Ateşkes ve Sonrası: İran’da Savaş Bitti Mi? Kim Kazandı?

İran’a karşı ABD-İsrail işbirliğinde girişilen savaştaki üçüncü faz da geride kaldı. 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan bu üçüncü faz, 8 Nisan tarihinde açıklanan ateşkesle, savaşın kırk günü geride kalmışken sona erdi.

Trump ve Netanyahu’nun savaşın başındaki tehditleri ve kamuoyuna yönelik verdikleri büyük hedeflere ulaşılamadan sona eren savaşta, başlangıçla son gün arasında bazı hususlara işaret etmekte ve karşımıza çıkan büyük resme bakmakta fayda var.

Başlangıçtaki hedefler ve başarısızlıklar

ABD ve İsrail’in Haziran 2025’ten itibaren dile getirdiği ve 2026 Ocak ayındaki içeriden silahlı eylemlerle hayata geçen ikinci fazda ve Şubat-Nisan aylarındaki üçüncü fazda alenen ortaya koyduğu hedeflere ulaşıp ulaşmadığı sorusu, bu savaşın kimin hanesine başarı olarak yazılacağını da belirleyecek.

ABD ve İsrailli yetkililerin açıkladığı başlangıçtaki hedefler, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un da 2026 Ocak ayında açıkladığı hat üzerinden, kabaca dört ana kategoride toplanabilir:

  1. a) İran’da rejim değişikliği gerçekleştirmek; İslam Cumhuriyeti yönetimini yıkmak, bu mümkün olmazsa şahin kanadı yönetimden uzaklaştırmak
  2. b) İran’a tamamen diz çöktürmek, askerî olarak kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak
  3. c) Yaklaşık 440 kg yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu kontrol altına almak. Mümkünse müzakere veya ikna yoluyla, bu mümkün olmazsa askerî operasyonla sözkonusu uranyum stokuna erişmek
  4. d) İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteği kesmek

ABD-İsrail’in başlangıçtaki bu hedeflerinin akıbeti üzerinde tek tek durmaya gerek görmüyorum, zira bu hedeflerin hiçbirine erişilebilmiş değil. İran’daki İslam Cumhuriyeti yönetimi devrilemediği gibi, 1980-88 Irak-İran Savaşı’nın içeride devrimi kurumsallaştırmasına benzer şekilde bu savaşın da İran’da devlet-toplum ilişkilerini konsolide ettiği hususunda gözlemciler umumiyetle hemfikir. 40 günlük savaşın ardından İran’a askerî olarak diz çöktürmek mümkün olmadı, üstelik İran çok sert karşılık vererek kendi caydırıcılığını balistik füzeler üzerinden tesis etti, üstelik elindeki uranyumun çalınmasına da müsaade etmedi.

Sahadaki gerçeklikler ve tutmayan hesaplar

İran bu 40 günlük savaşın ardından ağır yara aldı kuşkusuz. Ancak 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda da gördüğümüz üzere, bu tür kayıplar İran açısından telafisi imkânsız yaralar değil. Kişilerin kaybından veya liderlerin suikasta uğramasından daha önemli ve öncelikli olan husus, sistemin bütünlük içinde yoluna devam edebilmesi.  Bu nedenle Ayetullah Humeyni gibi 1300 yıllık Şiilik tarihindeki en önemli figürlerden ve modern tarihin gördüğü en önemli üç eskatolojik devrimden birinin bânisi bir önder dahi ölünce, yerine bir başka lider geçip sistemin devamlılığı sağlanabiliyor. Son birkaç yıl içinde her biri farklı alanlarda ciddi liderlik yapmış olan Ayetullah Hamaney, Kasım Süleymani, Ali Laricani, Muhsin Fahrizade gibi isimler suikastla öldürülse de yerleri hızlı biçimde doldurulup sistem kendini yeniden üretebilmeyi başardı. Ancak elbette bunun yıllarca sürdürülebilmesi ve liderlerin tek tek uzun yıllar takip edilip öldürülmesi halinde bir noktada bu devamlılıkta da zorluklar yaşanmaya başlayabilecektir.

Haziran savaşından beri sayısı 300’ü bulan askerî ve sivil liderlerin kaybının yanında, İran’ın enerji sahaları, sanayi altyapısı ve yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler, okullar gibi sivil altyapısı ciddi ölçüde tahrip edildi. Dolayısıyla İran’ın bu savaşta çok ağır yara aldığını söylemek için elimizde yeterince argüman var.

