Yaklaşık yarım asırdır süren İran İslam Cumhuriyeti yönetimi, bilhassa son yıllarda daha ziyade siyasal baskılar, ekonomik çöküş ve toplumsal huzursuzluklarla anılıyor. 2009’daki seçim usulsüzlüklerine dair iddialar ve ardından gelen geniş kitlesel protestolar, Şubat 2011’de Arap Ayaklanmaları dönemindeki hareketlilikler, Eylül 2022’de Mehsa Emini’nin ölümünün ardından sokaklara dökülen onbinlerce kişi ve nihayet 2025’in son günlerinde başlayan ekonomik kriz kaynaklı protestolar…
İran’da sokaklar birkaç senede bir iç ve dış dinamiklerin birleşimiyle hareketlenirken, zaman zaman gözler bu protestolara kimin liderlik edebileceği sorusuna çevriliyor. Bu noktada, özellikle diasporada en fazla ismi telaffuz edilen figür ise 1979’da ülkeden kovulan son Şah Muhammed Rıza Pehlevî’nin ABD’de sürgünde yaşayan oğlu Rıza Pehlevî.
Peki kimdir Rıza Pehlevî, neyi savunuyor ve muhalefete liderlik edebilir mi?
Şahlığın Sonundan, Yarım Asır Sonra Yeniden Başlangıcına mı?
1978’de alt sınıflar arasında yayılan hoşnutsuzluklar genel grev ve sokak protestolarıyla geniş kitlelere sirayet edince, Muhammed Rıza Pehlevî 16 Ocak 1979’da ülkesini terk etti ve Humeyni İran’a dönerek idareyi ele geçirdi. Bir lider sürgünden dönerken, diğeri sürgüne gidiyordu. Şah, lenf kanseri tedavisi için 22 Ekim 1979’da Amerika Birleşik Devletleri’ne girmeden önce Mısır, Fas, Bahamalar ve Meksika’yı ziyaret etti. İki hafta sonra İranlı radikal gruplar Tahran’daki ABD büyükelçiliğini ele geçirdi ve elliden fazla Amerikalıyı rehin aldı; rehinelerin serbest bırakılması karşılığında ABD’den Şah’ın iadesini talep ettiler.
ABD iade talebini reddetti, ancak Şah daha sonra Panama’ya ve ardından ilk eşinden dolayı Hidiv hanedanıyla akrabalık ilişkilerinin bulunduğu Kahire’ye gitti ve burada Başkan Enver Sedat tarafından kendisine sığınma hakkı verildi. Hasta Şah çok geçmeden Temmuz 1980’de Kahire’de öldü, burada bir başka sürgünle 1941’de ülkesini terk etmiş olan babasıyla aynı yere defnedildi. Şah’ın, tahta erkek varis doğuramayınca boşanmayla sonuçlanan iki evliliği oldu. Ekim 1960’ta üçüncü eşi Ferah Diba, veliaht prens Rıza’yı dünyaya getirdi; Rıza Pehlevî yetişkin hayatının büyük bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri’nde sürgünde geçirdi. Çoğunlukla Paris’te yaşayan Ferah’ın küçük oğlu, 1966 doğumlu Ali Rıza ise ağabeyi gibi ABD’de yaşadı, ancak 2011’de intihar ederek hayatına son verdi.
Rıza Pehlevî, devrik şahın hayattaki tek oğlu ve tahtın tek varisi olarak, 1960’da Tahran’da doğdu, 1967’de babasının taç giyme töreninde resmen prens ilan edildi, çocukluğundan itibaren halktan izole şekilde ve özel mürebbiyelerle yetiştirildi. Rıza için dönüm noktası 1978’de henüz 17 yaşındayken, İran Hava Kuvvetleri tarafından gönderildiği Teksas’taki Lubbock’ta bulunan Reese Hava Kuvvetleri Üssü’nde (1997’de kapandı) savaş pilotluğu eğitimi almak üzere İran’dan ayrılması oldu. Ayrılışından sadece birkaç ay sonra, Ocak 1979’da modern dönemlerin tanık olduğu en büyük kitlesel protestolardan biriyle devrim gerçekleşti. Rıza Pehlevî de 17 yaşında ayrıldığı ülkesine –şimdilik- 48 senedir dönebilmiş değil.
Devrim olunca Reese hava üssünden ayrılıp, 1979’da Williams Koleji’nde öğrenimine başladı ama bir yıl sonra okulu bıraktı. 1980’de ailesiyle birlikte gittiği Kahire’de Amerika Üniversitesi’nde siyaset bilimi öğrencisi olarak kayıt yaptırsa da burada da düzen tutturamadı. 1985’te Güney California Üniversitesi’nin bir uzaktan eğitim programında siyaset bilimi dalında lisans derecesi aldı. Anadili Farsçanın yanında yaklaşık yarım asırdır yaşadığı ABD’de akıcı şekilde konuştuğu İngilizce ve çocukluğundan itibaren mürebbiyelerinden öğrendiği Fransızca lisanlarına hâkim.
