Modern Ortadoğu tarihine ve 20. yüzyıldaki hercümerce baktığım zaman, “Araplar açısından geçtiğimiz asırdaki en kritik dönüm noktası hangi yıldı?” sorusu bir süredir zihnimi kurcalıyor. Bu açıdan soruya cevap sadedinde temelde üç dönem ön plana çıkarken, her birinin kendi içinde farklı boyutları olduğu için bu yazıda her üç yılı da mercek altına almak niyetindeyim.
Esasen 1916, 1948 ve 1967 yıllarının her biri (öncesi ve sonrasıyla birlikte birkaç yıllık dönemler halinde) Arap dünyasının kimliğini, sınırlarını ve kolektif psikolojisini farklı derinliklerde ve farklı boyutlarıyla sarstı. Yazının sonunda kendi kanaatimi de ifade ederek, bu krizli dönemlere yakından bakmaya gayret edeceğim.
1916: Vaatler, ihanetler, “Ümmet realitesinden milli kimlikler ve emperyalizme
1916 yılı başlarken, Birinci Dünya Savaşı’nın bölgedeki genel etkisinin bu denli yıkıcı olacağı muhtemelen tahmin edilmiyordu. Ancak hazırlıkları bir süredir yapılan ve İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni bölgeden çıkarmaya odaklandığı bu süreçte, 1916 yazında Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarının başını çektiği isyan, İngilizlerin Mısır ve Irak merkezli askerî operasyonlarını tamamlayan ve Osmanlı’nın tam olarak yenilgisine yol açan üçüncü bir sacayağı oluşturdu.
Mamafih, 1916 İsyanı olmasa da İngilizler, Fransızlarla birlikte yaptıkları hamlelerle, Osmanlı Devleti’ni geri püskürtmüş ve yenilgiye yaklaştırmıştı; ancak Şerif Hüseyin’in isyanı bu nihai sonun biraz daha öne çekilmesinin ve daha da kolaylaşmasının yolunu açtı. Ancak asıl yıkıcı etkisi, ima ettiği “ihanet” realitesi nedeniyle Türk-Arap ilişkilerini elitler ve toplumlar düzeyinde sonraki onyıllarda “zehirleyecek” olmasıydı.
1916 senesi özünde birbirine zıt üç süreci içinde barındırır: a) Şerif Hüseyin liderliğinde Hicaz-Ürdün-Suriye bölgelerindeki Arapların isyanı, b) İngiliz-Fransız-Rus emperyalizmleri arasında akdedilen Sykes-Picot paylaşım anlaşması, c) 1917’de ortaya çıkacak olan Balfour Deklarasyonu.
Hicaz Arapları ve onların kuzeydeki müttefikleri, Şerif Hüseyin ve General McMahon arasındaki yazışmalardan ve karşılıklı elçilerin gidip gelişlerinden buldukları cesaretle, Osmanlı Devleti’nden ayrılarak, İngilizlerin himayesinde Ortadoğu’da bütün Arapları bünyesinde toplayacak bir “Büyük Arap Krallığı” kurma hayaliyle isyana girişmişti. Ancak İngilizler, Şerif’le yazışmalar henüz sürmekteyken, bu krallığın en önemli bölgeleri olarak görülen Suriye ve Lübnan’ı Sykes-Picot ile Fransızlara “ikram etmekte”, dinî/tarihsel açıdan değeri olan Filistin’i ise 1917 Balfour Deklarasyonu’yla sonuçlanan süreçte bir “Yahudi yurdu” kurmak üzere Avrupalı bir topluluğa vaat etmekteydi.
