Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah sistemleri, rezerv para birimleri ve enerji hatları üzerinden kuruldu. Etki, zorlayıcı araçların miktarıyla doğru orantılı kabul edildi. Oysa yirminci yüzyılın son çeyreğinde uluslararası ilişkiler literatüründe başka bir kudret anlayışı belirginleşti.

Joseph Nye’nin “yumuşak güç” kavramı, bir devletin başkalarının tercihlerini tehdit ya da yaptırım yoluyla yönlendirmek yerine cazibe ve meşruiyet aracılığıyla etkileyebilme kapasitesini ifade eder. Belirleyici olan, karşı tarafın baskı altında kaldığı için yön değiştirmesinden ziyade çekim gücü üreten bir siyasal ve kültürel çerçeveye kendi iradesiyle yaklaşmasıdır. Kültür, siyasal değerler ve dış politikanın inandırıcılığı bu etkinin temel kaynaklarıdır. Güç böylece sınır çizen bir kuvvet olmanın ötesine geçer, tercih ufkunu dönüştüren bir çekim alanına dönüşür.

Bu yaklaşım Gramsci’nin kültürel hegemonya çözümlemesiyle birlikte düşünüldüğünde meselenin estetik bir incelikten ibaret kalmadığı görülür. Siyasal düzenler yalnızca baskı araçlarıyla ayakta durmaz. Anlam dünyaları kurarak süreklilik sağlar. İnsanlara neyin ilerleme, neyin medeniyet, neyin makul olduğuna dair bir çerçeve sunulduğunda üstünlük doğal bir düzen gibi görünür. Rıza çoğu zaman baskının karşıtı değildir, onun en derin katmanıdır. Kültür bu nedenle süs unsuru sayılmaz, kurucu bir zemindir.

Soğuk Savaş yıllarında dünyanın farklı bölgelerine gönderilen caz orkestraları, büyüyen burs programları ve açılan kültür merkezleri tesadüfi adımlar değildi. Bir konser salonunda paylaşılan ezgiler, bir üniversite kampüsünde kurulan entelektüel bağ, askerî varlığın sağlayamayacağı türden bir yakınlık üretirdi. Silah sistemleri mesafe koyar, estetik temas ise mesafeyi azaltırdı. Bir müziğe eşlik eden hafif bir hayranlık, zamanla bir dünya tasavvuruna duyulan aşinalığa dönüşür. İnsanlar yalnızca güçten çekindikleri için yön değiştirmez; kendilerini ait hissedebilecekleri bir ufka yaklaştıklarında da konum alırlar. Bu yüzden kültürel temas, jeopolitiğin görünmeyen ama en kalıcı katmanlarından biridir.

Yirmi birinci yüzyılda bu yönelim kurumsal bir yoğunluk kazandı. Müze inşa etmek, bienal düzenlemek ya da sanat fuarlarına ev sahipliği yapmak sıradan kültür politikası başlıkları olmaktan çıktı. Şehir ve devletlerin küresel düzlemde kendilerini nasıl konumlandırmak istediklerine dair bilinçli tercihler halini aldı. Mimari yatırımlar fiziksel mekân üretmekle kalmaz, geçmişin nasıl hatırlanacağına ve geleceğin hangi imgeler üzerinden tasavvur edileceğine dair bir düzen kurar. Şehirler uluslararası ağlara eklemlendikçe ekonomik hareketliliğin ötesinde sembolik bir ağırlık da kazanır. Estetik tercih ile dış politika tahayyülü aynı düzlemde kesişir.

Abu Dabi’de açılan Louvre Abu Dhabi bu dönüşümün çarpıcı örneklerinden biridir. Yükselen yapı yalnızca bir müze olarak okunamaz. Avrupa sanat tarihinin merkezî referanslarından birinin Körfez coğrafyasına taşınması anlamını da taşır. Louvre adı yüzyıllar boyunca biriken kültürel otoritenin simgesidir. Bu ismin başka bir coğrafyada yeniden konumlandırılması maddi sermayenin sembolik sermayeye dönüştürülme iradesini gösterir. Ekonomik güç estetik ve tarih üzerinden saygınlık üretme yönünde yeniden örgütlenir. Koleksiyon seçimi, sergileme dili ve mimari kurgu aracılığıyla evrensellik iddiası yeni bir bağlama yerleştirilir.

Benzer bir bilinç Çin’de de uzun süredir sistemli biçimde ilerliyor. Devasa müze kompleksleri, devlet destekli sergiler ve uluslararası sanat etkinlikleri ekonomik genişlemenin eşlikçisi olarak tasarlanıyor. Çin tarihsel birikimini durağan bir miras olarak muhafaza etmekle yetinmiyor. Onu güncel politikanın parçası haline getiriyor. İmparatorluk geçmişi ile çağdaş sanat piyasasının aynı çerçevede buluşturulması tarihsel sürekliliği aktif bir etki aracına dönüştürüyor.

Bienaller ve sanat fuarları bu rekabetin daha görünür yüzünü oluşturuyor. Ulusal pavyon sistemi üzerinden temsil sürerken küratöryel tercih bir ülkenin kendisini hangi tarihsel kırılma ya da hangi siyasal mesele üzerinden tanımlamak istediğini gösteriyor. Küresel sanat fuarlarında dolaşan yalnızca eserler değil. Aynı mekânda sermaye, itibar ve gelecek tasavvuru yoğunlaşıyor. Sanat ile ekonomik değer arasındaki mesafe daralıyor. Sanat piyasası dünya ölçeğinde birikmiş büyük sermayenin prestij ürettiği alanlardan biri haline geliyor.