Rıza Pehlevî’nin Siyasal Faaliyetleri ve Söylemleri
Peki 2026’nın ilk günlerinde İran sokaklarında Şahlık döneminde kullanılan, ortasında aslan ve güneş sembollü bayrakların yeniden göstericilerin bir kısmının ellerinde dolaşması, Rıza Pehlevî’nin de ABD’deki ofisinden protestoculara üst üste destek açıklaması yapması ne anlama geliyor?
Rıza Pehlevî, Ekim 1980’de, babasının ölümünün ardından ve kendisinin 20. doğum gününde kendisini İran tahtının yeni kralı ve Pehlevî hanedanının meşru varisi ilan etti. Ancak hanedanın en yakın destekçisi ABD hükümeti dahi Rıza Pehlevî’nin bu kendi kendini şah ilan etme fikrini desteklemedi. Buna rağmen Pehlevî İran dışındaki rejim muhalifleri ve diasporadaki İranlı örgüt ve STK’larla yakın ilişkiler geliştirmeyi ihmal etmedi, İran rejimini ve İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için gizlice planlar yaptığını açıklamaktan da geri kalmadı. Hatta 1983’te Suudi-İsrail işbirliğinde bir komployla, Rıza’nın İran’da başa geçirilmesini teminen hazırlıklara girişildiği de basına yansımıştı.
Rıza Pehlevî, Humeyni’nin ölümünün ardından İran’da daha ılımlı ve reformcu isimlerin ülkeyi yönetmesi ve uluslararası sistemle entegrasyon çabaları döneminde çok fazla ön plana çıkmadı (veya çıkarılmadı). Ancak Trump’ın 2016’da başlayan ilk dönemiyle birlikte Pehlevî’nin çabaları da yeniden hız kazandı. 2018’de Washington’daki bir etkinlikte İran’da İslamcı rejimi laik bir demokrasiyle değiştirmeye çalışanlara askeri olmayan destek çağrısında bulunuyor ve ülkesi için “hizmet etmeye hazır” olduğunu vurguluyordu. 2022’de ise monarşinin geri dönüşü için slogan atan İranlı göstericilerden gelen desteği kabul ederken, “İran halkının güvenine karşılık olarak yaptığım en önemli şey, onların seslerini güçlendirmektir” demekteydi.
Pehlevî, Şubat 2023’te Avrupalı liderlere, İran’daki sistemin temel taşı olan Devrim Muhafızları Ordusu’nun yasaklanması çağrısında bulunurken, bu adımın “rejimin en büyük dişini sökmek” anlamına geleceği tavsiyesinde bulunuyordu. Yine bu sene içinde “sekülerliğin demokrasinin ön koşulu olduğunu” ve İslamî rejimlerin din özgürlüğünü kabul etmeyerek başarısızlığa mahkûm olduklarını söyleyerek, Batı kamuoylarında kendini “uygun” bir lider profili olarak sunma gayreti içindeydi.
Ancak Pehlevî’nin tüm bu temasları ve söylemleri içinde muhafazakâr (ve hatta seküler ve milliyetçi) İranlıları en fazla öfkelendiren adımı, Nisan 2023’te, tam da İran’la İsrail arasında çatışmaların arttığı ve İsrail’in Lübnan, Suriye, Filistin üzerindeki baskısını arttırdığı bir anda İsrail’i ziyaret etmesi oldu. Ağlama Duvarı’nı da ziyaret edip Başbakan Netanyahu’yla da görüştüğü bu ziyarette verdiği mesajlar ve Netanyahu karşısındaki vücut dili genel olarak “rahatsız edici ve mahviyet içinde talepkâr” bulunacaktı.
Ancak son tahlilde, Pehlevî’nin dilinden dökülen tüm bu söylemler, fiili durumdan ve sahadaki eylemlerde ziyade, kendi başında vehmettiği şahlık tacı iddiasını unutturmamak için başvurulduğu izlenimi veriyor. Bunda şüphesiz Batı kamuoylarında ve müdahaleci ABD hükümetleri nezdinde, olası bir askerî müdahale zamanında geçmişte Afganistan ve Irak’ta yapıldığı gibi, Batı’da sürgünde ve göz önünde olan mahalli liderleri kendi ülkelerinde iktidara taşıma ameliyeleri sırasında “kendini gösterme” maksadı taşıdığını söylemek mümkün.
