Türk edebiyatı ve kültür hayatında “Kirpi” mahlaslı yazıları ve politik/entelektüel duruşuyla bilinen Refik Halid Karay (1888-1965) sadece bir yazar değil, aynı zamanda siyasi duruşuyla bir muhalif, bir sürgün ve dikkatli bir gözlemcidir de. Ancak onun öyküsü, dildeki ustalığı ile politik hayatındaki talihsizliklerin iç içe geçtiği trajik bir serüvendir aslında.
Bugünlerde elimde Refik Halid’in adeta bir dil resitali niteliğindeki leziz hatıratı var: Bir Ömür Boyunca.[1] Bu yazıda, hatıratında dikkatimi çeken temel hususlardan hareketle bir portresini çizmeye gayret edeceğim.
Refik Halid’in hayatındaki dönüm noktaları ve düşüncesini şekillendiren dönemeçler
Refik Halid her şeyden evvel bir “devletlû” çocuğudur, varlıklı bir çevrede büyümüştür ve hayata sıfırdan başlayıp dişiyle tırnağıyla ikbal merdivenlerini tırmanan talihsizlerin aksine, bir nevi ağzında gümüş kaşıkla doğmuş bir beyzâdedir. Hatıratında buna sıkça değinir, avam halka tepeden baktığı yerler sıklıkla gözleri tırmalar, bir sınıf bilinci değil bu belki ama okuyucu şunu açıkça anlar: Sosyal hayatta muvafık veya muhalif olacaksan ve payitahtta kendine mühim bir yer edinmek istiyorsan illaki “onlardan” olacaksın; onlardan, yani İstanbul’un eşrafından veya konaklar/yalılar ahalisinden!
Abdülhamid devri Maliye Başveznedarı Mehmed Halid Bey’in oğludur ki Galatasaray Sultanisi’nde okuması, ardından hukuk tahsili ve Maliye Nezareti’nde orta düzeyde memur olarak memuriyete başlaması da bu ailevi ve toplumsal arka planını yansıtır. Padişahı henüz çocukken, 1900’lerin başlarında bir bayram resmikabulünde ilk kez gördüğü sahneyi anlattığı sayfalar (s. 50-54) ve babasının rütbesinden dolayı birlikte kabule girebildiklerini anlatması bu hususu doğrular. “Babam -vezirden bir evvelki en büyük sivil rütbeyi haiz yani ‘bala’ rütbesinde olduğu için- teşrifat listesine dâhildi” (s. 50). Anne tarafından ise Kırım’ın eski yönetici hanedanı Giray’lar ailesine mensuptur.
Refik Halid’in ömründeki ikinci bir dönüm noktası, erken yaşlarda gazete muharrirliği ve edebiyatla iştigal etmesidir. Talebelik yıllarından itibaren Tercüman-ı Hakikat’te mütercimlik ve muhabirlik yaparken, Son Havadis’in kurucusuydu, ardından farklı gazete ve dergilerde “Kirpi” mahlasıyla yazdığı keskin hicivleriyle tanındı. Galatasaray yıllarında sonraki dönemde edebiyatın önemli isimlerinden olacak Ahmed Haşim, Abdülhak Şinasi gibi isimlerle akrandır.
Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra –yani kendisi 20’lerinin başındayken- Faik Ali (Ozansoy) başkanlığında arkadaşlarıyla birlikte kurdukları Fecr-i Âti isimli edebiyat topluluğu, ciddi bir tesir meydana getirdi ki hatıratında bu kadroyu nasıl kurduklarını, isminin başlarda –Ahmed Haşim’in önerisiyle- Sinâ-yi Emel olacakken nasıl Fecr-i Âti’ye çevrildiğini uzun uzun anlatır. Bu anlatıda özellikle Kuran’daki Hz. Musa kıssası ve Sinâ Dağı’na vurgu dikkat çekici. Keza bu bahiste Yakup Kadri, Hamdullah Suphi, Celal Sahir, Köprülüzade gibi tanınmış isimlerle gençlik çağlarındaki bu edebi birliktelik anıları da (s. 208-212).
