Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti; imparatorun yüzü devletin yüzüydü. Orta Çağ’da iktidar göğe bağlandı; kral, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak konuştu. Modern çağda ise iktidar görünüşte kişiden koparıldı: anayasa, hukuk, kurum, bürokrasi, temsil, denge. Fakat bu kopuş, hiçbir zaman iktidarın  zayıflaması anlamına gelmedi; aksine daha soyut, daha sızıcı, daha zor yakalanır bir forma bürünmesine yol açtı.Weber(2023), modern iktidarı “rasyonel-bürokratik” bir egemenlik biçimi olarak tanımlarken, Foucault (2019) iktidarın artık merkezde duran bir şey olmaktan çıktığını, ilişkiler içinde dolaşan bir ağ hâline geldiğini ifade eder. Deleuze(2005) ise bu durumu disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçişi tarif ederek, iktidarın artık kapatmak yerine akışları yönettiğini, yasaklamak yerine düzenlediğini vurgular. Dolayısıyla bu kuramsal hat, bize şunu gösterir: Modern iktidar, bağıran bir despot değil, fısıldayan bir sistemdir.

İşte Kafka da tam bu tarihsel kırılma çizgisinde belirir: İmparatorlukların çözülmeye başladığı, ulus-devletin bürokratik aklının yerleştiği, hukukun adaletten koparak prosedüre dönüştüğü, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük ontolojik sarsıntıyla bireyin kendini artık tarihin öznesi olarak hissedemediği bir eşikte. Kafka, ne klasik tiranlıkları anlatır ne de açık diktatörlükleri. Kafka’nın sahnesinde tank yoktur, darağacı yoktur, miting yoktur. Ama korku vardır. Suçluluk vardır. Bekleyiş vardır. Yönsüzlük vardır. Onun metinleri, modern iktidarın görünmezleştiği, kaynağını gizlediği, özneyi kendi kendinin gardiyanına dönüştürdüğü anın edebi anatomisidir. Bana öyle geliyor ki Kafka’yı  yegâne biçimde bireysel yabancılaşmanın yazarı gibi okumak, onu tarihsizleştirmek olur. O, aynı zamanda modern devletin, bürokrasinin, hukukun ve temsil iddiasının içindeki boşluğu yazmıştır. Marx’ın (2021) metalaşma eleştirisi ekonomik alanda neyse, Kafka’nın iktidar tasviri siyasal alanda odur: insan, bir özne olmaktan çıkıp bir işleme, bir dosyaya, bir sürece dönüşür. Benjamin’in (2015) dediği gibi, Kafka’nın dünyasında hukuk, adalet üretmez; yalnızca yargı üretir. Ve bu yargı, karar vermekten çok bekletme sanatıdır.

Dolayısıyla Kafka’yı okurken münhasıran edebiyatla karşılaşmayız; aynı zamanda modern dünyanın siyasal bilinçdışına da gireriz. Bugün küresel ölçekte iktidarlar artık tek bir yüz taşımıyor: algoritmalar, kurumlar, piyasalar, güvenlik rejimleri, veri sistemleri, gözetim ağları, soyut karar mekanizmaları… Emirler çoğu zaman anonim, sorumlular perde arkasında gizli, kararlar iz bırakmadan dolaşıyor. Dolayısıyla Kafka’nın Josef K.’sı, bugünün küresel öznesinin atası gibidir: suçlu olduğunu hisseder, ama kimin suçladığını bilmez; itaat eder, ama kime itaat ettiğini tam olarak göremez.Kafka’nın metinlerinde iktidar hiçbir zaman sahneye tam olarak çıkmaz. Ne bir taç taşır, ne bir bayrak, ne de kendini açıkça ilan eden bir merkez vardır. Buna rağmen her şey onun çevresinde döner. Kafka’da iktidar, görünen bir güç olmaktan çok, hissedilen bir ağırlık gibidir: mekâna çöken, dili bozan, bedeni eğen, zamanı büken bir yoğunluk. Okur, iktidarı asla bütünüyle görmez; ama her satırda onun gölgesiyle karşılaşır.

Kafka’nın belki de  asıl dehşeti, iktidarı zorbalık olarak tasvir etmemesindedir. Onun dünyasında iktidar, kırbaçla değil belirsizlikle çalışır. İnsanları itaatkâr kılan şey şiddetin çıplaklığın gelmiyor, kuralın karanlığıdır. Yasa vardır ama metni yoktur. Emir vardır ama kaynağı bilinmez. Suç vardır ama tanımı yapılmaz. Böylece birey, neye karşı savunma yapacağını bilemez hâle gelir.