Nitekim Rıza Pehlevî bu maksatla ve bu öngörüyü doğrular şekilde, İran’daki protestoların ortasında 12 Ocak 2026’da ABD’deki Fox TV’de yayına katılarak Trump’a “Sayın Başkan… Hem biz hem de siz İran’ı yeniden büyük yapabilelim. Bu yolda ortak olalım. İlk fırsatta İran’a dönmeye hazırım” teklifinde bulundu ve geçiş sürecini yönetmek üzere ülkesine gönderilmeye hazır olduğunu duyurdu.
Rıza Pehlevî ve İran’daki Toplumsal Muhalefet Hareketleri
İran’daki mevcut baskı atmosferi ve objektif kamuoyu yoklamalarının yapılamaması dikkate alındığında, Pehlevî’nin ülkede ne ölçüde bir tabana sahip olduğunu belirlemek mümkün görünmüyor. Sokaklara çıkan protestoculardan çok daha fazlasının evlerinde olduğunu ve gösterilere katılmadığını göz önünde bulundurduğumuzda, sayısı milyonlarla ifade edilebilecek destekçisi olduğu tahmin edilebilir, nitekim Batı’daki bazı raporlarda da bu tespite yer veriliyor.
Ancak İran’ın 93 milyonluk bir ülke olduğunu ve Devrim’in 47 yılı geride bıraktığını, kabaca iki nesle karşılık gelebilecek bu süreçte anaokullarına varana kadar örgün eğitim yoluyla endoktrinasyonun yaygınlığını ve muhafazakâr bir toplum üretildiğini, İslam Cumhuriyeti rejiminin toplumun büyük bir çoğunluğunun desteğini aldığını, buna rağmen yine de seküler kesimler arasında huzursuzlukların monarşi dahil muhalif ve diaspora hareketlerine desteği arttırdığını da vurgulamak gerekir.
Bununla birlikte, son yıllarda İran’da patlak veren protestolar ve kadın hareketleri net biçimde şunu göstermiş bulunuyor artık: İran’daki toplumsal muhalefet, hiyerarşik liderliklerden ziyade yatay örgütlenmelere, kimlik temelli ama ideolojik olarak çoğulcu taleplere dayanıyor. Kadınlar, gençler, işçiler ve etnik azınlıklar, rejime karşı mücadeleyi tarihsel figürlere ya da sürgündeki elitlere havale etmek istemiyor.
Protestolarda zaman zaman monarşi yanlısı sloganlar duyulsa da bu, örgütlü ve sürdürülebilir bir siyasi tabana işaret etmiyor. Aksine, Pehlevî figürü çoğu zaman muhalefet içindeki ideolojik fay hatlarını daha da derinleştiriyor. Sol gruplar, feminist hareketler ve etnik siyasal yapılar için Pehlevî, yalnızca geçmişin otoriterliğini değil, aynı zamanda sınıfsal ayrıcalığı ve merkezî devletçi zihniyeti de temsil ediyor ki bunun içinde bilhassa periferideki etnik ve mezhepsel geniş azınlık topluluklar için hayırla yâd edilecek bir toplumsal hafıza pek bulunmuyor.
Dahası, Rıza Pehlevî’nin İran içindeki muhalefetle doğrudan ve organik bağlar kurduğu da söylenemez. Son yıllarda kullandığı siyasal dil, İran sokaklarının taleplerinden çok, Washington ve Avrupa başkentlerinde dolaşıma giren “rejim değişikliği” söylemine yaslanıyor. Bu da onu, içeriden yükselen bir alternatif olmaktan ziyade, dışarıdan biçimlendirilen “proje” bir figür hâline getiriyor.
Buna ilaveten, diaspora muhalefeti içinde de Pehlevî’nin varlığı, birleştirici olmaktan çok dışlayıcı bir etki yaratıyor. Monarşi karşıtı muhalifler, Pehlevî’nin söylemsel planda da olsa öne çıkmasını, mücadelenin meşruiyetini zedeleyen bir unsur olarak görüyor. Bu durum, rejimin “muhalefet dış güçlerin oyuncağıdır” söylemini de güçlendiriyor.
Bu bağlamda, Rıza Pehlevî’nin bugünkü İran muhalefetinin merkezinde değil, daha ziyade çevresinde, hatta çoğu zaman dışında konumlanmış bir figür olduğunu söylemek mümkün. Pehlevî ve o çizgideki diaspora figürlerinin etkisi, İran içindeki toplumsal hareketlerden ziyade, diaspora siyaseti ve ABD–Ortadoğu eksenindeki stratejik hesaplardan beslenmekte olduğu için İran sosyolojisinde ve sokaklara dayanan sınırlı ölçüdeki değişim iradesinde merkezî bir aktör olmaktan uzak görünüyor. Bu yönüyle de jeopolitiğin ürettiği, sınırlı kapasitede bir sembolik figür olmaktan öteye gitmesinin zor olduğu anlaşılıyor.