İttihat ve Terakki ile sorunlu ilişkileri, muhalefeti ve ilk sürgünü
Refik Halid’in hayatında da hatıratında da dikkatimi özellikle çeken bölümlerin başında geliyor muharrirliği, siyasi hayatı ve nihayet İttihatçılarla ilişkileri. Abdülhamid dönemi istibdadını kendi kuşağının münevverlerinin hemen hepsi gibi eleştiren ve II. Meşrutiyet’i canı gönülden destekleyen Karay, Meşrutiyet’ten sonra İttihatçılara çok sert eleştiriler getirmeye başlar. Ancak devrilen padişahın idam cezasına çok az başvurmasına rağmen, onu özgürlük namına devirenlerin adeta önüne geleni idam etmeye başladıklarını ve sokaklarda gazetecileri öldürdüklerini söyleyerek muhasebesine başlar. Fakat muhtemelen sırf İttihatçılara ve onların gaddarlıklarına kızgınlığından, “Osmanlı Devleti’nin beş asrında fikir adamı ve heccav olarak topu topu beş kişinin idam edildiği” yönündeki iddiası (s. 259) tarihi pek iyi bilmemesinden kaynaklansa gerektir.
İttihatçıların iktidarının ilk dönemlerinde eleştirileri nedeniyle Sinop, Çorum, Bilecik ve Ankara’yı kapsayan beş yıllık bir Anadolu sürgününe gönderilmişti ki bu sürgünün meyvesi Türk edebiyatının başyapıtlarından olan Memleket Hikâyeleri’ni kaleme alması oldu. Bu dönemde ilk kez karşılaştığı Anadolu’yu bu denli “içeriden” ama bir İstanbullu gözüyle keşfetmesi düşünce dünyasının da temel taşlarından birini oluşturacaktır. Hatıratında gerek Sinop gerekse Bilecik ve Ankara dönemlerini oldukça canlı tasvirlerle anar, zaman zaman sivri dilini tutamayıp karakter eleştirilerine ve dedikodulara da girişir. Fakat dili ve üslubu kişisel anılarla hikâye arasında sürekli gidip gelir ki bu da hatıralarını neden edebi bir eser olarak kabul etmek gerektiğine dair canlı örnekler sunar.
Eleştirel duruşu –ve söylemekte beis yok- sivri dili başına çokça işler açacaktır ki bunların ilki Abdülhamid dönemi otoriter jurnalciliğinde değil, ama ondan hemen sonra kendisini ilk sürgün yolculuğuna gönderecektir. Meşrutiyet’i gerçekten bir özgürlük iklimi zannetmekten ve eski istibdadın sona erdiğini düşünmekten mi yoksa birtakım kişisel husumetlere kurban gitmekten midir bilinmez –zira her ikisine dair de çokça argüman var hatıratında- 1913 Haziran’da 31 Mart Vakası’nı şiddetle bastıran Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazam koltuğundayken bir suikasta kurban gitmesinin ardından muhaliflerin payitahttan uzaklaştırılması tedbiri sırasında ilk sürgününe gidecektir. Bundan önce Meşrutiyet’in görece özgürlük ortamında İttihatçıların muhalifi Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üye olmuş, çıkardığı Aydede dergisinde eleştirilerini sürdürmüş, partisi iktidara gelince de Beyoğlu Belediyesi Başkâtipliğine getirilmişti.
Hatıratında belki de en fazla dikkat çeken bölümler ise İttihatçı şeflerle ilişkilerine dair anlattığı şeyler veya tasvirleri. Örneğin Mahmud Şevket Paşa “Mebusan Meclisi’ni epeyce ürkütmüş, hazırcevaplık ve cesaret bakımlarında pek üstün vasıflar taşırdı… Dilediğini de yapardı, elinde ayrıca örfi idare mahkemeleri de vardı, sadece nur elleri değil” (s. 282). “Komitenin kodamanlarından” dediği Dr. Nazım Bey’in kendisi hakkındaki “Bize Rumeli’yi kaybettiren Refik Halid’in yazılarıdır” şeklindeki sözleri karşısında “Kim söyletiyor maarif nazırlığı bile etmiş bir insana?” diyerek hayret eder. Yine de kendisine karşı kin duyduğunu gizlemediği Nazım hakkında dahi “Atatürk’e suikast hadisesine karıştığından veya karıştırıldığından dolayı Allah taksiratını affetsin, yine de o şekilde ölmesini istemezdim” der (s. 282-283).
