Hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları; modern toplumların asırlara sâri olan zorbalık, şiddet ve keyfilik mücadeleleri neticesinde ulaştığı evrensel ideallerdir.
İnsanlığın tarihsel süreç içerisinde ağır bedeller ödeyerek elde ettiği bu kavramlar, günümüzde uygar bir toplum olabilmenin en temel göstergeleri arasında kabul edilmektedir. Ancak bu ideal kavramların, dünya coğrafyasının tamamında aynı oranda karşılık bulduğunu söylemek güçtür.
Kimi toplumlarda bu kavramlar henüz tam anlamıyla filizlenememişken, kimi toplumlarda ise pozitif hukuk metinlerinde yer almalarına karşın, uygulamada ciddi aksaklıklarla karşılaşılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti açısından bu durum değerlendirildiğinde, 1982 Anayasası’nın 2. maddesi insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk devletini, “Cumhuriyetin değiştirilemez nitelikleri” arasında sayarak bu değerleri en üst düzeyde güvence altına almıştır.
Anayasa’nın 4. maddesi ise bu niteliklerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hüküm altına alarak sistemsel bir koruma kalkanı oluşturmuştur.
Demokratik bir toplumun en temel varlık sebebi, bireyin maddi ve manevi varlığını serbestçe geliştirebilmesi için gerekli olan temel hak ve özgürlükleri tanımak ve bu hakları devletin gücüne karşı korumaktır.[1]
Gerçek anlamda demokrasiyi içselleştirmeyi hedefleyen her toplum için, bireyin hak arama hürriyeti hayati bir zorunluluktur. Bu bağlamda, 1982 Anayasası’nın ikinci kısmında düzenlenen “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında, hak arama hürriyeti, kanuni hâkim güvencesi, suç ve cezalara ilişkin esaslar ve ispat hakkı gibi yargı faaliyetine ilişkin temel prensipler yer almaktadır.
Hukuk devleti ilkesi, yönetenlerin önceden belirlenmiş kuralların sınırları içinde hareket etmesini; devletin tüm eylem ve işlemlerinin yargısal denetime tabi olmasını gerektirir.
Hukukun üstün olmadığı bir sistemde yönetenlerin keyfiliği baş gösterir; keyfilik belirsizliği, belirsizlik toplumsal kaygıyı, kaygı ise bireylerin devlete ve yargı mekanizmalarına olan güveninin yitirilmesini doğurur.
Tam da bu noktada devreye giren “adil yargılanma hakkı”, bireyi devletin devasa gücü karşısında koruyan en temel yargısal enstrümandır…
Türk hukuk sisteminin de dâhil olduğu Kıta Avrupası hukuk sisteminin temeli olan Roma hukukunda ifade edildiği üzere, hukuk “iyi ve adil olanı gerçekleştirme sanatıdır”[2].
Bu felsefi yaklaşımdan hareketle, hukukun üstünlüğünü benimsemiş toplumlarda yargılama faaliyetinin salt şekli bir prosedürden ibaret olmaması, hakkaniyete ve adalete uygun bir şekilde icra edilmesi kaçınılmazdır.
Yargılama faaliyetinin adil olması, yalnızca hakkın sahibine teslim edilmesi yanında, aynı zamanda bu sürecin usulü açıdan da vicdanları tatmin edecek şeffaflıkta yürütülmesi anlamına gelir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında sıklıkla vurgulandığı üzere, “Adaletin yerine getirilmesi yetmez, yerine getirildiğinin dışarıdan da görülmesi ve hissedilmesi gerekir”.[3]
Bu ilke, yargılama makamlarının hem maddi hukuka hem de usul hukukuna riayet etme yükümlülüğünü doğurur.
Adil yargılanma hakkı, doktrinde farklı şekillerde tanımlansa da en genel hatlarıyla, bireyin medeni hak ve yükümlülükleri ile kendisine yöneltilen cezai suçlamalara ilişkin davaların, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul sürede, aleni ve hakkaniyete uygun bir şekilde görülmesi hakkı olarak ifade edilebilir.[4]
Benzer şekilde doktrinde Schroeder, adil bir yargılamayı “yeterli müdafaa imkanları sağlanarak ve hile yapılmadan görülen bir dava süreci” olarak tanımlamıştır.[5]
Adil yargılanma hakkının hukuki niteliği, Georg Jellinek‘in statü hakları ayrımı çerçevesinde incelendiğinde karma bir yapıya sahip olduğu görülür.