Ancak İran’ın elde ettiği bazı stratejik kazanımlar da var ki bu ülkeyi savaşın mağlubu olmaktan çıkarıyor ve hatta avantajlı bir konuma yükseltiyor. Örneğin İran, modern tarihinde ilk kez, dünyanın en önemli birkaç su geçişinden biri kabul edilen Hürmüz Boğazı üzerinde tam bir kontrol sağladı. Küresel petrol ve LNG ticaretinin yaklaşık dörtte birinin üzerinden geçtiği Hürmüz’ü kontrol etmek İran’a sadece jeopolitik kazanım sağlamadı; Körfez’deki ABD müttefiki Araplara karşı stratejik üstünlük sağladı, küresel piyasaları altüst edebilme imkânı verdi, savaşı bölgesel ve hatta küresel çapta sonuçlar üreten bir yıkıma çevirme avantajı sundu.

İran’ın elde ettiği bir başka kazanım, 1980’lerden sonra bir kez daha, saldırı altında stratejik dayanıklılık gösterebilmesi oldu. Bu cümleden olarak, İran balistik füze programının ne kadar etkili bir silaha dönüşebildiğini de herkese gösterdi ki USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford gibi milyar dolarlık iki savaş gemisinin savaş dışı kalabilmesi de –ABD tarafı inandırıcılıktan uzak bahaneler ileri sürdü bu alçaltıcı durum için- yeni savaş doktrini açısından önümüzdeki dönemde bazı dengeleri sarsacak kuşkusuz.

İran’da İslam Cumhuriyeti yönetiminin içeride kontrolü elinde tutabilmesi, ABD ve İsrail’in tüm karşı istihbarat hamlelerine yanıt verebilmesi ve düzeni koruyabilmesi, sistemin ayakta tutulabilmesi açısından kritik önemdeydi ve ABD-İsrail aleyhine bir başarısızlık olarak kayda geçti. Tahran’ın Hürmüz’ün yanısıra eskalasyon kapasitesini kanıtlaması ve Yemen üzerinden kontrol edebildiği Bâbü’l-Mendeb Boğazı’nı da kapatabilme gücü ortaya koyması da keza jeopolitik kazanımlar hanesine dahil oldu.

Bölgesel ve küresel sahneye yansımalar

İran’ın aldığı ağır hasar, bölgeye zarar verebilme kapasitesini büyük ölçüde etkilemedi. Savaşın hemen başında, 10 bin km uzaktaki ABD’yi uçaklar veya füzelerle vuramayacağının farkında olan İran, ABD tarafından saldırıya uğraması halinde Ortadoğu’daki tüm ABD üslerini vuracağını açıkladı. Türkiye’deki NATO üsleri dışındaki her bir ABD üssünün vurulduğu ve Körfez’dekilere ağır zarar verilen bu saldırılarda Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün, K. Irak gibi bölgelerdeki üsler ağır hasar aldı, Amerikan askerleri üslerden tahliye edildi, üslerdeki stratejik radarlar ve askerî tesisler ise neredeyse tamamen yok edildi.

ABD’nin Soğuk Savaş’ın başından beri Ortadoğu’da aldığı en büyük hasar olan bu saldırılar, Körfez ülkelerinde Amerikan güvenlik şemsiyesinin kendilerini İran’a karşı korumada yeterli olup olmayacağı tartışmaları başlattı ve ABD’nin tek önceliğinin İsrail’in korunması olduğu fikrini daha da güçlendirdi. Çatışmaların İran’dan başlayarak dalga dalga bölge sathına yayılması, Körfez Arapları için güvenlik ve ekonomik riskleri daha önce hiç tecrübe edilmeyen derecede arttırdı.

Hürmüz Boğazı bağlantılı kriz ise savaşın etkilerini küresel düzeyde hissedilir kıldı. Boğazın kapanma riski ve fiilî ablukalarla, Brent petrolün varil fiyatının 72 dolar seviyesinden 110 dolar seviyelerine çıkması, küresel çapta enerji krizi ve yüksek enflasyon baskısı yarattı. Sanayi üretimi için gerekli hammaddelerin teminini de durduran bu abluka bilhassa Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore gibi Körfez petrolü ve enerji kaynaklarına bağımlı ülkelerde üretim aksamaları ve artan yakıt maliyetleri nedeniyle ciddi üretim ve lojistik sorunlara yol açtı. Doğrudan Hürmüz’e bağımlı olmasa da Türkiye’de dahi artan enerji maliyetleri, dış ticaret açığı ve hayat pahalılığı üzerinde etkisini gösterdi.