Mustafa Kemal’in “Enver’i tam zamanında devirip ordunun başına geç(e)memesini” teessüfle anar, Mahmud Şevket Paşa yerine Talat Bey “bir suikastta uğrayamaz veyahut eceliyle ölemez miydi?” sözleriyle tarihin akışına taş atmayı da ihmal etmez (s. 294). Burada da durmaz Refik Halid; “Ne olurdu, Sultan Reşat dört sene evvel vefat edemez miydi? Enver Paşa Trablus’ta şan ve şerefiyle şehadet rütbesine kavuşamaz mıydı? Padişah için bir ‘Çanakkale’ şiiri yazmaya lüzum görmeden, Enver için meccanen (bedava, parasız olarak) bir ‘Sarıkamış’ felaketi geçirmeden ve Talat için de çökmüş bir devletin cesedi üstünden atlayarak firar üzüntüsü çekmeden ölmek elbette daha iyi olurdu, olacaktı. Üçü de beş altı yıl daha yaşamakla ne kazandılar ve memlekete ne kazandırdılar? Üçünü de gözyaşları dökerek toprağa verecek bir millet bulunacaktı arkalarında. Vah oldu” (s. 295).
Biraz aşağıda ise bu sefer Enver ile Mustafa Kemal Beyleri yeniden kafa kafaya tokuşturur: “Ne talihsizlik memleket için! Zira bu esnada Kolağası Enver yerine Kolağası Mustafa Kemal kabinede ve ordunun başında pekâlâ bulunabilirdi. Bulunsaydı ne kadar felaketler önlenmiş olacaktı! Harbe girmek isteyen güdük akıllı ricali, iktidar ne ustalıkla atar, kafa tutmaya yeltenenlere hadlerini ne iyi bildirirdi!” (s. 321). Savaş sonrası Mustafa Kemal’in Enver ve Cemal Paşalarla ilgili kararlılığını da över ve Enver Paşa’yı savaştan sonra Osmanlı hanedanını devirip kendi hanedanını kurmaya çalışmakla itham etmekten –buna itham mı yoksa ağzına laf koymak veya zihin okuma mı demek gerekir, bilemedim- geri durmaz. “Sarıkamış felaketinden dolayı Yüksek Harp Divanı’na verilmesi lazım gelen ve hiçbir şey olmadığı halde bir ‘ne oldum delisi’ olan Enver’i, ‘huduttan içeriye sokmamak’ ve Cemal Paşa gibi daha az suçlu, fakat kendini fazla beğenmiş hırslı bir kodamana da iltifat göstermemek yolunu tutmuş, isabet etmişti. Bunların şakası yoktu zaten…” (s. 13).
Tarih bu şekilde okunan bir şey değil elbette, ancak okurken aynı talihsiz kuşağın bir başka “Çankaya sevdalısı” Falih Rıfkı’nın Zeytindağı’nda yaptığı İttihatçı şefler ve Cemal Paşa yergisinin daha edebi bir versiyonunu seyrettirir bize Refik Halid. Muhtemelen İttihatçılar muhkem mevkilerinden düşmese, her ikisi de “Bu sözlerin tersini bu sefer Enver Paşa için kaleme alacak mıydı?” sorusu bu tür geçmişe dönük sadakat bildiren ve “yer bildirimi yapan” satırları okurken aklıma üşüşüveriyor.
Bir dönem içinde olduğu ve siyasi kariyerini hemen bütünüyle borçlu olduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı yeri geldiğinde eleştirmekten de geri durmaz: “Hürriyet ve İtilaf’ın doğrudan doğruya olmamakla beraber kendisine taraftar görülenlerden birkaçının teşvik ve rızaları ile yapılmış iki facia vardır: Biri Mahmut Şevket Paşa’ya suikast. Öbürü birinci harp sonunda galiplerin öfkesini azaltır ve sulh müzakerelerinde işe yarar gibi bir izansızlıkla tehcir suçlularından iki vatandaşın idamı. Bu sonuncusunda –Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi anlatmıştı– Padişah Vahdettin idam kararlarını imzalamaya yanaşmamış, birer de fetva istemişti” (s. 250).
