İnsanoğlunun yeryüzündeki varoluş serüveni, doğayla kurduğu muvazene ve ekolojik sistemlerle geliştirdiği uyum üzerine inşa edilmiştir. Ancak sanayi devriminden bu yana üretimin kitleselleşmesi, tüketim hırslarının dizginlenemez bir boyuta ulaşması ve fosil yakıtlara dayalı büyüme modelleri, bu hassas dengeyi derinden sarsmaktadır. Günümüzde insanlık, kendi eliyle hazırladığı küresel bir krizle, yani iklim değişikliğiyle karşı karşıyadır. Bu krizle mücadele ise artık laboratuvarların, akademik kürsülerin veya çevre aktivistlerinin gündemi olmaktan çıkmış, devletlerin egemenlik haklarının, ulusal güvenlik stratejilerinin, ticaret ağlarının ve dış politika vizyonlarının merkezine yerleşmiştir.
İşte bu çok boyutlu ve küresel mücadelenin en üst düzey yürütme ve karar alma arenası, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı, yani kısa adıyla “COP” (Conferences of the Parties) zirveleridir. Son dönemde uluslararası kamuoyunun ve Ankara’nın en stratejik gündem maddelerinden birini, Türkiye’nin COP31 (31. Taraflar Konferansı) ev sahipliği ve bu doğrultuda yürüttüğü yoğun diplomatik temaslar teşkil etmektedir. Türkiye’nin bu devasa organizasyona ev sahipliği yapma iradesi, iklim diplomasisinde oyun kurucu, kural koyucu ve ara bulucu bir aktör olma iddiasının göstergesidir.
Bu minvalde, Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin en üst karar organı olan COP Taraflar Konferansı’na tarihinde ilk kez başkanlık edecektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek olan COP31’e, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum Başkan olarak atanmıştır. “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansının 31’inci Oturumu (COP31)” ile ilgili 2025/20 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi 26.12.2025 günü Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
1. Temel Kavramlar: İklim ve Küresel Isınma
Meseleyi siyasi ve diplomatik zeminlerde tartışmadan evvel, krizin bilimsel temellerini ve bu alandaki temel mefhumları tanımlamak gerekir. İklim, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, belirli bir zaman dilimi içinde değil, uzun yıllar boyunca gözlemlenen hava olaylarının (sıcaklık, nem, atmosfer basıncı, rüzgâr, yağış miktarı ve sıklığı) istatistiksel ortalamasıdır. Günlük hava durumu anlık, değişken ve lokal bir nitelik taşırken, iklim, ekosistemlerin biyolojik sınırlarını çizen, tarımsal üretim havzalarını ve kalıplarını belirleyen, su kaynaklarının döngüsünü sağlayan ve insan yerleşimlerini şekillendiren makro bir nizamdır. İklimin kararlılığı, yeryüzündeki biyoçeşitliliğin ve insan medeniyetinin devamlılığı için bir nevi hayat sigortası hükmündedir.
Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Nedir?
Küresel ısınma, insan faaliyetleri neticesinde (özellikle kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtların endüstriyel üretimi ve ulaşımda yakılması, geniş ölçekli ormansızlaşma, endüstriyel hayvancılık ve kontrolsüz atık yönetimi) atmosfere salınan karbondioksit, metan vb. gazların yoğunlaşmasıyla, dünya yüzeyinin, alt atmosfer tabakasının ve okyanusların ortalama sıcaklıklarında yaşanan kalıcı, yapay ve sürekli artıştır. Güneşten gelen kısa dalgalı ışınlar yeryüzüne ulaşır, dünyayı ısıtır ve uzun dalgalı kızılötesi ışınlar olarak uzaya geri yansır. Ancak atmosfere salınan bu yoğun gazlar, geri yansıyan ısının uzaya kaçmasını engelleyerek tıpkı bir “sera” tavanı gibi ısıyı hapseder. Küresel ısınma, madalyonun termometreye yansıyan niceliksel yüzüdür. Bu yapay ısınmanın iklim sisteminde tetiklediği;
-Aşırı ve öngörülemeyen hava olayları (mega kasırgalar, hortumlar),
-Kutup buzullarının ve donmuş toprak tabakalarının hızla erimesi,
-Deniz seviyelerinin yükselerek kıyı şehirlerini ve ada devletlerini tehdit etmesi,
-Bölgesel kuraklıklar, çölleşme reaksiyonları ve ani, yıkıcı su baskınları
gibi geniş çaplı zincirleme reaksiyonların bütününe ise İklim Değişikliği denmektedir. Bu durum, gezegenimizin milenyumlar boyunca koruduğu doğal dengesini altüst eden, biyolojik türlerin neslini tüketen ve insanlığı gıda-su güvensizliğiyle baş başa bırakan bir karmaşa ortamı doğurmaktadır.
