Dünya nüfusunun 8 milyarı aştığı süreçte insanlık olarak birlikte sağlıklı huzurlu ve özellikle istikrarlı bir şekilde yaşama arzusu ve arayışları her geçen gün daha da yoğunlaşıyor.
Tüm dünya ülkeleri ve toplumları derinden etkileyen özellikle son 2020’li yıllardan bu yana gelişen olaylar ister istemez araştırmacıları yeni bir istikrar arayışına zorladı.
2020 başından bu yana; Covid-19 pandemisi ile başlayan ardından Ukrayna-Rusya savaşı, İsrail’in Gazze’yi işgali derken, ABD-İsrail ikilisinin İran’a açmış olduğu savaş bütün dünyadaki ekonomik dengeleri derinden değiştirdi. Enerji, gıda, ulaşım, deniz ulaşımı, petrol, petrole dayalı yakıtlar, lojistik, hava ulaşımı nerede ise hayatı bir şekilde etkileyen ama bu süreçten olumsuz etkilenmemiş tek bir sektör dahi kalmadı diyebiliriz.
Ekonomik istikrar tüm toplumların ortak sorunu haline dönüştü. Güçlü jeopolitik gerilimlere maruz kalan uluslararası ekonominin tekrar düzelebilme ihtimali var mı? Bugünkü gündemin en fazla değer atfedilmesi gereken önemli sorunlarından birisi haline dönüştü. Dünyada bu olumsuz gidişattan etkilenmeyen bir toplum olmadığı gibi süreçten mutlu olabilen bir topluluk da bulunmamaktadır.
Muhtemelen bu gerekçe ile olsa gerek ki ekonomi alanında saygın çalışmalar ve yayımlar yapan “Journal of Financial Economics”, dünyanın etkin ekonomik güçleri, birbiriyle rakip blokların yeniden düzenlenmesi ve aynı zamanda ekonomide çok taraflılığın yeniden tesis edilmesinin mümkün olup olamayacağı konusunu mercek altına almıştır.
Bu konuda yapılan çalışmaların derlendiği makalede; “son on yılda uluslararası jeopolitik gerilimlerin artmasıyla tetiklenen ekonomik ve finansal çalkantıların yaşandığı böylesine zor bir dönemde yeniden istikrara kavuşabilme ümidinin bulunup bulunmadığı önemli bir değerlendirilme konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu denli zor ve güç bir süreçte, finansal araştırma topluluğu ile finans sektörü arasında yakın bir bağlantı kurmakla sorumlu olan “Avrupa-Finans-Düzenler Derneği (AEFR)’nin yayımladığı derginin, son sayısının münhasıran küresel ekonomik yönetişimin güncel sorunlarına en kapsamlı genel bakışı sunduğu, bilgisine de yer vermektedir.
Ayrıca, iki cilt halinde yaklaşık kırk siyasi lider ve ekonomist ile yapılan görüşmelere yer verildiği hususuna (Enrico Letta, Arancha Gonzalez, Barry Eichengreen, Pascal Saint-Amans, Benoît Cœuré vb gibi) atıfta bulunularak, Harvard Kennedy Okulu’nda uluslararası politik ekonomi profesörü Türkiye doğumlu ekonomist Dani Rodrik’in çalışmalarına da değinilerek, ele aldığı konular ve görüşlerine ayrıntıları ile yer verilmektedir.
Değerlendirmede bağımsız, özerk, dünya pazarına ülkelerin entegrasyonu ile demokrasi arasındaki sürtünmeden kaynaklanan gerilimlerin nasıl çözülebileceği konusu ele alınmakta, yirmi birinci yüzyıla girilmesini takiben küreselleşmenin hızlanmasıyla birlikte mevcut gerilimlerin önemli ölçüde arttığı, karşılaşılan zorlukların ise oldukça yaygın hale geldiği hususlarına özel vurgu yapılmaktadır.
Bugün itibariyle sadece son üç aylık gelişmelere göz atıldığında, Xi Jinping’in yönlendirdiği Çin’in ticari gücü demokrasiye tercih ettiği ve sürecin hegemonik bir baskı görünümü verdiği, ABD Başkanı Donald Trump’ın ise oldukça korumacı bir politika izleyerek, dünya piyasaları üzerindeki egemenliğini yeniden teyit etme arzusunda olduğu; “Önce Amerika” anlayışına sahip olduğu belirtilir iken, Avrupa’nın ise, yeniden etobur-etçil bir dünyada otçul bir kıta olarak, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve ticareti kolaylaştırma amaçlı sınırların açılmasını savunduğu görüşü ön plana çıkarılmaktadır. Farklı bir yaklaşım ve değişik bir ifade tarzıyla mevcut belirleyici ekonomik güçle bir parça dünya gündeminden kısmen uzaklaşıldığına vurgu yapmaktadır.