Ancak Refik Halid, İttihatçıların hepsini de götürüp uçurumdan aşağıya atmaz, örneğin Ziya Gökalp’e olan derin muhabbeti muhtemelen pek bilinmez. Nitekim Ziya Bey İtithatçıların en kudretli dönemlerinde, Refik Halid’i birkaç kritik noktada müdafaa edecek ve ademe mahkum edilmesini önleyecektir. Bazen Enver, Talat, Cemal Paşalara rağmen Refik Halid’i koruyup himaye edecek ve onlara emirlerini geri aldırtacak kadar cesur davranır Gökalp. Hatta beş yıllık sürgünün sonlarında ve savaş şartlarında kendisini izinli olarak İstanbul’a aldıran ve erzak verdirten de Gökalp’in kendisidir (s. 274). Kimi zaman Ziya Bey’in yanısıra İttihatçıların üst kadrosundan Cemal Paşa ve Küçük Talat Bey’le de –Talat Paşa değil- dostluğunu vurgular Refik Halid (s. 261).
Küçük sürgünden İstanbul’a döndükten birkaç sene sonra karşılaşacağı büyük sürgün (Yüzellilikler hadisesi) sırasında Ziya Gökalp’in bir yardımı dokunamadıysa da, yaşasaydı 16 sene dışarıda beklemeden onun sayesinde Türkiye’ye dönmesi mümkün olur muydu acaba? Bu soru zaman zaman zihnimi kurcalıyor.
Milli Mücadele Dönemi, Yüzellilikler meselesi (İkinci Sürgün) ve Kemal Paşa’yla ilişkileri
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İttihatçı şeflerin ülkeden kaçışları –yakalanmamak için sürgüne gidişleri de denilebilir belki buna- sonrası, onların hasmı konumundaki Damat Ferit Paşa ve yakınındaki eski Hürriyet ve İtilaf kadroları iktidara hâkim olunca Refik Halid de Mütareke döneminde, sürgünden döner ve parti genel merkezinde görev alır, 1919’da Posta ve Telgraf Umum Müdürü yapılır. Tabiatıyla bu dönemde Milli Mücadele dönemi aleyhtarıdır, hatıratında bunu Ankara yönetiminin eski İttihatçı kadrolarla işbirliği yapması ve bundan dolayı yakınlık göstermekten geri durduğu sözleriyle meşrulaştırmaya çalışır. Ancak bu görevdeyken yaptığı aslında, Anadolu’daki direniş hareketlerinin muhaberesini engellemek, aleyhlerinde sert eleştirel yazılar yazmak ve İngilizler lehindeki uygulamalarıdır; hülasa bu sorunlu sürecin sonunda her dönemin en kolay etiketi “vatana ihanet” yaftasıyla itham edilir.
Refik Halid bir sürü önemsiz meseleyi tafsilatıyla anlatırken, hatıratında aleyhindeki bu bahse pek girmez, sadece “Refet Paşa’nın İstanbul’a Girdiği Gün” başlıklı yazısında, Ekim 1922’de İstanbul’a Kemal Paşa hükümetinin hâkim olduğu gün kendi döneminin de sonunu getirdiğini anlatır (s. 212-217). Ancak bu yazıda da lafı karıştırıp gereksiz detaylar sıralar ve hadisenin aslını yine anlatmaz. Hatıratlarda sık rastlanan bir şey bu gerçi, kimse kendi sorumluluğunu okuyucuya izah etmek için hatırat yazmaz. Hatıratlar genellikle kendini temize çekme metinleridir, belki aralarda hafifçe itiraflarla sorumluluklar başkaları arasında paylaştırılarak nispeten objektiflik süsü verilmeye çalışılır. Refik Halid de usta bir kalem ehli olarak tam da bunu yapıyor hatıratında, kendisini 16 sene sürgüne mahkûm ettiren suçlamaya ne değiniyor ne de izah ediyor, ama yurda dönüşünü oldukça süslü cümlelerle onlarca sayfa boyunca hikâye etmeyi ihmal etmiyor.