2. Uluslararası Çizgide Yeni Bir Kulvar: İklim Diplomasi
Geleneksel dış politika ve diplomasi tarihi, askeri ittifaklar, fiziki sınır güvenliği, toprak bütünlüğü ve merkantilist ticari anlaşmalar gibi realizm odaklı unsurlar üzerine bina edilmişken, 21. yüzyıl diplomasi sözlüğünün ve uluslararası ilişkiler teorilerinin merkezine yeni ve hayati bir kavram eklenmiştir bu İklim Diplomasisi’dir.
İklim Diplomasisi Nedir?
İklim diplomasisi, iklim değişikliğinin küresel düzeyde getirdiği asimetrik tehditleri bertaraf etmek, küresel sera gazı emisyonlarını ortak kurallar çerçevesinde sınırlandırmak ve bu geçiş sürecinde ülkelerin kendi ekonomik çıkarlarını, endüstriyel rekabet güçlerini ve adil geçiş esaslarını korumak adına yürüttükleri uluslararası müzakerelerin, stratejik ittifakların ve küresel politika geliştirme süreçlerinin bütünüdür. Bu diplomasi türü, çağdaş uluslararası ilişkilerin en girift ve çok katmanlı alanlarından biridir. Zira masanın bir tarafında gezegenin ekolojik geleceğini ve insanlığın bekasını kurtarma ideali bulunurken, diğer tarafında devletlerin sanayi üretim kapasitelerini, ulusal enerji politikalarını, istihdam dengelerini ve ekonomik büyüme hedeflerini/hırslarını doğrudan ve radikal biçimde etkileyen görece bağlayıcı taahhütler yer almaktadır.
Bir başka ifade ile iklim diplomasisi, devletlerin yumuşak güç unsurlarını sergiledikleri, teknolojik inovasyon yeteneklerini (yeşil hidrojen, yenilenebilir enerji altyapıları, karbon yakalama teknolojileri) pazarladıkları ve küresel prestij kazandıkları stratejik bir zemin teşkil etmektedir. Çevre politikalarında yetersiz kalan, karbon ayak izini azaltmayan veya uluslararası taahhütlerine sadık kalmayan ülkeler, yeni dünya düzeninde “kirletici” ilan edilerek yeşil ticaret duvarları (örneğin Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) vasıtasıyla ekonomik ve siyasi olarak yalnızlaştırılma riskiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla iklim diplomasisi, çevreyi koruma gayreti olmanın ötesinde yeni küresel ekonomik mimaride üst sıralarda yer kapma mücadelesidir.
3. COP Nedir?
Küresel iklim siyasetinin ve diplomasisinin kurumsal, hukuki ve bürokratik omurgasını kısa adı COP olan zirveler oluşturmaktadır. Bu yapının nasıl çalıştığını anlamak, küresel sistemin dinamiklerini çözmek anlamına gelir. COP, İngilizce “Conference of the Parties” ifadesinin kısaltması olup, hukuk ve diplomasi dilimize “Taraflar Konferansı” olarak tebdil edilmiştir. Burada zikredilen “Taraflar”, 1992 yılında uluslararası toplumun ortak iradesiyle şekillenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (BMİDÇS / UNFCCC) imzalayan, kendi ulusal parlamentolarında onaylayan ve sözleşmenin getirdiği yükümlülüklere tabi olan egemen devletlerdir. COP, bu sözleşmenin en üst düzey karar alma, denetleme ve yeni protokoller üretme organıdır.
Ne Zaman ve Nasıl Başlamıştır?