Bu koşullar altında, büyük yaklaşım ve hedef farlılıkları içerisinde mevcut politik krizin nasıl soğutulup, yatıştırılabileceği ve sürdürülebilir bir uluslararası ekonomik düzenin yeniden tesis edilebileceği sorgulanmaktadır. “Her birisi ayrı konulara yoğunlaşmış, gündemleri, tutumları farklı büyük ekonomik blokların karşı karşıya olunan bu zorluklara ortak bir reaksiyon verme imkânı mümkün mü?” sorusu sorularak yorum ve değerlendirme okuyuculara bırakılmaktadır.
Matteo Neri-Lainé ve Hillel Rapoport’un, Trump yönetimi tarafından sıkı bir şekilde uygulanmaya çalışılan göçmenlik karşıtı politikaların Amerikan ekonomisi üzerindeki sonuçları değerlendirdiğini, Eric Monnet’nin ise, dolar tarafından desteklenen kripto paraların ve sabit koinlerin farklı yükselişlerini değerlendirme konusu olarak ele almış olduğunu, Sébastien Treyer’in ise; dijital devrim ve elektrik devriminin (yenilenebilir enerji, lityum piller, elektrikli araçlar) mevcut değer zincirlerini yeniden yapılandırdığını ve stratejik bağımlılıkları önemli ölçüde arttırdığı görüşünü ortaya koyduğundan bahisle, batıda gündem ve çözüm arayışlarının farklı alanlarda yoğunlaştığı, asli soruna ise henüz ortak bir yaklaşım sağlanmasından uzak olunduğu izlenimi verilmektedir.
Diğer taraftan, edebiyat ve finans dünyasını bir araya getiren Sciences Po Paris’in eski profesörlerinden Alain-Gérard Slama’nın bir makalesinin çok ilginç olduğuna yer verilerek, Guy de Maupassant’ın (1850-1893) Lui? adlı kısa öyküsü hatırlatılarak, hikaye konusu ikili ve bu ikilinin kaçamak gizemli ilişkilerine değinilerek, Bel-Ami’nin yazdığı “ruh sağlığı muhbiri” eserine de atıfla, konunun artık dolaylı bir şekilde uluslararası önemli ciddi bir dava haline geldiği hususunun altı çizilmektedir.
Bu şekilde içinde bulunulan dünya ekonomik durumunu edebi eserlerde yer alan konu ve eser kahramanlarına da vurgu yapılarak konunun öneminin ne denli hassas bir boyuta ulaştığına değinilmek istenmektedir.
Tüm bu okumalardan, ülkeleri derin şekilde etkileyen ekonomik istikrar ve yeniden yapılanma sürecine yönelik, ümit verici yaklaşımların henüz gündeme gelmediğini, esasında da bu yoğun gündem ve jeostratejik bunalımlar içerisinde bu tür istikrar bekleyen bir konunun ele alınması ve arayış içerisinde çözüm geliştirilmesinin güçlüğü, münferit değerlendirmelere bırakılmaktadır.
Belki tam da bu aşamada, Türkiye’nin tüm bu uluslararası sorunların merkezinde yer alan jeostratejik ve jeopolitik konumunun tekrar ele alınması ve gerek ekonomik istikrar gerek ise kendi bulunduğumuz bölge başta olmak üzere, siyasi ve bölgesel istikrara sağlayabileceğimiz katkıların uluslararası toplum tarafından tekrar değerlendirilmesi, önemli bir başlık konusu olarak ortaya çıkmaktadır.
Özellikle Libya, Sudan, Somali, Karabağ, Suriye gibi en karmaşık bölgelerde dahi bölgesel istikrar, güvenlik huzur ve ekonomik istikrara önemli ölçüde katkı sağlayan Türkiye ve Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın ABD-İsrail İran savaşının büyüyerek bölgesel boyuta ulaşmasını önlemede ortaya koyduğu gayret ve başarı ile ortamdaki gerginliğin azaltılması ve barış sürecine yönelik gayretlerinden alınan olumlu sonuçlar, aynı zamanda dünya ekonomik düzeninin yeniden istikrara kavuşturularak toplumların bekasına yönelik faydasının artırılmasında da benzer bir etkinliğe sahip olduğunun görülmesi gerekmektedir. Nitekim bu önemi fark eden Finlandiya Cumhurbaşkanının son AB zirvesindeki Türkiye ile ilgili önemli çıkışının da bu gözleme dayandığını ifade etmek mümkündür.
Ayrıca, Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle dünya gıda ihtiyacının aksatılmadan karşılanabilmesi için 45 milyon tonun üzerindeki tahılın, ihtiyaç bölgelerine boğazlar üzerinden ulaştırılmasının sağlanması, uluslararası sorunlara çözüm geliştirme kabiliyetimize yönelik önemli bir örnektir. Bunu, gerek enerji koridorları üzerindeki konumumuz gerek alternatifli Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan muhtelif lojistik yollarının her birisinde kilit ülke olarak Türkiye’nin yer alması, Sn. Cumhurbaşkanımızın insani odaklı, istikrar ve barışı ön plana çıkaran dış politikamızın olumlu sonuçlarının devam eden süreçlere yansıyan izleri olarak değerlendirmek mümkündür. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin bu anahtar rolünün daha mühim barışçıl gelişilmelere imkân tanıyabilecek nitelikte olduğu hususuna özel önem atfedilmesi gerekmektedir.