Kendi hatıratında bulamadığımız bu bilgileri başka kaynaklarda buluruz; Refik Halid’in Mütareke ve Milli Mücadele dönemlerindeki performansına dair diğer kaynaklarda bolca malzeme var ki özeti şu: Posta ve Telgraf Umum Müdürü iken Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin ve Mustafa Kemal Paşa’nın telgraflarını çektirmemesi, İstanbul Hükümeti’nin talimatlarını Anadolu’ya yaymaya çalışması suretiyle Ankara hükümeti ile büyük gerginliğe yol açması. Keza Mustafa Kemal’in görevden azledildiğine dair emirlerin posta merkezlerine bildirilmesi görevini üstlenmiş ve direnişi “serkeşçe ve cüretli bir tavır” olarak nitelendirerek şikâyet etmişti. Mustafa Kemal’in o yıllara dair resmî söyleminde de resmî tarihlerde de Milli Mücadele karşıtı faaliyetleri ve İngiliz işgalcileriyle işbirliği suçlamasıyla ihanetine hükmedilir.[2]
İstanbul Refet Paşa tarafından Milli Mücadele kapsamında İngiliz işgalinden teslim alındıktan kısa bir süre sonra Refik Halid, kaderin cilvesi olarak, kaçmakla eleştirdiği İttihatçılardan birkaç sene sonra kendisi de Kasım 1922’de yurt dışına “kaçar.” Aksi takdirde –pek değinilmez ama- vatana ihanet suçlamasıyla ve somut eylemleri, üst kademelerde görev yapması ve mevkiini direniş aleyhine kullanması ithamlarıyla, o şartlarda muhakeme edilip idamla cezalandırılması işten bile değildir.
Nitekim sayıları başlarda 600’ü bulan, sonra 300’e ve nihayet 150’ye indirilen bir listede adları yer alan sabık rejim üst düzey görevlilerinin 23 Nisan 1924 tarihli TBMM kararıyla sürgüne gönderilmesi kararlaştırıldı, bilahare 1927’de bu Yüzellilikler vatandaşlıktan da çıkarıldı. Refik Halid bu esnada Fransız işgali –yumuşatmak için manda da denilebilir- altındaki Lübnan ve Suriye’de elindeki az miktar parayla hayatta kalmaya çalışmakta, bu sırada aleyhinde Türk basınında sürekli itham edici yazılar çıkmaktadır. Ancak Türkiye’nin yeni yönetiminin aleyhinde bir yazı yazmaz artık Refik Halid; bu uslanmaktan mıdır yoksa kendi can düşmanı bildiği İttihatçıların Kemal Paşa tarafından tasfiyesinden mi bilinmez ama iğnelememektedir artık. Hatta Hatay’ın anavatana katılması sürecinde yazdığı yazılarla Suriye umumi efkârında Türkiye lehine faaliyetler gösterdiği de kayıtlıdır, kendisi de yurda dönüş sürecinde bu argümanı bol bol işler (s. 341). Açıktır ki Refik Halid’le birlikte sürgüne gönderilen diğer isimlerin aynı yıllarda bu tür çabalarına pek rastlanmaz.
Haziran 1938’de bu kanun kaldırılsa ve Türkiye’ye dönüşlerine engel bir mani olmasa da başta Çerkes Ethem olmak üzere Yüzellilikler’in çoğu yurda geri dönmedi. Refik Halid ise geri döndü. “Yüzellilikler’in affı, Atatürk’ün değme yiğide nasip olmamış, çok yüksek ve çok insanca hareketlerinden –unutulmaması ve misal olarak daima tekrarlanması lazım gelen– bir tanesidir ki umumi politika tarihinde bile yer alacak değerdedir” (s. 265) sözleriyle, aradan otuz sene geçse de bu sevincini ve Atatürk’e hayranlığını dile getirir. Halep’teyken Türkiye Başkonsolosu Celal (Menglibörü) Bey, Temmuz 1934’te kendisini evinde ziyaret eder ve Atatürk’ün “…hemen Kilis tarafından hududu geçerek ilk jandarma karakoluna teslim olmanızı…” şeklindeki şifreli telgrafta yer alan mesajının içeriğini kendisine okur.