Bu küresel etkilere Körfez’deki petrol ve doğalgaz zengini Arap ülkelerinin hem enerji ihracatı hem de bütçelerinin yaklaşık %10’unu teşkil eden turizm ve seyahat gelirlerinin kaybı da eklenince, bu domino etkisi Körfez’in ABD üzerinde savaşı bitirme yönünde daha fazla baskı yapmasını beraberinde getirdi.

Dolayısıyla Hürmüz kaynaklı ekonomik şok dalgaları küresel üretim zincirlerinde yavaşlamaya yol açtı ki krizin uzaması ve yıllarca sürmesi halinde, boğazı by-pass edecek yeterli kapasiteye sahip petrol ve doğalgaz boru hatlarının inşa edilememesi halinde, bunun çok daha ciddi ve kalıcı etkileri olabileceği de ortaya çıkmış oldu.

***

Netice itibariyle, İran tarafında –en trajik olanı savaşın başında Minab’daki kız okulu saldırısı olmak üzere- üç bin civarında ölü ve beş binden fazla yaralıya, altyapıda ağır tahribata ve önemli çevresel zararlara yol açan bu harbin savaş alanı dışındaki yıkımı elbette daha geniş oldu. Benzer şekilde İsrail ve Körfez’deki üslerin yakın bölgelerinde de ağır tahribat sözkonusu.

Bu açıdan bölgesel ve küresel etkilere bütüncül şekilde bakıldığında; ABD ve İsrail’in bazı taktik başarılar elde ettiği şüphesiz vakıa olarak önümüzde duruyor. Ancak stratejik olarak büyük bedel ödediği ve bunun oldukça maliyetli bir kazanım olduğu, üstelik başlangıçtaki hedefleriyle çelişki ve tezat oluşturduğu da aşikâr.

Bu savaş, muhtemelen yıllar sonra, Trump’ın ikinci başkanlık dönemindeki –şimdilik- en saçma, maliyetli ve gereksiz savaş kararı olarak anılacak. 2026 İran Savaşı’yla birlikte şekillenecek olan yeni bölgesel ve uluslararası sistem, biraz da bu savaşın yaratacağı jeopolitik kaos ortamında biçimlenip ortaya çıkacak.

Mehmet Akif Koç
Mehmet Akif Koç
ODTÜ İktisat Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisansını "Uluslararası Güvenlik" sahasında, doktorasını Orta Doğu Çalışmaları alanında tamamladı. Orta Doğu tarihi ve jeopolitiği, Arap-İsrail ihtilafı, Türkiye-İran ilişkileri, Orta Doğu’nun uluslararası ekonomi-politiği konularında çalışmalarını sürdüren Koç, çeşitli haber ve analiz platformlarında uluslararası siyaset, dış politika ve strateji üzerine makale ve raporlar yayınlıyor, Modern Ortadoğu Tarihi seminerleri veriyor. Matbuat Yayın Grubu markasıyla sürdürdüğü kültür yayıncılığı faaliyetlerinin yanısıra, Farsça ve İngilizceden 40'ın üzerinde eseri Türkçeye kazandırdı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

ABD / İsrail İle İran Arasındaki Savaşta Sırada Ne...

7 Ekim 2023, muhtemelen modern Ortadoğu tarihinin en kritik dönüm noktalarından biri olarak tarihteki yerini aldı bile. Binlerce...

İran Savaşı’nın sebepleri ve bir ateşkesin imkânı

Prusyalı general ve askerî tarihçi Carl von Clausewitz, savaşı, sırf basit bir şiddet gösterisi olmaktan öte, “siyasetin başka...

Hürmüz Boğazı Yeni Kriz Üssü Mü?

1956 Süveyş ve 1973 Petrol Krizleri bize ne söylüyor? ABD Başkanı Trump, 16 Mart 2025 tarihli bir açıklamasında,...

Bir Mucteba Hamaney Portresi: Medrese ile Kışla Arasında

İran’ı 1981-89 yılları arasında Cumhurbaşkanı, 1989-2026 arasında da Dini Lider (Rehber) olarak doğrudan yöneten Ayetullah Ali Hamaney, 28...

İsrail’in “Altıgen İttifakı” Planı ve Olası Senaryolar

Arkaplan ve temel hususlar İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 22 Şubat 2026 tarihindeki kabine toplantısı öncesi yaptığı konuşmada ilk kez...

Bir Hafız Esad Portresi: Azınlık Asabiyesinden Devletleşme Tecrübesine

Suriye’nin modern dönem tarihinde en etkili aktör kuşkusuz, 1960’ların ortalarından 2000’deki ölümüne kadar Suriye’nin kaderi üzerinde söz sahibi...