Bir yandan, devletin yargılama sürecine dışarıdan müdahale etmemesini ve hâkimlere emir ve talimat vermemesini gerektirmesi yönüyle bir “negatif statü (koruyucu) hakkı” iken, diğer yandan devletin mahkemeleri kurması, ücretsiz tercüman veya müdafi tahsis etmesi, yargılamayı makul sürede bitirecek altyapıyı sağlaması yönüyle devletten olumlu bir edim talep eden “pozitif statü (isteme) hakkı” özelliği taşır.
Adil yargılanma hakkı, bugünkü isimlendirmesiyle olmasa da içerik ve amaç bakımından ilk kez 1215 tarihli Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı) ile tarih sahnesine çıkmıştır. Bu belge, keyfi tutuklamaları yasaklaması ve bireylerin yasal güvencelere kavuşması açısından insan hakları metinlerinin atası kabul edilir.
İlerleyen yüzyıllarda, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi gibi metinlerle gelişen hak arama hürriyeti, göçler ve etkileşimler yoluyla Kıta Avrupası’na yayılarak, pozitif hukuk metinlerine entegre oldu…
İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkım, insan hakları alanında evrensel bir uyanış yarattı… Bu tarihe kadar uluslararası hukukun tek süjesi “devletler” iken, savaş sonrasında “insan” unsuru da uluslararası düzeyde bir hak öznesi olarak kabul görmeye başladı…
1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, adil yargılanma hakkını kavramsal olarak ilk kez açıkça zikreden evrensel bir metindir. Bildirge’de yer alan yasalar önünde eşitlik, hak arama hürriyeti ve bağımsız/tarafsız mahkemelerde yargılanma hakkı, adil yargılanmanın temel parametrelerini çizdi…
Türkiye bu bildirgeyi 1949 yılında kabul ederek, iç hukukuna dâhil etti. 1976 yılında yürürlüğe giren ve Türkiye’nin de taraf olduğu BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Bildirge’ye kıyasla daha bağlayıcı ve yaptırım gücü yüksek bir metin olarak adil yargılanma hakkını uluslararası güvence altına aldı.[6]
Ancak bu hakkın en detaylı, en sistemli ve denetim mekanizması en güçlü şekilde düzenlendiği uluslararası belge, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir (AİHS)[7].
Türkiye’nin 1954 yılında onayladığı bu sözleşmenin 6. maddesi, adil yargılanma hakkını (fair trial) sadece genel bir ilke olarak bırakıldı, alt unsurlarını detaylı bir şekilde saydı…
AİHS madde 6 uyarınca, herkes davasının makul bir sürede, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Suçsuzluk karinesi, anladığı dilde suçlamalardan haberdar edilme, savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma, avukat yardımından faydalanma, tanıkları sorguya çekme ve ücretsiz tercüman yardımı gibi hususlar bu maddede açıkça güvence altına alındı.
Adil yargılanma hakkı, kümülatif bir bütünlük arz eden alt ilkeler bütünüdür. Bu ilkelerden birinin dahi eksikliği, tüm yargılama sürecini sakatlayarak adil olma vasfını ortadan kaldırır.
Buna göre;
Yasayla Kurulmuş, Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme: Yargılamanın adil olabilmesinin ilk ve en önemli şartı, bireyin davasının önüne çıkarılacağı mahkemenin objektif kriterlere göre kurulmuş olmasıdır. Bu durum, “kanuni hâkim” veya “tabii hâkim” ilkesi olarak bilinir. Olay meydana geldikten sonra özel olarak kurulan mahkemeler, adil yargılanma hakkının açık bir ihlalidir.
Ayrıca, kararı verecek olan hâkimlerin yasama, yürütme organlarından ve davanın taraflarından tamamen bağımsız olması; karar verirken yalnızca hukuka, kanuna ve vicdani kanaatlerine göre hareket etmeleri elzemdir.[8]
Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama: Davanın taraflarının, iddia ve savunmalarını mahkeme önünde eşit koşullarda dile getirebilmesi, delillerini sunarken karşı tarafa nazaran dezavantajlı bir konuma düşürülmemesidir. Özellikle ceza yargılamalarında devletin (iddia makamı) devasa gücü karşısında bireyin (savunma) ezilmemesi için sanığa sağlanan kolaylıklar, silahların eşitliğinin bir gereğidir. Çelişmeli yargılama ise, tarafların dosyaya sunulan tüm görüş ve delillerden haberdar olması ve bunlara karşı itirazlarını sunabilme imkânına sahip olmasıdır.[9]
Makul Sürede Yargılanma: Geciken adaletin adalet olmadığı gerçeğinden hareketle, mahkemelerin yargılamayı sürüncemede bırakmadan, en kısa ve optimum sürede sonuçlandırması ilkesidir.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM), bir yargılamanın makul süreyi aşıp aşmadığını değerlendirirken; davanın karmaşıklığına, tarafların ve yargı makamlarının tutumuna, davanın kaç dereceli bir yargılamadan geçtiğine ve başvurucunun davanın hızla sonuçlanmasındaki hukuki menfaatine bakmaktadır.[10]
Gerekçeli Karar Hakkı: Mahkemeler, verdikleri kararların hukuki ve fiili dayanaklarını açık, tatmin edici ve mantıksal bir silsile içinde açıklamak zorundadır. Başvurucunun yargılama sürecinde ileri sürdüğü temel iddiaların kararda cevapsız bırakılması veya şablon/basmakalıp gerekçelerle hüküm kurulması adil yargılanma hakkının ihlalidir. Gerekçesiz bir karar, üst mahkemelerce yapılacak olan kanun yolu denetimini de imkânsız hale getirir.
