Lübnan asıllı Arap-Fransız entelektüel Amin Maalouf’un, dünyanın gittiği doğrultu ve karşı karşıya kalınan küresel sorunlara dair iki ilgi çekici denemesinden, Çivisi Çıkmış Dünya (Le Dérèglement du monde) 2009’da yayımlandı. Bundan on yıl sonra çıkan Uygarlıkların Çöküşü (Le Naufrage des civilisations) ise 2019’da bambaşka bir dünyaya uyanacaktı. İki metin arasındaki bu on sene sadece kronolojik bir mesafe değil, hem düşünsel bir kırılma hattına hem de dünyanın geçirdiği anormal değişim ve dönüşümlere işaret ediyor.
Maalouf’un bu iki denemesi birlikte okunduğunda, ilk göze çarpan husus, dünyaya bakışında daha önce sahip olduğu Stefan Zweigvâri küresel ve bütünleşmiş toplum perspektifinde zaman içinde bir “derinleşme”den ziyade, belirgin bir sertleşmenin ortaya çıkışı ve umut zemininin erozyona uğraması. On yıllık süreçte, köprünün altından çok sular aktı kuşkusuz; Maalouf her ne kadar aynı temel sezgileri korusa da, tarihin gitmekte olduğu yön karşısında tonu ve beklenti ufku gözle görülür şekilde değişir.
Onarılabilir Bir Bozulma Perspektifi Olarak “Çivisi Çıkmış Dünya” (2009)
Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya’da 20. yüzyılın başından beri üst üste gelen ve Soğuk Savaş’la birlikte kronikleşen bir doğrultu çizer ve küresel düzenin rayından çıktığını ilan eder, ancak bu bozulmanın geri döndürülebilir olduğuna dair güçlü bir inanç da taşır. Bu iyimserliğin altında yatan motivasyon, modern dünyanın karşı karşıya olduğu krizin esasen bir yönetişim ve değerler krizi olduğuna inanması. Ekonomik eşitsizlikleri, kültürel kutuplaşmaları ve çevresel yıkım olgusunu, insanlığın kaçınılmaz kaderi değil, yanlış tercihlerle derinleşmiş sorunlar olarak görür.
Sovyet deneyimi, Sosyalist merkezî kumanda ekonomisi ve Arap-Batı ilişkilerinin Soğuk Savaş’tan itibaren seyrini izleyen Maalouf, 1990’lardaki küreselleşme dalgasını kaçırılmış fırsatlar çağı olarak okur. Bu noktada asıl kaçırılan fırsatı, liberal demokrasi değerlerinin küresel bir norm haline gelme ihtimalinin heba edilmesi olarak kodlar; bunda hem Batı’nın kibri hem de Batı-dışı dünyada otoriter rejimlerin ve toplumsal reflekslerin güçlenmesi belirleyici rol oynamış durumda.
Batı’nın ahlaki meşruiyet kaybını, bilhassa Ortadoğu halklarına karşı mütekebbir tutumunu sertçe eleştirir, ancak bir yandan da dünyayı kurtaracak değerlerin otoriter veya totaliter yönelimler olmadığını, her durumda Avrupa’nın içinden çıkmış evrensel değerlerin ve çok-kültürlülüğün kurtarıcı bir rol oynayabileceğini düşünür. Medeniyetler çatışması yerine medeniyetler arası diyalog, içeride ve dışarıda yükselen duvarlar yerine çoğulculuk ve din eksenli aşırılıklar yerine de seküler yurttaşlık fikrini normatif bir çıkış yolu olarak önerir.
Bu yönüyle Çivisi Çıkmış Dünya, Arap Ayaklanmaları’nın –maalesef Arap “Baharı” değil!- Ortadoğu ve uluslararası toplumu kasıp kavuracağı, göç ve savaş olgusuyla birlikte bütün umutları tüketeceği 2010 yılından sonraki döneme girilirken, henüz 2009 gibi erken bir dönemde, Obama ABD’si etrafında yeni bir küresel işbirliği fırsatının doğduğu iyimser bir entelektüel iklimin ürünü. Otoriter rejimlerin sorgulanabilir hale gelmesi, halk iradesinin kamusal alana taşması ve küresel vicdanın harekete geçebileceği düşüncesi, Maalouf’un analizlerine örtük bir umut tonu kazandırır bu metinde.
Geri Döndürülemez Bir Çöküş Anlatısı Olarak “Uygarlıkların Batışı” (2019)
Çivisi Çıkmış Dünya, daha ziyade iyimser bir iklimin ürünüyken, Uygarlıkların Batışı ise bambaşka bir tarihsel eşikte kaleme alınmıştı. Arap Ayaklanmaları’nın başarısızlığı ve 1848 Devrimleri tarzında bir demokrasi dalgasına dönüşememesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Arap toplumların eskisinden daha derin bir şiddet sarmalına sürüklenmesi, Avrupa’da (bilhassa Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere, Hollanda gibi ülkelerde) hızla yükselen aşırı sağ ve nihayet Trump’ın ABD Başkanlığı’na seçilmesi gibi domino etkisi yaratan küresel gelişmelerin, Maalouf’un dünyayı okuma biçimini de köklü şekilde dönüştürdüğü göze çarpar. Bu kitapta, diğerine kıyasla, artık bir onarım ve çözüm reçetesi sözkonusu değil, doğrudan bir enkaz tespitine yönelir yazar.