1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen tarihi BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılmış ve gerekli onay sayısına ulaşarak 21 Mart 1994 tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir. Sözleşme’nin nihai amacı olan “Sözleşme’nin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlike arz eden insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir seviyede tutmayı başarmak” (UN, 1992, md:2) doğrultusunda çeşitli ilkelerin belirlendiği görülmektedir. Bu sözleşmenin hayata geçmesinin ardından, üye ülkelerin temsilcilerini, devlet başkanlarını ve bakanları tek bir masa etrafında toplayan ilk Taraflar Konferansı, yani COP1, 28 Mart-7 Nisan 1995 yılında Almanya’nın başkenti Berlin’de gerçekleştirilmiştir. İlk konferansta, imza atan ülkeler küresel ısınma ve zararlı gaz emisyonlarını azaltma ihtiyacının yakından aktif bir şekilde izlenmesi amacıyla her yıl düzenli olarak toplanmayı kabul etmişlerdir. O tarihten bu yana, küresel ölçekteki istisnai kriz dönemleri (örneğin COVID-19 pandemisi sebebiyle 2020 yılının boş geçilmesi) hariç olmak üzere, her yıl dünyanın farklı bir coğrafyasında ve farklı bir BM bölgesel grubunun ev sahipliğinde bu zirveler kesintisiz olarak düzenlenmektedir.
1995’ten günümüze kadar her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen Taraflar Konferansları incelendiğinde COP 3 ve COP 21, yani literatüre Kyoto Protokolü (ekonomik gelişmelere bağlı olarak her bir ülkenin iklim değişikliği ile mücadelede farklı yeteneklere sahip olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca tarihsel olarak atmosferdeki mevcut sera gazı seviyelerinden sorumlu olarak görülen gelişmiş ülkelere daha fazla görev ve sorumluluk yüklenmektedir.) ve Paris Anlaşması (İklim değişikliğinin olumsuz etkilerine maruz kalan ülkelerin uyum ve direnç kabiliyetlerinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tarafların sera gazı emisyon azaltım kapasitelerinin artırılması düşüncesiyle gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere finansman, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme imkanları sağlamaları öngörülmüştür.) olarak geçen konferansların, iklim değişikliği çerçevesinde ayrı birer yeri olduğu açıktır.
Hangi Ülkeler Üyedir?
BMİDÇS’ye ve dolayısıyla COP rejimine günümüz itibarıyla 197 devlet ve Avrupa Birliği dahil olmak üzere toplam 198 taraf üyedir. Ülkemiz Sözleşme’ye 24 Mayıs 2004 tarihinde katılmıştır. Bu sayı, Birleşmiş Milletler’e üye olan neredeyse tüm bağımsız devletleri, egemenlik hakkı bulunan özel statülü bölgeleri ve Avrupa Birliği gibi ulusüstü bölgesel entegrasyonları bünyesinde barındırarak tam anlamıyla evrensel ve kapsayıcı bir nitelik arz eder. COP zirveleri tarihi boyunca pek çok teknik karar alınmış olsa da, iki büyük hukuki ve bağlayıcı vesika küresel sistemi dönüştürmüştür:
1. Kyoto Protokolü (1997-COP3): Gelişmiş ülkelere ilk kez hukuken bağlayıcı ve somut emisyon azaltım hedefleri koyan, ancak ABD’nin onaylamaması ve gelişmekte olan ülkelerin muaf tutulması nedeniyle küresel ölçekte tam başarıya ulaşamayan ilk büyük adımdır. Ülkemiz Protokole 2009 yılında taraf olmuştur. Türkiye, Kyoto Protokolü’nün kabul edildiği 1997 yılında henüz BMİDÇS’ne taraf olmadığı için sayısallaştırılmış sera gazı emisyon azaltım veya sınırlama yükümlülüklerinin tanımlandığı Protokol’ün Ek-B listesine dahil edilmemiştir. Bu nedenle ülkemizin, Kyoto Protokolü kapsamında sayısallaştırılmış sera gazı emisyon azaltım veya sınırlama taahhüdü bulunmamaktadır.
2. Paris İklim Anlaşması (2015-COP21): Küresel sıcaklık artışını sanayileşme öncesi döneme kıyasla mümkünse 1.5 seviyesinde sınırlandırmayı, en fazla ise 2 derecenin altında tutmayı hedefleyen evrensel bir mutabakattır. Bu anlaşma, her ülkenin kendi rızasıyla belirlediği “Ulusal Katkı Beyanları” mekanizmasına dayanmaktadır. Ülkemiz, Paris Anlaşması’nı, 22 Nisan 2016 tarihinde, New York’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli İmza Töreni’nde 175 ülke temsilcisiyle birlikte imzalamış ve Ulusal Beyanımızda Anlaşma’yı gelişmekte olan bir ülke olarak imzaladığımız vurgulanmıştır. Paris Anlaşması 7 Ekim 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Kararı ile onaylanmış olup, iç hukuk onay süreci tamamlanmıştır. Anlaşma onay belgesi, ulusal beyanımızla birlikte, 11 Ekim 2021 tarihinde BM Sekretaryası’na tevdi edilmiştir.