Masumiyet Karinesi: Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla (hükmen) sabit oluncaya dek masum kabul edilir. Bu ilke, kişilerin yargılama süreci boyunca toplum ve kamu otoriteleri nezdinde peşinen suçlu muamelesi görmesini engeller.
2001 yılında 1982 Anayasası’nda yapılan değişiklikle, “Adil Yargılanma Hakkı” kavramı Anayasa’nın 36. maddesine açıkça derç edilmiştir.
İlgili madde: “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” şeklindedir.
Bunun yanı sıra, 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine eklenen hükümle, usulüne göre yürürlüğe konuldu, temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda antlaşma hükümlerinin esas alınacağı kabul edildi. Bu anayasal devrim, AİHS normlarını ve AİHM içtihatlarını Türk hukuk hiyerarşisinde kanunların üzerine yerleşti.
Türk yargı sistemi açısından dönüm noktalarından biri de Anayasa’nın 148. maddesinde yapılan değişiklikle, 2012 yılında hayata geçirilen “Bireysel Başvuru” (Anayasa Şikâyeti) yolu…
Kamu gücü tarafından, adil yargılanma hakkı ihlal edilen bireyler, iç hukuk yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvurma imkânına kavuştu…
Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, şikâyete konu edilen hakkın hem Anayasa’da güvence altına alınmış olması, hem de AİHS ve ek protokollerinin kapsamına girmesidir.[11]
AYM, bireysel başvuru sisteminin yürürlüğe girdiği tarihten bu yana, AİHM içtihatlarını referans alarak makul sürede yargılanma, silahların eşitliği, gerekçeli karar ve mahkemeye erişim hakları bağlamında sayısız ihlal kararı verdi. Bu kurum, Türkiye aleyhine Strasbourg’da (AİHM) verilebilecek ihlal kararlarının önünü kesmede önemli bir ulusal filtre görevi üstlenmekte…[12]
Sonuç olarak; Adil yargılanma hakkı, çağdaş hukuk devletlerinin salt teorik bir söylemi olmanın ötesinde, demokratik düzenin sürdürülebilirliğini temin eden en temel güvencelerden biridir.
Bu hak, bireyin devletin devasa gücü karşısında korunmasını sağlarken; yargı süreçlerinin keyfilikten uzak, şeffaf ve denetlenebilir bir zeminde yürümesini de güvence altına aldı.
Yargılamanın adil olması, mahkeme salonlarına hapsedilmiş şekli bir usul meselesi değil, hukukun üstünlüğü ilkesinin kökleşmesinde, toplumsal barışın inşasında ve vatandaş ile devlet arasındaki güven bağının zedelenmeden sürdürülmesinde belirleyici en önemli dinamik…
Türkiye bağlamında adil yargılanma hakkı, hem anayasal düzeyde güçlü bir şekilde teminat altına alındı, hem de evrensel insan hakları normlarının ayrılmaz bir parçası olarak iç hukuka entegre edildi.
Kanuni hâkim güvencesi, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanma, silahların eşitliği, masumiyet karinesi, makul sürede yargılanma, aleniyet, savunma hakkı ve gerekçeli karar gibi alt ilkeler, bu evrensel hakkın ete kemiğe bürünmüş unsurlarıdır.
Ancak bu ilkelerin normatif metinlerde yer bulması tek başına bir anlam ifade etmemekte.