Ancak 1918’de savaş bitince işler Arapların beklediği gibi gitmedi. “Büyük Arap Krallığı” hiç kurulamadı; Suriye, Filistin, Lübnan gibi topraklar adeta zorla Arapların elinden alındı, teselli ikramiyesi nev’inden Şerif’in bir oğluna Ürdün Prensliği, diğerine Irak Krallığı, kendisine de oğluyla birlikte Hicaz Krallığı “layık görüldü” İngilizler tarafından. Bunların da sadece Ürdün Krallığı günümüze kadar yaşayabildi, diğerleri kısa ömürlü olacak ve düşmanları tarafından ortadan kaldırılacaktı.
1916’dan itibaren gelişen süreçte, 1919-20’deki uluslararası “barış” konferansı görünümlü paylaşım anlaşmalarıyla, Araplar tamamen Osmanlı ana gövdesinden koparıldı, sonunda Osmanlı Devleti de tarihe karıştı. Araplarla Türkler arasına “ihanet” gölgesi girerken, bunun yol açtığı tahribatı temizlemek onyıllar sürdü ki bunun yıkıcı etkileri halen daha tamamıyla ortadan kalkmış değil. Arapların 1916’daki isyanını esasen rasyonel bir eylem olarak görmek gerekir; yıkılmak üzere olan bir imparatorluk yerine bir süper gücün yanında yer alıp bağımsızlık hayaliyle isyan etmişlerdi; bu tür vakalarda “kandırma” eylemi değil, gönüllü ve rasyonel karar süreçlerinden bahsedilebilir ancak.
Buna rağmen bölgedeki Araplar arasına “sınır” kavramının girişi ve yapay devletlerin kuruluşu, sonraki uzun bir asrı doğrudan şekillendirecek onlarca başka soruna, iç ihtilaflara, bölünmelere, darbelere ve bir bütün halinde bölgenin istikrarsızlaşmasına neden olacak zincirleme hadiselerin fitilini ateşledi. Araplar bu dönemde Batılılara karşı ilk kez “aldatılmışlık” hissine kapıldı, 1917 Balfour Deklarasyonu ve yol açtığı sonuçlar da bu hissi iyice mücessem hale getirecekti.
1948: Nekbe, İsrail’in kuruluşu, öfke ve dinmeyen acının başlangıcı
1917 Balfour Deklarasyonu’yla İngilizlerin Yahudilere Filistin’de bir “Yahudi yurdu” kurma sözü vermesiyle resmen ve bir imparatorluk himayesinde başlayan süreç, aradan geçen otuz yılda olgunlaştı. Holokost utancının da getirdiği “diyet” hissi, yerli bir halkın yaşadığı toprakların bir başka Avrupalı halka “yurtluk” olarak “ikram” edilmesinin ahlaki zemini olarak sunuldu. Ancak bir asrın sonunda olan şey, bir halkın topraklarına onlarca yıldır göz göre göre el konulup yurtsuzlaştrılmasıydı; yurdu elinden alınan halk Müslüman Filistinliler olduğu için Batı’da da uluslararası toplumda da buna pek bir hassasiyet gösterilmedi.
Günümüze kadar süren ve Araplar için gerçek bir utanca dönüşen bu süreçte toplam 27 bin km2’lik tarihî Filistin topraklarının % 85’ine İsrail el koymuş durumda. Filistinliler ise bundan bir asır önce neredeyse tamamına sahip oldukları toprakların şu an sadece % 15’ini kullanabiliyor ki bu gidişle onları da yakında ellerinde tutmaya devam etmeleri daha da zorlaşacak. Sonuncusu 2023-25 arasında olmak üzere İsrail katliamlarında yüzbinlerce Filistinli öldürüldü, milyonlarcası yerinden edildi ve kamplarda yaşamaya mahkûm edildi. Sadece 1948’de 15 Mayıs’ta İsrail Devleti resmen ilan edildikten –ve Filistin Devleti’nin ilan edilmesi engellendikten- sonra bir milyona yakın Filistinli yurtlarından edildi, yüzlerce köy ve kasaba yok edildi, günümüzde 5 milyonun üzerinde Filistinli mülteci kamplarında yaşıyor.