Bu tablo kültürü jeopolitikten ayrıştırılmış bir estetik sığınak gibi görme alışkanlığını geçersiz kılıyor. Müze eserlerin toplandığı bir yapı olmanın ötesinde bir ülkenin kendine dair kurduğu cümlelerin mekânsal karşılığıdır. Bienal uluslararası alanda yer tutma iradesidir ve yarının sanat hafızasına yönelik bir tercihtir. Hangi imgelerin kalıcılaşacağı, hangi isimlerin merkezde duracağı, hangi yorumların ölçü haline geleceği bu tercihlerle belirlenir.

Askerî güç coğrafyayı düzenler, ekonomik güç üretim ve mülkiyet ilişkilerini biçimlendirir. Kültürel güç anlamın yönünü belirler. İnsanların geçmişi nasıl kavrayacağını, bugünü hangi kavramlarla düşüneceğini, geleceği hangi tasavvurlarla kuracağını etkiler. Günümüz rekabeti bu yüzden yalnızca enerji hatları ve ticaret koridorları üzerinden ilerlemez. Mücadele, anlam çerçevesinin kim tarafından kurulacağı üzerindedir. Çerçeveyi kuran meşruiyetin ölçüsünü de tayin eder.

Ancak kültür diplomasisine atfedilen bu rol çoğu zaman ölçüsüz bir iyimserlikle karşılanıyor. Yeni bir müze ya da uluslararası bir sanat etkinliği otomatik itibar üretmez. Kültürel ihtişam ile siyasal iklim arasında kendiliğinden bir uyum oluşmaz. Aynı şehirde küresel bir sanat organizasyonu düzenlenirken düşünce alanı daralabilir. Dışa dönük estetik parıltı ile içerideki kamusal hayat arasında mesafe oluştuğunda ortaya çıkan tablo kalıcılık üretmez.

Kültürel saygınlık büyük bütçelerle ya da ikonik yapılarla yerleşmez. Belirleyici olan bir toplumun eleştiriyle kurduğu ilişkinin derinliğidir. Farklı seslere açılan alan, düşünsel üretimin taşıyıcılığı ve kamusal tartışmanın niteliği uluslararası görünürlüğün gerçek zeminini oluşturur. Dışarıda dikkat çeken bir kültür yatırımı içeride güçlü bir entelektüel iklimle desteklenmediğinde kendi ağırlığını taşıyamaz.

Türkiye bu gerilimin merkezinde yer alıyor. Anadolu’nun katmanlı tarihsel yoğunluğu, Bizans’tan Osmanlı’ya, Selçuklu’dan Cumhuriyet’e uzanan birikimi çağdaş üretimle birlikte düşünüldüğünde güçlü bir imkân sunuyor. Bu imkânın etkiye dönüşmesi temsil stratejilerinden çok düşünceye tanınan serbestlikle ilişkilidir.

Bugün asıl soru şudur: Kim temsil edecek, kimin sözü merkezde yer alacak, kim hatırlanacak. Kültürel alan bu nedenle tali bir vitrin sayılmaz. Geleceğin hafızası burada biçimlenir. Askerî kapasite gerileyebilir, ekonomik dengeler yön değiştirebilir. Oysa imgeler ve düşünsel cesaret hafızaya yerleştiğinde etkisi kuşaklar boyunca sürer.

Gerçek saygınlık mimari ölçekle ölçülmez, sergi takvimiyle hesaplanmaz. Bir ülkenin kendi içindeki düşünceyi, sanatı, bilimi ve ahlaki birikimi ne kadar taşıyabildiğiyle ilgilidir. Kültür diplomasisi, içeride üretilen özgüven, düşünsel açıklık ve toplumsal canlılıkla beslenirse kalıcı etki üretir. İçeride cesaret varsa dışarıda ağırlık oluşur.

Bir toplumun dünyadaki yeri, yalnızca inşa ettiği yapılarla ya da düzenlediği etkinliklerle belirlenmez. Düşünce hayatının derinliği, bilimsel üretimin sürekliliği, sanatın özgürce gelişebildiği alanlar ve kamusal tartışmanın niteliği bu konumu şekillendirir. İnsanlar bir ülkeyi yalnızca gördükleri yapılarla hatırlamaz; o ülkenin zihinsel atmosferiyle tanır.

Kültürel mirasın büyüklüğü tek başına yeterli bir dayanak oluşturmaz. Miras, yorumlanabildiği, tartışılabildiği ve yeni anlamlarla zenginleştirilebildiği ölçüde canlı kalır. Düşüncenin serbest dolaşımı, sanatın özgür üretimi ve eleştirinin meşru kabul edildiği bir zemin, kültürel etkinin en sağlam kaynağını oluşturur.

Kültür diplomasisi bu nedenle yalnızca dışarıya sunulan bir vitrin değildir. İçeride kök salmış bir entelektüel hayatın dış dünyada bıraktığı izdir. Bu bağ güçlendiğinde saygınlık kalıcı hale gelir. Bu bağ zayıfladığında ise en görkemli yapı dahi sessizleşir.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...