Asıl başarı, bu kuralların yargı pratiğinde istikrarlı, tavizsiz ve etkin bir biçimde uygulanması yanında görünürlüğü ile ölçülmekte…
Ne var ki, Türk yargı sisteminde zaman zaman karşılaşılan uzun yargılama süreleri, mahkemelerin omuzlarındaki ağır iş yükü, kimi kararların tatmin edici hukuki gerekçelerden yoksun oluşu, doğal hâkim ilkesinin zaman zaman ihlal edilmesi ve yargıya duyulan güvenin dalgalı bir seyir izlemesi, adil yargılanma hakkının uygulamada tahkim edilmesi gerektiğini açıkça sergilemekte.
Bilhassa metropollerde yoğunlaşan devasa dava yükü, gerek ceza gerekse hukuk uyuşmazlıklarında makul sürede hüküm kurulmasını sekteye uğratmakta. Bu durum da bireylerin adalete ve hukukun işleyişine olan inancını olumsuz etkileyebilmekte…
Söz konusu sorunların çözümü, mevzuatta yapılacak yasal revizyonlarla sınırlı kalamaz.
Bu süreç aynı zamanda köklü bir yargı kültürü dönüşümünü de zorunlu kılmakta. Yargı mensuplarının insan hakları odaklı bir yaklaşımı içselleştirmeleri, hükümlerini evrensel hukuk standartları ışığında şekillendirmeleri ve kararlarındaki gerekçelendirme kalitesini yükseltmeleri hayati önem taşımakta. Bunlara ek olarak, yetkin ve liyakatli insan kaynağının nicelik ve nitelik bakımından artırılması, atılması gereken yapısal adımların omurgasını oluşturmalıdır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru mekanizmasının etkinliği, hak ihlallerinin telafisinde kilit bir rol üstlenmekte. Bu mekanizmanın, çok daha hızlı ve işlevsel bir yapıya kavuşması, alt derece mahkemeleri açısından bağlayıcı ve yol gösterici içtihatların yerleşmesini hızlandıracak.
Keza, yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına dair toplumsal algının sağlamlaştırılması, yalnızca hukuk profesyonellerinin değil, tüm vatandaşların adalet aygıtına olan güvenini perçinleyecek…
Netice itibarıyla, adil yargılanma hakkı, sadece uyuşmazlığın tarafı olan bireylerin değil, bütün bir toplumun müşterek güvencesidir.
Türkiye’de bu hakkın sarsılmaz bir şekilde tesis edilmesi, hukuki öngörülebilirliğin artmasına, sosyo-ekonomik istikrarın desteklenmesine ve demokratik değerlerin kalıcı biçimde kök salmasına doğrudan hizmet edecek…
Bu minvalde, adil yargılanma hakkının korunması ve daha da ileriye taşınması, kesintisiz bir reform iradesini ve toplumsal hukuk bilincinin inşasını kaçınılmaz olarak elzem kılmakta…
Kaynakça
Avrupa Konseyi. (1950). İnsan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşme.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM). (1984, 28 Haziran). Campbell ve Fell / Birleşik Krallık Davası (Başvuru No: 7819/77).
Bahar, E. (2022). Türkiye Anayasa Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı. DergiPark Akademik.
Çelik, A. (2013). Adil yargılanma hakkı rehberi (B. No: 2012/917). Anayasa Mahkemesi Yayınları.
Cinmen, E. ve Dindar, A. (2015). AYM bireysel başvuru kararları. Legal Yayıncılık.
Gölcüklü, F. (1994). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde adil yargılama. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 49(1), 1-25.
İnceoğlu, S. (2013). İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve anayasa. Beta Yayınları.
İnceoğlu, S. (2018). Adil yargılanma hakkı. MRK Baskı.
Karakehya, H. (2008). Ceza muhakemesinde duruşma. (Yayınevi belirtilmemiş). Ankara.
Kaşıkara, M. S. (2009). Adil yargılama hakkı ve Türkiye. (Yayınevi belirtilmemiş). Ankara.
Keskinsoy, Ö. (2021). Anayasa ve Türk anayasa hukuku. Monopol Yayınları.
Teziç, E. (2019). Anayasa hukuku (22. Baskı). Beta Yayınları.
Turan, H. (2009). Adil yargılanma hakkının AİHS’deki yeri ve önemi. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (84), 100-120.
[1] Teziç, 2019.
[2] Kaşıkara, 2009, s. 10
[3] AİHM, Campbell ve Fell / Birleşik Krallık, 1984.
[4] Karakehya, 2008, s. 22.
[5] Kaşıkara, 2009, s. 6.
[6] Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
[7] Gölcüklü, F.
[8] İnceoğlu, 2018.
[9] Bahar, 2022.
[10] Cinmen ve Dindar, 2015.
[11] (Çelik, 2013, s. 9).
[12] Bahar, 2022.