1948’in geniş Arap ulusu için utanç verici yönü sadece Filistinlilerin yurtlarını kaybetmesi ve yersiz yurtsuz hale getirilmesi değil. Bunu engelleyebilmek için Arapların elinden neredeyse hiçbir şey gelememiş olması. 1947 yılının sonlarında taksim planı BM’de kabul edildikten sonra başlayan çatışmalarda, bölgede bağımsızlığını yeni kazanmış olan Arap ülkelerinin (Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak, Mısır, Suudi Arabistan) ve gönüllü Arap güçlerinin yanyana gelip kurdukları derme çatma “kurtarıcı ordu” İsrail karşısında tüm cephelerde yenilgiye uğrayarak ayrı bir utanca imza atmış oldu.
İsrail’in sonraki yıllarda edindiği yenilmezlik mitinin başlangıç noktasını oluşturan bu koordinasyonsuz, birbirinden hazzetmeyen Arapların zoraki birlikteliği bir “Arap Dünyası”nın ne ölçüde var olduğunu da sorgulatacaktı. Kim bilir belki de gerçek Nekbe tam olarak buydu… Bunun neticesinde savaşa katılan tüm Arap ülkelerinin liderleri ya suikast veya askerî darbelerle birkaç yıl içinde sahneden çekilmek zorunda kalacak, yerlerini ise bir büyük “fenomen” alacaktı.
1967: Nekse, utançların en büyüğü, milliyetçiliğin iflası ve meşruiyetin kaybı
1948 utancı Arap monarşileri ve bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerdeki politik elitler için meşruiyetin kaybı anlamına gelmekteydi; henüz kurulmamış olan küçük bir devlet karşısında birçok Arap ülkesi yanyana gelmiş ve lakin hezimete uğramışlardı. Bundan sonra sömürge geçmişine ve emperyalizme tepkiyle güçlenen yeni bir Arap milliyetçiliği dalgası gelişecek, ordu ve subaylardan başlayarak Arap toplumlarını sarsacak, hemen her birinde askerî darbelerle monarşileri ve eski seçkinler sınıfını ortadan kaldıracaktı. Bu darbeler ve birbirini besleyen Arap milliyetçiliği silsilesinin en önemli halkaları kuşkusuz Mısır (1952), Irak (1958), Suriye (1949, 1954, 1963), Yemen (1962), Libya (1969) gibi birbiri peşi sıra gelen, seri haldeki hareketlenmelerdi.
Ancak tüm bu zincirlerin ortasındaki en önemli halka Mısır’da 1952’de bir buçuk asırlık monarşiyi ortadan kaldıran Nâsır idi ki diğer tüm darbeler bir şekilde ondan ilham alarak ve ona öykünerek –yeri geldiğinde desteğini alarak- ortaya çıkacaktı. Nâsır 1950’lerin ortalarından ve Süveyş Krizi’nde İngiltere, İsrail ve Fransa’ya –kuşkusuz ABD ve SSCB’nin büyük desteğiyle- geri adım attırdığı dönemden itibaren Arap dünyasının en büyük ikonu haline gelecek, tüm Arap sokaklarının gözü kulağı ondan gelecek bir haberi iştiyakla bekleyecekti.
Bir nevi Arap dirilişinin beklenen Mesih’iydi Nâsır, şöhreti sınırlar aşıyor, adı yeni doğan çocuklara konuluyor, ismine şarkılar yazılıyordu. Arapların geçmiş onyıllarda elde edemediği her şeyi, hayal kırıklığına uğradığı her meseleyi onun çözeceğine inanılıyordu. Bu şartlar altında ve altı büyük ölçüde boş olan bu sorunlu toplumsal psikolojiyle Haziran 1967’ye gelinmişti. Ancak Nâsır, devirdiği monarşinin –ve eski Arap liderlerinin- uğradığı 1948 hezimetinden daha acı verici bir mağlubiyet aldı; birkaç saat içinde ordusu savaş dışı bırakılmış, İsrail’in karşısında olanca şöhreti ve arkasındaki desteğe –ve neredeyse sınırsız Sovyet silahlarına- rağmen Nâsır da duramamıştı.