1916, 1948 ve 1967: Araplar İçin 20. Yüzyıldaki En...

Modern Ortadoğu tarihine ve 20. yüzyıldaki hercümerce baktığım zaman, “Araplar açısından geçtiğimiz asırdaki en kritik dönüm noktası hangi...

“Altıncı Şehir”in Satır Aralarından “Münzevi Müellifine” Son Birkaç Söz

Türk edebiyatı ve yazı hayatının önemli isimlerinden Ahmet Turan Alkan, 21 Ocak 2026’da kendi inzivası ve gönüllü sürgünü...

ABD-İran nükleer müzakereleri: 2010, 2018 ve 2025’ten günümüze bakmak

Günümüzde büyük bir soruna ve bölgesel güvenlik krizine dönüşen İran nükleer programının ardındaki trajikomik gerçek, bugün Washington tarafından...

Bir “Muhalif Münevver” Portresi: Refik Halid Karay’a, Kendi Hatıratından...

Türk edebiyatı ve kültür hayatında “Kirpi” mahlaslı yazıları ve politik/entelektüel duruşuyla bilinen Refik Halid Karay (1888-1965) sadece bir...

Bir Rıza Pehlevî Portresi: İran İçin Umut Sürgündeki Yaşlı...

Yaklaşık yarım asırdır süren İran İslam Cumhuriyeti yönetimi, bilhassa son yıllarda daha ziyade siyasal baskılar, ekonomik çöküş ve...

20. Yüzyılın En Önemli Değişim Eşiği 1979 Yılı Olabilir...

Tarih her zaman kesintisiz bir ilerleme çizgisinde hareket etmez. Bazı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda zahiren birbirinden...

Baskı Altında İran: Savaş, Yaptırımlar ve Ulusal Kimlik Üzerine...

İsrail’in Haziran 2025’te on iki gün süren savaş boyunca sergilediği hava üstünlüğü ve yüksek hassasiyetli vurucu kapasite, İran’ın...

“Çivisi Çıkmış Dünya”dan “Uygarlıkların Batışı”na Maalouf Perspektifi

Lübnan asıllı Arap-Fransız entelektüel Amin Maalouf’un, dünyanın gittiği doğrultu ve karşı karşıya kalınan küresel sorunlara dair iki ilgi...

Kimlikler Neden “Ölümcül” Olur veya Olmak Zorunda mıdır?

Modern toplumlarda kimlikler meselesi, bilhassa günümüzdeki gibi çatışmalı uluslararası dönemlerde ve “duvar”ların yükseldiği şartlarda daha dikkat çekici bir...

Hamas’ın Esad Suriye’si, Mısır ve İran’la İlişkilerine Halid Meşal...

Suriye’de 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün yıldönümünde Hamas’ın kıdemli liderlerinden Halid Meşal’in açıklamaları yeniden gündem oldu. Meşal, daha önce...

Suriye’nin İki Yüzyıllık Fay Hattı: 8 Aralık’ı Daha Geniş...

Ebu Muhammed Colânî, sonradan kullandığı gerçek ismiyle Ahmed el-Şara, 5 Aralık 2024’te Baas’ı gerileterek ele geçirdikleri geleneksel Sünni...

Gazze’de Ateşkese Yeniden Bakmak: Büyük Resimde Sırada Ne Var?

7 Ekim 2023’teki saldırıların ardından İsrail’in topyekûn saldırıyla giriştiği katliam, Gazze’yi büyük bir enkaza dönüştürdü. Yaklaşık 70 bin...

İsrail Siyasetinin Yükselen İki Aşırı Sağ İkonu: Ben-Gvir ve...

-“Gazze’ye atom bombası atılmalı”  -“Gazze’deki çocuklara neden ateş edilmesin?”  -“(Cezaevindeki Filistinli esirler) Onların elinden her şeyi aldık, tek şey kaldı,...

Oğuz Kağan Peygamber Miydi? Peki Ya Dede Korkut?

Sosyal medyanın ve malumat kaynaklarının yaygınlaşmasıyla daha görünür ve tartışmalı hale gelen, alışılageldik dinî öğretileri meydan okuyucu bir...

Yevgeni Primakov ve “Rusların Gözünden Ortadoğu”: İdeolojiden Pragmatizme

Soğuk Savaş döneminde Moskova’nın Ortadoğu politikası temelde iki aks üzerinden belirlenip icra edilmekteydi: Batı emperyalizmine karşı bir cephe...