Ancak Refik Halid kurt bir politikacıdır aynı zamanda, bu tür kişisel lütufların pratikte pek bir anlam ifade etmediğini, etse de her an geri alınabileceğini anlayacak kadar kötü tecrübeler yaşamış, tabiri caizse feleğin çemberinden geçmiştir hayatta. Diplomatik ve kibarca ifadelerle geri dönüşler için bir kanun çıkarılıp çıkarılmayacağını istifsar eder, zira sürgünleri resmi bir kanunla olmuştur. Durumun Ankara’ya bildirileceği yanıtını alır; vaziyetin bildirildiği Atatürk ise gönül koymak yerine “Hakkı var” demiştir ki bunu da Atatürk’ün yaveri ve ortak arkadaşları Salih Bozok’tan öğrenir (s. 262-268).
Nihayet 16 senelik bu uzun sürgünü 1938’deki kanunla sona erince o da hızlı bir şekilde hareket ederek Temmuz ayında Türkiye’ye geri döner. Sürgün zamanını, paralı muhalifler gibi Avrupa’da geçiremez, Suriye-Lübnan’ın nispeten ucuz semtlerinde yarı varlık yarı yokluk içinde geçirir. Lübnan’dayken 1927’de evlendiği ikinci eşi Nihal Hanım aslında Refik Halid için bir nevi nimet olur, hem gurbette ayakta durabilmesini hem de siyasete yeniden girmemesini eşinin telkinlerine borçludur. Türkiye’ye döndükten sonra da siyasi tartışmalara karışmaz, 1940’ların sonunda Aydede’yi yeniden çıkarsa da “başını belaya sokacak” işlerden büyük ölçüde kaçınır.
Yaptığı eleştiriler en fazla İsmet Paşa ve bakanlarını hedef alan türden az zararlı sataşmalar mahiyetindedir: “Bugün hükümeti idare edenler, Atatürk’ün tam zıddıdır. O cesurdu, bugünküler ise korkaktır.” Ama büyük bir sorunla karşılaşmadan, eski dostu Celal Bayar’ın da himayesi sayesinde nispeten sorunsuz şekilde ömrünü noktalar, muhtemelen 5 sene yurt içinde ve 16 sene yurt dışında sürgün hayatı yaşamış olması kendisine kâfi görülmüştür ceza olarak. Kendisiyle son yıllarında mülakat yapan Ergün Konuksever, Refik Halid’in (ölümünden bir yıl önce) artık tamamıyla Epiküryen bir hayat sürdüğü nakleder ki “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” sözleriyle Refik Halid de kendisini tasvir eder.
***
Hatıratını ise tabiri caizse ununu eleyip eleğini astıktan sonra kaleme alır; eserin genel havası sadece bir anı kitabı olmaktan öte, eski İstanbul’un konak hayatından sürgün yollarındaki yokluğa kadar uzanan sosyolojik bir belgesel niteliğindedir. Kişisel kavgaları, polemikleri, anlattıkları, anlatmadıkları, gizledikleri, açığa vurdukları vs bir yana, okuyucuya tadı damağında kalan bir dil ve üslup zarafeti sunar Refik Halid. Ancak hatırda tutmak gerekir ki bu bir kişisel anılar bütünüdür, tarihsel belge değil. Nitekim Oya Baydar’ın Yetim Kalacak Küçük Şeyler’in giriş kısmında hatıratlarla ilgili söylediği o nefis cümle bunun sebebini açıklıyor yeterince: “Biyografiler kişinin yaşadıklarını anlatır; insan hep eksik kalır. Otobiyografiler masumca yalan söyler; çünkü insan en çok kendini sever.”
[1] Bu yazıda Karay’ın hatıratından yapılacak tüm alıntılarda şu baskı kullanılmaktadır: Refik Halid Karay (2009), Bir Ömür Boyunca, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
[2] Refik Halid’e ve “muhalefet” olgusuna dair ayrıntılı bir analiz için bkz. Christine M. Philliou (2021), A Past Against History. Oakland: University of California Press, bilhassa s. 90-203. Philliou’nun bu özenli çalışmasına dair daha önce kaleme almış olduğum bir inceleme için bkz.: Mehmet Akif Koç (2022), Book Review: Turkey & A Past Against History. Insight Turkey. Spring 2022 / Volume 24, Number 2, pp. 224-225.