Bir sabah Josef K., hiçbir suç işlememiş olmasına rağmen, neyle suçlandığını bile bilmeden, sessizce ama kesin bir kararlılıkla tutuklandı; üstelik bu tutuklama, görünürde hiçbir neden yokken, sanki çoktan verilmiş gizli bir hükmün doğal sonucuymuş gibi gerçekleşti.” (Dava, s.5).

Kafka eserlerinde modern iktidarın özü açık etmekte geri durmaz: suçu,  eylemin ardından gelen bir yargı olarak ele almaz, varoluşun önüne yerleşir. İnsan yaptığı için suçlanmaz; var olduğu için suçlu hissettirilen bir varlığa dönüşür. Tutuklama, hukuki bir işlemden çok ontolojik bir bildiridir: “Artık eksiksin, kusurlusun, sorunlusun.Dava’da Josef K.’nın trajedisi, suçlu ilan edilmesi değildir; asıl yıkım, neyle suçlandığını bilmeden yargılanmasıdır. Bu, iktidarın en rafine tekniğidir: insanı suçlu hissettirmek, ama suçu asla göstermemek. Böylece birey, dışarıdan yargılanmadan önce kendi içinde bir mahkeme kurar. İktidar, kurum olmaktan çıkar; bilince dönüşür.

Her gün yeni baştan boşuna, hiçbir değişiklik umudu olmadan dikilip durmak ve beklemek insanı yıpratıp çaresizliğe sürükler ve sonunda insan bu çaresiz dikilip durmayı bile beceremez duruma gelir.”( Şato, s. 254)

Kafka’da hukuk,  hakikat arayan bir yapı değildir. O, keyfî bir atmosferdir. İnsan, bir sisteme girdiğini değil, bir havaya girdiğini hisseder: boğucu, puslu, çıkışı belirsiz bir hava.Kafka’da iktidar, bir yapıdan çok bir atmosferdir. Şato’da K.’nın yolculuğu, bir hedefe ilerlemekten çok, bir erteleniş içinde kaybolmaktır. Her temas yeni bir gecikmeye, her cevap yeni bir belirsizliğe dönüşür. Yetki vardır ama sahibine ulaşılamaz. Merkez vardır ama yerini kimse bilmez.

Nasıl oluyor da bir yabancı, örneğin Sordini’yi aradığında cevap verenin gerçekten Sordini olduğunu sanıyor, hiç anlamıyorum. Tam aksine, cevap veren bambaşka bir departmanın en düşük rütbeli memurudur. Yine de oradaki bir memuru aradığınızda şanslıysanız 40 yılda bir de olsa Sordini’nin cevapladığına denk gelebilirsiniz. Öyle bir durumda da en iyisi karşı tarafın sesini duymadan telefonu kapatmaktır.” ( Şato, s. 78).

Burada belirginleşen şudur: iktidar, burada emretmez; bekletir. Bastırmaz; yorar. Yasaklamaz; oyalayarak tüketir. İnsan, direnemeden önce yorulur.Kafka’nın dünyasında birey, iktidara karşı çıkmaz; iktidarı anlamaya çalışır. Ama anlamaya çalıştıkça daha çok kaybolur. Çünkü iktidar, anlamı sürekli erteler. Bu ertelenişin en çıplak anlatımı, “Yasanın Önünde” hikâyesidir.

“Hâlâ daha ne öğrenmek istiyorsun? diye sorar bekçi, Ne doymaz şeysin.” “Herkes yasaya erişmeye çalışıyor ya,” der adam, “nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse girmek istemedi?” Bekçi adamın sonuna gelmiş olduğunu anlar ve sönüp gitmekte olan işitme duyusuna erişebilmek için haykırır: “Başka kimse buradan içeri bırakılamazdı, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Ben şimdi gidiyorum, kapıyı da kapıyorum.”… (Ceza Kolonisi, s. 94).

İnsan, bütün ömrünü bir kapının önünde geçirir. İçeri giremez ama geri de dönemez. İktidar, kapıyı kilitleyerek değil, onu hep açıkmış gibi göstererek yönetir. Dolayısıyla Kafka’nın figürleri isyan etmez; bekler. Bağırmaz; susar. Yıkmaz; kabullenir. Ama bu kabulleniş bir sadakat değildir; çıkışın bulunamadığı bir labirentte yavaş yavaş tükenmenin adıdır. Pekâlâ öyleyse kaybolmuş olmak da bir iktidar biçimidir diyebiliriz: yönsüzlük, tahakkümün en sessiz aracıdır.Kafka, iktidarı ahlâk üzerinden de teşhir eder. Onun dünyasında birey, sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşar: yetersiz, hatalı, gecikmiş, kusurlu.