Maalouf’un temel izleği burada radikal şekilde değişir: İnsanlık yalnızca yanlış bir yolda gitmemektedir, aynı zamanda yol kavramının kendisini de yitirdiği kritik bir kavşak noktasındadır. Daha önce evrensel değerler olarak sunduğu ve insanlığa çıkış yolu olarak önerdiği kavramlar, demokrasi, insan hakları ve ilerleme gibi değerler, artık içi boşaltılmış sembollere indirgenmiş durumdadır. Üstelik bu sadece birkaç topluma özgü bir eğilim değildir, küresel ölçekte bu zemin kaybı ve değerler erozyonu belirgindir artık. Sağın ve radikal söylemlerin yükselmesi bu bağlamda bir neden değil, semptomdur belki ve Batı’daki dünyaya yön veren siyasal aklın popülizm karşısında teslim olduğunun açık bir göstergesidir.
Kendi içinden çıktığı Doğu Akdeniz ve Arap dünyasına bakışı da belirgin bir şekilde karamsarlaşır. Soğuk Savaş döneminde yitip giden fırsatları, Nâsır’dan sol/sosyalist harekete kadar yaşanan savrulmaları esefle anar. Bir yönüyle Çivisi Çıkmış Dünya’da hala tarihsel bir özne olma ihtimali taşıyan Arap toplumları, Uygarlıkların Batışı’nda iç savaşlar, yarılmış sosyolojik gerçeklikler, mezhepçilik, toplumsal kompartımanlar ve dış müdahaleler arasında bocalayan ve bu yönüyle tarih-dışılaşmış bir konuma itilen bir Arap dünyası var artık karşımızda. Küresel karamsarlığın Doğu Akdeniz ve Arap dünyasına indirgenmiş bu versiyonu, bu kaotik bölgeyle ilgili beklentilerini daha da olumsuz bir yöne savurur Maalouf’un. Göçmenler, dinin temsilleri olgusu, Avrupa’da çok–kültürlülüğün zayıflaması gibi etkenler de bu yarılmayı derinleştirir.
Maalouf bu yönüyle aslında, Zweig’ın 1930’lar ve 40’ların başında yitip gidenleri odağa alanDünün Dünyası’ndaki karamsar satırlarına yansıyan bir umutsuzluk içindedir. Arap Ayaklanmaları ve bunun küresel yansımaları, bu bağlamda öç ve çoğulculuk karşıtı radikal sağın yükselişi, bu ikinci kitapta bir umut momenti olmaktan ziyade, tersine kolektif bir hayal kırıklığının sembolüdür Maalouf’un gözünde.
Süreklilik ve Kırılmalar
İki kitap arasında dikkat çekici bazı süreklilik ve kırılma olguları gözüme çarpıyor art arda ikisini de okuyunca. Maalouf her iki metinde de ayrıştıran ve çoğulculuğu zedeleyen kimlik siyasetini, medeniyetçi kibri ve güç merkezli dünya tasavvurunu sertçe tenkit eder. Ancak bu sürekliliğin yanında düşüncesindeki temel kırılma, Çivisi Çıkmış Dünya’nın geleceğe dair normatif bir çağrı olma niteliğine karşılık, Uygarlıkların Batışı’nın daha ziyade geçmişin hesabını tutan bir ağıt niteliğinde olması.
Okuyucunun dikkatini çeken bu değişim, Maalouf’un düşüncesinin tutarsızlığından ziyade, ilk kitapta ortaya koyduğu endişelerin ve dünyanın gittiği istikamete dair karamsar öngörülerinin aradan geçen on yıl içindeki gelişmelerle doğrulanmasından kaynaklanıyor bana göre. İlk kitapta uyarı niteliğinde altını çizdiği riskler (ayrışmış toplumlardan göç ve sığınmacılık olgusuna, radikal sağ ve ideolojilerin küresel ölçekte sert yükselişinden çevre ve iklim krizlerine kadar), ikinci kitapta gerçekleşmiş olgular olarak karşımıza çıkar. Bu ürkütücü öncesi-sonrası tablosunun sadece Maalouf’u değil, insanlığın geleceğine dair endişe duyan bütün bir entelijansiyayı dehşete düşürmesi tabiidir kuşkusuz.
***
Her iki denemeyi birlikte okuduğumda, Maalouf’un entelektüel serüveni ve Lübnanlı-Arap-Fransız-Hristiyan olarak kimliğinde mündemiç çok-kültürlülüğünden hareketle, son yarım asrın küresel bir tarihi gözümün önünde canlanıyor. Çatışmalar, ayrışmalar, savaşlar, ihtilaflar, bütünleşme denemeleri, umutlar, hayal kırıklıkları, yeniden çatışmalar, yeniden savaşlar, yeniden umutlar ve yeniden hayal kırıklıkları… Maalouf aslında bütün bir duyarlı entelektüel cemaatin umuttan ihtiyata, ihtiyattan karamsarlığa doğru ilerleyen çizgisini; yalnızca hassas bir yazarın değişip dönüşen ruh halini değil, aslında çağımızın düşünsel iklimini ve iniş çıkışları da gözümüzün önüne seriyor.
Bu anlatıda yazar da artık, dünyayı gittiği yanlış istikametten kurtarmaya çalışan bir düşünürden ziyade, neden kurtarılamadığını ve baş aşağı gidişin durdurulamadığını tasvir eden bir tanığa dönüşüyor. Maalouf’un çizgisi burada Zweig’ın umuttan ihtiyata ve oradan karamsarlığa dönüşen ıstıraplı hayat çizgisini getiriyor gözümün önüne…