4. Türkiye’nin COP31 Ev Sahipliği
Türkiye, üç tarafını çevreleyen denizleri, topoğrafik çeşitliliği ve mikroklimatik yapısı nedeniyle iklim değişikliğinin yıkıcı tezahürlerini (Akdeniz Havzası’nda her yıl şiddetlenen mega orman yangınları, tarımsal kuraklık, su stresi ve ani meteorolojik afetler) en derinden ve akut şekilde hisseden ülkelerin başında gelmektedir. Bu ekolojik ve coğrafi gerçeklik, Ankara’yı iklim politikalarında savunmacı bir pozisyondan, proaktif ve küresel düzeyde iddialı bir tutum almaya sevk etmiştir. Paris İklim Anlaşması’nı 2021 yılında Meclis kararıyla onaylayan ve hemen ardından “2053 Net Sıfır Emisyon” hedefi ile “Yeşil Kalkınma Devrimi” vizyonunu ilan eden Türkiye, bu makro politikasını uluslararası arenada taçlandırmak adına COP31’e ev sahipliği yapacaktır.
COP31, rastgele bir yıllık buluşma değildir. Paris İklim Anlaşması’nın işleyiş takvimi açısından hayati bir virajdır. Zira bu zirvede ülkeler, 2030 ve sonraki dönemleri kapsayan yeni, daha agresif ve iddialı Ulusal Katkı Beyanlarını masaya koyacaklardır. Aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelere aktarılacak küresel iklim finansmanının yeni miktarı, dağıtım kriterleri ve fonlama mekanizmaları bu zirvede netleşecektir. Dolayısıyla COP31, küresel ekonominin önümüzdeki 20 yıllık rotasının çizileceği de bir platformdur.
Ev Sahipliğinin Türkiye’ye Sağlayacağı Çok Boyutlu Kazanımlar
Türkiye’nin COP31 gibi dünyanın en geniş katılımlı hükümetler arası zirvesine ev sahipliği yapması, diplomasi tarihimiz, ulusal prestijimiz ve yeşil ekonomik dönüşümümüz açısından hayati ve çok boyutlu kazanımları kapsamaktadır.
1. Küresel Diplomasi Merkezi Olma ve Liderlik: On binlerce delegenin, yüzlerce devlet ve hükümet başkanının, binlerce uluslararası basın mensubunun, CEO’ların, bilim insanlarının ve sivil toplum kuruluşlarının katıldığı bu devasa organizasyon, Türkiye’yi küresel siyasetin odak noktası haline getirecektir. Türkiye’nin çok taraflı diplomasi yönetme kapasitesi, lojistik gücü ve arabuluculuk kabiliyeti dünya çapında tescillenecektir.
2. Yeşil Finansman, Teknoloji ve Yatırım Akışı: Zirve, dünya genelindeki trilyonlarca dolarlık yeşil fonların, sürdürülebilir kalkınma bankalarının ve küresel yatırımcıların dikkatini Türkiye’ye çekecektir. Türkiye, yenilenebilir enerji kapasitesi (rüzgâr, güneş, jeotermal), yeşil hidrojen yatırımları, batarya teknolojileri ve elektrikli ulaşım altyapısı konularında doğrudan yabancı sermaye çekme noktasında muazzam bir avantaja kavuşacaktır.
3. Kuzey-Güney Dengesinde Köprü Rolü: Türkiye, gelişmiş batılı sanayi ekonomileri ile iklim krizinden en çok zarar gören, finansman arayışındaki gelişmekte olan “Küresel Güney” ülkeleri arasında hem coğrafi hem de sosyo-ekonomik ve kültürel bir köprüdür. Ankara, bu zirve vasıtasıyla iklim adaleti, kayıp-zarar mekanizmalarının adil işletilmesi ve finansmana kolay erişim noktalarında, sesini duyuramayan kırılgan devletlerin hamisi ve sesi olma misyonunu üstlenebilir.