Suçum nerede bilmiyorum, ama var olduğunu hissediyorum.”(Dava, 218.)

Bu pasaj, iktidarın en büyük başarısını gösterir: insan, suçu bilmeden suçlu olmayı öğrenmiştir. Artık denetlenen yalnızca davranışlar değildir; var olma biçiminin kendisi de şüphelidir.Kafka’nın iktidar eleştirisi, modernliğin kalbine yönelmiştir. Bürokrasi, dosya, form, kayıt, numara… Bunlar teknik araçlar gibi görünür; ama Kafka’da hepsi ontolojik tehdide dönüşür.

“Josef K. giderek bir insan olmaktan çıkıp bir dava hâline gelir.” (Dava, s. 55).

İktidar, bedeni değil, izleri yönetir.Kafka’nın dehşeti, geleceği değil bugünü anlatmasındadır. Onun metinleri bir kehanet gibi okunur; ama aslında bir teşhistir. Bugünün dünyasında da iktidar tek bir yüzle görünmez: emirler anonim, kurallar soyut, sorumlular görünmezdir. İnsan, tıpkı Josef K. gibi, suçlu olduğunu hisseder ama nedenini bilmez.Kafka, iktidarın en karanlık sırrını açığa çıkarır: En güçlü iktidar, kendini zorla değil, belirsizlikle kurar. Susturmak için ağız kapatmaya gerek yoktur; konuşulacak yeri yok etmek yeterlidir. Direnişi bastırmak için cop gerekmez; direnişin adresini silmek kâfidir.

Fakat hüküm giydiğini biliyor değil mi? Onu da bilmiyor,” dedi subay ve sanki kendisinden birkaç tuhaf şey daha duymak istiyor gibi gözlemciye gülümsedi. Bilmiyor mu? diye sordu gözlemci ve elini alnına götürdü, “O zaman savunmasının sonucunu da bilmiyor adam, öyle mi?”  Kendisini savunacak fırsatı olmadı ki,” dedi subay kendi kendine konuşur gibi ve başını yana çevirdi, kendisi için doğal olan bu şeyleri anlatırken gözlemciyi utandırmak istemiyordu sanki, sandalyeden kalktı. ” (Ceza Kolonisi, s. 127)

İşte bütün bunların nihayetinde Kafka’da iktidar, insanı susturduğu için kazanmaz; ona konuşacak bir yer bırakmadığı için kazanır. Ve belki de modern insanın trajedisi şudur: Zincire vurulmuş değildir; ama yönünü kaybetmiştir.

 

Kaynakça

[1] Weber, M. (2023). Ekonomi ve Toplum. Çev. Latif Boyacı. İstanbul: Runik Kitap.

[2] Foucault, M. (2019). Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: İmge Kitabevi.

[3] Deleuze, G. (2005). Denetim Toplumları Üzerine. Çev. Barış Başaran. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

[4] Marx, K. (2021). Kapital, Cilt 1. Çev. Mehmet Selik – Nail Satlıgan. İstanbul: Yordam Kitap.

[4] Benjamin, W. (2015). Kafka Üzerine. Çev. Deniz Kurt & Barış Tanyeri. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları.

[5] Kafka, F. (2024). Dava. Çev. Yonca Kocadağ. İstanbul: İthaki Yayınları.

[6] Kafka, F. (2019). Şato (R. Minareci, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[7] Kafka, F. (2018). Ceza kolonisinde ve diğer öyküler (G. Sert, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

 

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...

Mühürlenmiş Benlik: Milliyetçilikte Özneleşmenin Askıya Alınışı

The White Ribbon (2009) filmi, 20. yüzyılın başlarında Almanya’nın küçük bir kasabasında geçer. Yüzeyde sıradan bir yaşam akışı...

Teolojik Ulus, Seküler İmparatorluk: Siyonizm ve Batı Milliyetçiliğinin Ortak...

Modern milliyetçilik, zamanla siyasal ve kültürel sınırları aşarak dünyevi bir inanç sistemine dönüşmüştür; Tanrı’nın yerini millet, kutsal metinlerin...

Türkiye’de Sekülerleşmenin Eksik Büyüsü

Bir toplum, kendi aynasında iki yüz görüyorsa; biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin hayal kırıklığıdır.Türkiye’nin modernleşme serüveni, görünürde sekülerleşmenin...

Toplumsal Hafızanın Dağılması: 12 Eylül ile 15 Temmuz Arasında...

Bir toplumun zamanla kurduğu ilişki, onun hafıza kapasitesini belirler. Geçmiş yalnızca yaşanmışlıkların toplamı değildir; aynı zamanda hatırlama biçimlerinin,...