Ve bu büyük utançtan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı Arap dünyasında…
Yenilgi o kadar ani ve mutlak olmuştu ki Arap kitlelerinde büyük bir “ihanete uğramışlık” hissi yaratmıştı. Amin Maalouf’un da işaret ettiği üzere, bu yenilgi, Arapların modern dünyada kendilerine onurlu bir yer bulma hayalini yok etmiş, Arap sokağında derin bir özgüven kaybına ve kolektif bir depresyona yol açmıştı. Nâsır’ın kendisi de bu depresyondan muaf değildi, yenilgiden sonra günlerce odasına kapanıp insan içine çıkmaması bu büyün utancın sadece sembolik bir yansıması olabilirdi ancak.
Arap milliyetçiliğinin bu büyük hezimeti ve uğranan kolektif travma, milliyetçi düşünceyi uzun yıllar deve dışı bırakacak ve yerini İslamcı söylem alacaktı. Seküler, milliyetçi ve laik rejimlerin dahi yenilmiş olması Arap toplumlarında yeryüzündeki ideolojilerin çözüm üretmediği algısını kuvvetlendirmiş; bireysel ve toplumsal dindarlaşmanın arttığı, İslamcı hareketlerin hızla yükseldiği bir dönem açılmıştı artık. Müslüman Kardeşler’in yeniden yükselişe geçtiği, 1979 İran Devrimi’nin de etkisiyle her ülkede devrimci ve silahlı güçlerin ortaya çıktığı, Hizbullah, Hamas, el-Kaide gibi silahlı yapıların yükselmeye başladığı zemin tam da bu kolektif umutsuzluk ortamına dayanmaktaydı.
İsrail realitesinin kalıcı hale geldiği algısı da keza 1967 Nekse’sinin (Toprak Kaybetme Günü) getirdiği umutsuzluk ikliminde yerleşmeye başladı; “İsrail’i denize dökme” retoriğinin altının boş olduğu ve bunun bir milliyetçi illüzyondan ibaret olduğu yine bu dönemde kabullenilmeye başlandı. İsrail artık sadece bir askerî düşman olmaktan çıkmış, Arap dünyasının bağrına saplanmış hançer olarak görülmeye ve buradan çıkarılmasının mümkün olmayacağı inancı yerleşmeye başlamıştı. Bu tarihten sonra Arap rejimleri artık bir zafer peşinde koşmayı bırakacak –esasen buna mecali de kalmayacak-, iç ve dış dinamiklerin tehdidi altında hayatta kalabilme hedefiyle hareket etmeye başlayacaktı.
***
Tam da bu nedenlerle, 20. yüzyılda Arap dünyası için bir kritik dönüm noktası varsa, Arap dünyasının parçalandığı ve yapay sınırların çizildiği 1916-20 dönemi bu doğrultudaki ilk kilometre taşıydı; 1948 Nekbe’si ise bu sınırlar içinde derin bir yara açmıştı. Ancak 1967 krizini diğerlerinden ayıran şey telafi edilemez oluşuydu, yarattığı psikolojik ve ontolojik enkazla tam anlamıyla yıkıcı bir etki yaratmasıydı.
20. yüzyılın diğer tüm krizleri bu büyük sarsıntının artçılarıdır; çünkü 1967, Arapların kendi kaderlerine dair kurdukları tüm umut dolu cümlelerin sonuna konulmuş kanlı bir nokta, belki bir daha ayağa kalkma umudunu taşıyan tabuta vurulmuş son bir çiviydi. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı Arap dünyasında, etkileri günümüze –ve muhtemelen onyıllar sonrasına da- uzayan / uzayacak bir varoluşsal kriz yarattı.