Sonuç: İstikbal Göklerde ve Yeşil Dönüşümdedir
Sözün özü, iklim değişikliği insanlığın ortak mukadderatını tehdit eden, devletlerin yapay sınırlarını aşan, ideoloji ve coğrafya tanımayan küresel bir musibettir. Bu musibetle mücadelede pasif bir izleyici veya yalnızca alınan kararları uygulayan bir takipçi olmak, 21. yüzyılın yeniden şekillenen jeopolitik ve ekonomik mimarisinde söz hakkını tamamen kaybetmek manasına gelir. Türkiye’nin COP31 ev sahipliği iradesi de bu bağlamda sıradan bir çevre organizasyonunu ağırlama isteğinin çok ötesinde, küresel sistemin merkezinde yer alma stratejisidir. Bu büyük iddia, Türkiye için iki temel sütun üzerinde yükselen tarihi bir misyonu ifade etmektedir:
1. Uluslararası Nizamda Hakemlik ve Reform Misyonu
Türkiye, COP31 masasını kuran lider aktör sıfatıyla, Paris İklim Anlaşması’nın en kırılgan noktasını teşkil eden “finansmana erişim” düğümünü çözmeye namzettir. Küresel Güney’in maruz kaldığı asimetrik iklim zararlarının, gelişmiş Batı ekonomileri tarafından tazmin edilmesi noktasında adil bir hakemlik rolü üstlenebilir. Ankara, adil geçiş ilkelerinin küresel ölçekte uygulanmasını sağlayarak, iklim hukukunun sömürgeci bir enstrümana dönüşmesini engelleyecek yegâne köprü konumundadır. COP31, Türkiye’nin vizyonunun, küresel çevre ve ekonomi adaleti zemininde de vücut bulmuş bir tezahürü olacaktır.
2. Ulusal Kalkınmada Yeşil Devrim ve Ekonomik Güvenlik
Zirvenin iç politikaya ve makro ekonomiye yansımaları, adeta bir endüstriyel dalga yaratacaktır. COP31 süreciyle birlikte Türkiye;
-Organize Sanayi Bölgelerini “Yeşil OSB” normlarına kavuşturarak temiz enerjiyle üretim yapan küresel bir cazibe merkezine dönüştürecek,
-Yerli otomobil, batarya, güneş paneli ve rüzgâr tribünü gibi yüksek teknoloji odaklı yatırımlarda “Yeşil Finansman Akışını” Türkiye’ye çekerek cari açık sarmalından çıkış modelini tahkim edecektir.
Bu doğrultuda, devletin en üst kademesinden yerel yönetimlere, iş dünyasından akademiye kadar topyekûn bir seferberlik ruhuyla hareket edilmesi şarttır. Türkiye’nin diplomatik mahareti, köklü devlet geleneği ve yeşil sanayi hamleleri bir araya geldiğinde, COP31 tüm insanlık için küresel iklim siyasetinde yeni bir miladın, yeni bir toplumsal sözleşmenin başlangıcı olma ihtimalini taşımaktadır.
Zira istikbal, artık askeri ve fiziki güçte ya da dumanlı fabrika bacalarında değildir, bilakis istikbal, o göklerin saflığını, yeryüzünün ekolojik dengesini ve hayatın mukaddes devamlılığını koruyan yeşil, adil ve sürdürülebilir bir gelecektedir.
Kaynakça
Sadioğlu, U., & Ağıralan, E.. (2020). İklim değişikliği çerçevesinde 25. Taraflar konferansı (cop 25). KAÜİİBFD, 11(Ek Sayı 1), 361-385.
Conference of the Parties (COP), “What is the COP?”, https://unfccc.int/process/bodies/supreme-bodies/conference-of-the-parties-cop
Makine İhtisas Organize Sanayi Bölgesi. (2025, Eylül). Sürdürülebilirlik e-bülten (Cilt 1, Sayı 29): Taraflar Konferansı COP30.
Kriter. (2026, Mayıs). Türkiye’nin COP31 Taraflar Konferansı Başkanlığı. Kriter, Yıl 11(Sayı 112).
Murat Türkeş, “İklim Değişikliği: Türkiye – İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi İlişkileri ve İklim Değişikliği Politikaları”, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara.
İTÜ Vakfı Dergisi, “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27. Taraflar Konferansı (COP27)”, 23 Mayıs 2023.
TÜSİAD, “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29. Taraflar Konferansı (COP29)’nın Ardından” Bilgi Notu, 3 Aralık 2024.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı. “İklim Değişikliğiyle Mücadelenin Önemi.” https://www.mfa.gov.tr/iklim-degisikligiyle-mucadelenin-onemi.tr.mfa

