‘Eski Türkiye’ denilince farklı kesimler, farklı şeyler anlıyorlar. Uzunca bir süredir, İslamcı iktidar çevresi ‘Yeni bir Türkiye’ inşası çabası içinde, ‘karanlık bir devir’ tablosu çiziyor. İyi olan her şeyi AK Parti iktidarı ile başlattıkları için, öncesine dair her şey kötü. Buna karşılık, iktidara muhalefet eden kesim, her şeyi ile iyi bir Eski Türkiye tablosu çizmek konusunda çekingen, ama onlar da dolaylı yollardan eskiden her şeyin daha iyi olduğuna işaret ediyorlar.
Her zaman, otoriter rejimlerin en kötü taraflarından biri ‘geçmişi temize çekmek’tir diye düşünürüm. AK Parti iktidarı yönetiminde inşa edilen otoriter rejim, tam da bunu yaptı. Geçmişte yaşananlar unutuldu, ‘kurumların yıkıldığını’ iddia edenler geçmişte ‘kurumlar’ın iyi işlediğini iddia etmiş oluyorlar. ‘Askeri darbe sonrası bile daha iyiydi’ diyenlerin belli ki ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. ‘Kuvvetler ayrımı ortadan kalktı’ diye şikayet edenler, belli ki bir zamanlar ‘kuvvetler ayrımının’ olduğunu düşünüyor. Aslında, ‘olumsuz manada hiçbir şey değişmedi, dün neyse o’ demek istemem. Doğrusu, en büyük değişim, tek parti döneminden sonra görülmedik derecede bir parti/devlet tablosunun oluşmuş olması.
Öncesinde, birbirine güç geçiremeyen iktidar odakları, bürokrasinin farklı kanatları ve siyasi partiler bir birini bir ölçüde dengeliyordu, ama bu ne kurumsal bir kuvvetler ayrımı, ne de demokratik bir işleyiş değildi. Bu denge, ordunun sivil siyaset üzerinde ağırlığı vardı ama, sıklıkla iddia edildiği gibi, tam anlamıyla ‘askeri vesayet’ sistemi de değildi. Diğer yandan sivil siyaset alanı da demokratik bir zemin değildi. Soğuk Savaş yıllarında, Gladyö benzeri yapıların uzantıları, para militer güçleri sivil siyaset ile iç içe idi. 12 Eylül darbesi sonrası, sivil siyaset askeri darbe zemininde inşa edildi, daha sonra demokrasi kahramanı sayılan ANAP/Turgut Özal, seksenli yılların sonlarında, siyasi yasakların devamı için kampanya yapıyordu. Doksanlı yıllar, her şeyden önce Kürtlere karşı,kirli savaşlar, faili meçhüller ile anılmayı hak ediyor. 28 Şubat süreci, laiklik adına bir dayatma rejimi üretti, İslamcıların partileri kapatıldı, başörtülü bir kadın milletvekili Meclis’ten kovuldu.
Tüm bunlar olurken, şimdi doksanlı yılları özleyenlerden bir itiraz sesi yükselmiyordu. Daha doğrusu, yükselen sesler tüm bu olanlara tempo tutanların sesiydi. Cehenneme giden yolların böyle döşendiğini kimse unutmaya veya unutturmaya kalkmasın. Açıkça özlenecek bir tablonun olmadığı o dönemlere, şimdilerde duygusal ağıt yakılmaya başlandı. Bu çerçevede, belli ki, pop şarkıcısı Tarkan’ın konseri Eski Türkiye ayinine dönüşmüş. O dönemin sorunları varmış, ama hiç olmazsa gelecek umudu varmış, şimdi de nostalji değil, söz konusu olan ‘Eskimeyen Türkiye’ boyutuymuş, unutmayalımmış o güzel günleri (Özge Öner, Unutmamalı O güzel Günleri Eskimeyen Türkiye ve Tarkan Meselesi, Oksijen, 30 Ocak-5 Şubat 2026).
Size bir şey söyleyeyim mi, bu kafadan yola çıkanların muhalefeti hiçbir zaman ciddi bir toplumsal karşılık bulamayacak. Mesele, sadece ‘muhafazakar kesim’in duyarlılıklarını göz ardı etmek bile değil. Genel bir toplumsal empati yoksunluğu ve bundan kaynaklanan iticilik. Şimdilerde Kürtlerin haklarını savunmaya soyunanların, doksanlı yılları yine de ‘neşe’ içinde hatırlayabilmesi. Tarkan konserinin bu neşeyi geri getirmiş olması. Hepsi çok sahte, çok itici.
