatta büyük ölçüde asimilasyonu esas alan, özellikle Pehlevi döneminde belirginleşmiş daha dar bir kimlik anlayışını temsil eder.
Nitekim İran’ın idari yapısı bu tarihsel ve sosyolojik ayrımı açıkça yansıtır. Doğu ve Batı Azerbaycan, Kürdistan, Belucistan, Loristan, Gilan ve Mazenderan gibi vilayet (ostan)isimleri, İran’ın bu tarihsel gerçekliği de yansıtan çoğulcu yapısının kurumsal kabulüdür. Buisimlendirmeler, sembolik bir jestten ziyade, İran devletinin tarihsel olarak çok-etnisiteli yapıyı tanıyan bir siyasal akla sahip olduğunu –aslında buna bir ölçüde mecbur olduğunu da- gösterir.
İslam Cumhuriyeti, Fars milliyetçiliğini ve buna dair sembolleri baskı altında tutmasına karşılık, bu çerçevede anlaşılması gereken İran milliyetçiliğini ortadan kaldırmamıştır. Ayetullah Humeyni’nin kendisi dahi bilhassa İran-Irak savaşı döneminde görüldüğü üzere, Şiilik inancı ve dinî ideolojiyi merkeze alırken, İran’ın toprak bütünlüğünü ve tarihsel kimliğini esas alan ve “İranlılık” kimliğine vurgu yapan bir çizgi izlemekte beis görmemişti.Devrim sonrası dönemde yaşanan “önce devrim mi, önce devlet mi?” tartışması, bir yönüyle bu ikili mirasın yansımasıdır. Bu açıdan zamanla daha devlet merkezli ve ihtiyatlı yaklaşımın ağır basması, tesadüf değil.
Bölgesel Strateji ve İç Maliyetler
Bu mantık ülkenin savunma doktrinine entegre edilmiş, İran’ın özellikle Arap Ayaklanmaları sonrasında izlediği bölgesel stratejiyi de şekillendirmiştir. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Filistin’deki müttefik ağlar, İran’ın (hem devleti hem devrimi hem de bölgedeki kazanım alanlarını) savunma ve güvenlik doktrininin temel unsurları haline getirildi. Ancak bu stratejinin ekonomik ve siyasal iç maliyetleri, yaptırımlar ve savaş baskısıyla birleştiğinde giderek daha ağır bir yük oluşturmaya başladı.
Dış tehditler karşısında milliyetçiliğin birleştirici bir araç olarak devreye girmesi, İran’a özgü bir durum değil kuşkusuz; daha önce örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında SSCB’de Stalin’in din ve milliyetçiliğe dair sembolleri seferber etmesinde de bunun örnekleri görülebilir. Nitekim bu sosyolojik realite son yıllardaki ağır politik ve ekonomik baskı sürecinin içinde Haziran 2025’teki savaş döneminde de, İran’da rejim yanlıları ile muhalifler arasında geçici bir ulusal dayanışma zemini yaratma işlevi gördü. Bununla birlikte budurumun, ideolojik bir dönüşümden ziyade, varoluşsal bir tehdide verilen refleksif bir yanıt olarak okunması daha sağlıklı olacaktır.
Siyasal Denge Arayışı ve Pragmatik Eşik
İran’daki iç siyasal dengeler de bu süreçte yeni bir evreye girmiş durumda. 2021’de cumhurbaşkanı seçilen İbrahim Reisi’nin Mayıs 2024’te şüpheli bir helikopter kazasında ölümü sertlik yanlısı bir figürün sahneden çekilmesine yol açmış, 2024’ten itibaren Mesud Pezeşkiyan gibi daha ılımlı bir ismin önünü açmıştı. Özünde bu gelişme, rejim içinde öteden beri devam eden bir tartışmanın da dışavurumudur: Sürekli baskı mı, kontrollü esneme mi?
Ancak İran’da iktidarın parçalı yapısı, bu tür açılımların sınırlarını belirliyor. Cumhurbaşkanlığı makamı anayasal olarak da seçimle işbaşına gelinen bir makam olması açısından da önemli olsa da, gerçek güç ve iktidar farklı kurumsal odaklar arasında dağılmış durumda. Bu durum, reform kapasitesini sınırlarken, sertlik yanlıları ile pragmatik / ılımlı muhafazakârlar arasındaki gerilimi de daima canlı tutmaktadır. Dış politika, ekonomi ve iç siyasetteki açılım çabaları bu iki güç odağı arasındaki rekabet ve mücadelenin yansıma alanları olarak önümüzde duruyor.
Hâlihazırda, ılımlı hükümetle şahin kanat arasında ekonomi ve para politikasına dair görüş ayrılıklarının yanında, dönemin Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani arasında 2010’ların ikinci yarısında Suriye dosyasına dair yaşanan anlaşmazlık bu mücadelelerin iki somut örneği.
İran Açısından Döngüsel Bir Gelecek ve Olası ABD müdahalesi
Bu bağlamda son olarak, İran’ın toplumsal ve sosyo-politik seyrinin doğrusal değil, daha ziyade döngüsel olduğunu vurgulamakta fayda görüyorum. Baskı ve görece açılım dönemleri, son kırk yılda defalarca birbirini izledi. Bugün yaşananlar ise savaş, yaptırımlar ve iç baskıların şekillendirdiği yeni bir pragmatik uyum evresine işaret ediyor. Bu şartlar altında İran yönetiminin (hükümetten ziyade devlet politikası olarak) attığı adımları, ideolojiden vazgeçiş değil, ideolojinin pragmatik düzlemde rejimin hayatta kalma güdüsüne tâbi kılınması ve konjonktürel bir yeniden konumlanma olarak değerlendiriyorum.
Bununla birlikte, Nisan 2025’teki on iki günlük savaşa yol açan dinamikler, iki taraf açısından da henüz ortadan kalkmış değil. İran’ın, nükleer programını varoluşsal bir mesele olarak görmesi, bölgesel nüfuzu ve stratejik ağırlığı –ağır yara almış olsa da- halen varlığını sürdürüyor. Bu nedenle yeni çatışmalar ihtimal dışı değil. Ancak salt hava saldırıları ve bombardımanla İran’da rejim değiştirmenin gerçekçi olmadığı da bir kez daha görülmüş oldu. Aksine, dışarıdan uygulanan sınırlı askerî baskı çoğu zaman iç konsolidasyonu güçlendirdi ve şu anda İran’da olan da bundan ibaret.
Trump’ın 2026’nın ilk günlerinde İran yönetimini hedef alarak, sokaklara çıkan göstericilere karşı güç kullanılması halinde İran’ın bombalanacağı yönündeki tehdidini ve nükleer faaliyetleri sürdürmesi durumunda operasyonla tehdit etmesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. ABD yönetiminin, Venezüella lideri Maduro ve eşini 3 Ocak 2026’da askerî bir operasyona kaçırmasının ardından İran liderliğinin bu tehditleri ne ölçüde ciddiye alacağı ise önümüzdeki dönemde yaşanabilecek gelişmeler üzerinde muhtemelen doğrudan belirleyici olacak.