“Geçmiş, bir hatıra olarak değil, bugünün yerine ikame edilen bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkıyor”muş, “90’lar popu bu arayışın amiral gemisi”ymiş. “Bunun nedeni o dönemin iyi olması değil, o dönemin hala ortak bir referans sunabilmesi”ymiş (aynı yazı). Kimin ‘yaşam biçimi’, kimin ‘ortak referansı’ diye sormak isterim.
Bu toplumu (veya ezici çoğunluğunu) dindar, muhafazakar olarak kodlayan İslamcı söyleme hiçbir şekilde katılmıyorum, bu çok toptancı bir bakış ve sonucu da bu iddia ile farklı kesimlere tek bir yaşam biçimini dayatmak. Bu zihniyet ile yönetildiğimiz sürece, az veya çok bu ülkede yaşayan herkesin, inanç ve yaşam biçimini özgürce yaşayabilmesi mümkün değil.
Diğer taraftan, yine az veya çok sayıda bir kesimin kendi yaşam biçimi, dünya görüşü, umutları, vs. genellemesi ve Türkiye adına konuşması da bir başka sorunlu yaklaşım. Bugün başımıza gelenlerin çoğunun bu yaklaşım ve davranış biçimi olduğunu düşünenlerdenim. Doksanlı yılları, bu kesimin yok saymak istediği ‘diğer’ kesimle birlikte yaşadım. Başörtülü bir kadının değil kamu hizmeti, değil üniversiteye benim ailemin evine girmesine bile kaş kaldırılan zamanları, ortamları, atmosferi gayet iyi hatırlıyorum. Yok sayılanların hepsi İslamcı değildi, ama pek çok yerde yasaklı idiler. Başörtülü kadınlara açık alanlar yok değildi, ama bu alanlara hizmet alanları idi. Olayın inanılmaz bir sınıfsal boyutu vardı. Başta kadınlar olmak üzere, dindar muhafazakar bir sosyal çevreden gelenler, adam sayılmıyordu. Meslek kuruluşlarında pek çok insan eşinin başörtülü olduğunu gizlemek ihtiyacı duyuyordu. Uzun hikaye.
Ama tabii, Kürt meselesi açısından hatırlattığımız gibi, konu sadece başörtüsü veya muhafazakarlık üzerindeki ayrımcılık değildi. Merkez partilerinde ve ana akım medyada, seküler milliyetçilik hakimdi. Susurluk skandalından sonra, merkez sağ ve sol partilerin MHP ile koalisyon kurması yadırganmıyordu, vs.
Eski Türkiye değil, ‘eskimeyen Türkiye’ özleniyormuş. Bir direniş olarak ‘neşe geri çağrılıyor”muş. Tabi, bu hissiyatın sınıfsal ve siyasi boyutunun ötesinde bir de, zaman boyutu var. Orta yaş ve üzeri beyaz Türkler, sadece eski Türkiye’deki konumlarını değil, gençlik/erken orta yaş yıllarını özlüyorlar. Her zaman böyle olur, insanların çoğu, özellikle de ayrıcalıklı bir hayat yaşamış olanlar, kendi kişisel tarihleri çerçevesinde geçmişi özler. Alıntıladığımız yazar gibi gençlerin o dönemleri hatırlaması mümkün değil, belli ki o döneme dair anlatılan masallara inanmış.
Ben yetmişlerin ikinci yarısı, seksenli, doksanlı yılları gayet iyi hatırlayacak yaşlardayım. Tarkan’ın popüler olduğu dönemde kişisel hayatım gayet keyifliydi, ama Tarkan konseri bana sadece ‘zaman tüneli’ etkisi yaptı, daha doğrusu zaman içinde donup kalmak gibi bir bayatlık hissi verdi. İşin bu kısmı siyasi değil, ama çok önemli. Mevcut Türkiye hiç de, mutluluk verici bir tablo sergilemiyor orası kesin. Ama işin bir de zamanla ilişkili bir boyutu var, yaş ilerledikçe gençiliğin, parlak kariyerlerin, popülerliğin yitip gitmesini kabullenmezsek, mutsuz yaşlanırız. Dahası, geçmişi parlatmak suretiyle gençleri yanıltırız, benden söylemesi.

