Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.”

Zakaria’nın dikkat çektiği mesele, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan siyasal manzarayı anlamaya yönelik önemli bir uyarıydı. 1990’lar boyunca dünyanın birçok bölgesinde seçimler yaygınlaşıyor, çok partili sistemler kuruluyor ve hükümetler sandık yoluyla belirleniyordu. İlk bakışta bu tablo demokrasinin küresel ölçekte güçlendiği izlenimini veriyordu.

Fakat Zakaria’ya göre bu görünüm siyasal sistemlerin gerçek niteliğini anlamak için yeterli değildi. Çünkü aynı süreçte özgürlük alanlarının genişlemesi beklenirken farklı bir eğilim ortaya çıkıyordu. Hukuk devleti ilkeleri aşınıyor, yargı bağımsızlığı zayıflıyor, basın ve ifade alanı daralıyor, bireysel hak ve özgürlükler giderek kırılgan hâle geliyordu. Seçimler yapılıyor, sandık işliyordu, ancak bu seçimlerin üzerinde yükseldiği hukuki ve kurumsal mimari aynı sağlamlığı göstermiyordu.

Zakaria tam da bu çelişkiye dikkat çekti. Modern siyasetin en dikkat çekici paradokslarından biri buydu. Demokrasi biçimsel olarak yayılıyor, fakat liberal özgürlükler aynı hızla genişlemiyordu. Başka bir ifadeyle seçim mekanizmasının varlığı tek başına özgür bir siyasal düzenin güvencesi sayılmıyordu. Bu nedenle “illiberal demokrasi” kavramı, sandığın var olduğu fakat özgürlüklerin daraldığı siyasal sistemleri tanımlamak için kullanılacaktı.

Bu uyarının neden önemli olduğunu anlamak için liberalizm ile demokrasi arasındaki tarihsel ilişkiye bakmak gerekir. Günümüzde bu iki kavram çoğu zaman aynı siyasal modeli ifade eden eş anlamlı kelimeler gibi kullanılsa da tarihsel gelişim çok daha karmaşık bir tablo sunar. Liberal düşünce modern çağın erken dönemlerinde ortaya çıkmış, bireysel hakların korunmasını ve iktidarın sınırlandırılmasını esas alan bir siyasal anlayış geliştirmiştir. Demokrasi ise daha sonra güç kazanan bir siyasal form olarak sahneye çıkmış, yönetimin kaynağını halk iradesine dayandıran bir model olarak genişlemiştir.

Bu nedenle liberalizm ile demokrasi aynı anda doğmuş kavramlar değildir. Liberalizm önce devlet iktidarını sınırlayan bir hukuk ve özgürlük çerçevesi kurdu. Demokrasi ise zamanla bu çerçevenin içine yerleşti ve temsil mekanizmaları genişledikçe kitlesel bir siyasal katılım ortaya çıktı. Zakaria’nın “illiberal demokrasi” kavramı tam da bu tarihsel ayrımdan doğdu: seçimlerin var olduğu fakat özgürlüklerin korunmadığı siyasal düzenler.

Bu ayrımı kavramak için tarihsel bir örnek olarak İngiltere’ye bakılabilir. Bugün parlamenter demokrasinin beşiği olarak anılan İngiliz siyasal sistemi uzun süre seçimlerin bulunduğu fakat siyasal katılımın oldukça dar kaldığı bir temsil düzenine dayanıyordu. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda seçimler yapılıyor, parlamenter kurumlar işliyordu, ancak oy hakkı toplumun sınırlı bir kesimine aitti. Belirli bir mülkiyet eşiğini aşan erkekler sandığa gidebiliyor, geniş işçi kitleleri, yoksullar ve kadınlar siyasal karar süreçlerinin dışında kalıyordu. Bu nedenle siyasal hayat kitlesel bir demokrasi olmaktan çok seçkinlerin yön verdiği bir temsil sistemi içinde yürüyordu.

Buna rağmen İngiliz siyasal yapısında liberal düşüncenin temelini oluşturan kurumlar güçlü biçimde yerleşmişti. Parlamento monarşik iktidarı sınırlayan bir denge mekanizmasına dönüşmüş, mülkiyet hakkı hukuki güvence altına alınmış ve hukuk devleti fikri siyasal hayatın kalıcı unsurlarından biri hâline gelmişti.

Bu kurumsal zemin klasik liberal düşünürlerin siyasal iktidara ilişkin temel endişelerini de şekillendirdi. John Locke bireyin doğal haklarını korumayan bir iktidarın meşruiyetini kaybedeceğini savunuyordu. Montesquieu ise siyasal özgürlüğün ancak güçler ayrılığı yoluyla güvence altına alınabileceğini ileri sürüyordu. Bu bakış açısına göre bir siyasal sistemin meşruiyeti yalnızca yönetimin kim tarafından seçildiği sorusuna indirgenemezdi, devlet gücünün hangi kurallar ve hangi kurumlar tarafından sınırlandırıldığı da aynı derecede belirleyici kabul edilmeliydi.

Demokrasi bu hukuki ve kurumsal mimarinin içinde zamanla genişledi. XIX. yüzyılda gerçekleşen reformlarla oy hakkı daha geniş erkek kitlelerine yayıldı. Ardından XX. yüzyılın başlarında kadınların siyasal katılımıyla temsil sistemi kitlesel bir karakter kazandı. Bu tarihsel süreç önemli bir gerçeği de ortaya koyar: liberal özgürlükler çoğu zaman demokratik katılım genişlemeden önce kurumsallaşmıştır. Bu nedenle liberalizm ile demokrasiyi aynı kavramın iki eş anlamlı parçası gibi görmek modern siyasal tarih açısından yanıltıcıdır.

Bu miras modern liberal demokrasinin de temelini oluşturdu. Güçlü kurumlar, hukuki güvence ve temsil mekanizmalarının birleştiği bu model uzun süre başarılı göründü. Kurumlar işlediği müddetçe liberalizmin daha derin bir felsefi temele ihtiyaç duymadığı düşünüldü. Sistem kendi meşruiyetini pratik başarıları üzerinden üretmeye devam ediyordu.

Fakat bu başarı aynı zamanda bir boşluğu da görünmez kıldı. Liberalizm güçlü bir siyasal düzen kurmuştu, ancak bu düzenin hangi ahlaki zemine dayandığı sorusu çoğu zaman açık bırakılmıştı.

Bugün yaşanan kriz belki de tam burada beliriyor. Liberal düzenin pratik başarıları tartışmalı hâle geldiğinde kaçınılmaz olarak şu soru gündeme geliyor: Bu düzen hangi ahlaki temele dayanır?

Bu soruyu anlamak için uzak teorik tartışmalara gitmeye gerek yok. Uzun yıllar liberal demokrasinin en güçlü örneği olarak gösterilen Amerika Birleşik Devletleri bugün bu gerilimin merkezinde yer alıyor. On yıllar boyunca dünyaya Amerika’daki güçler ayrılığı sistemi ve kurumsal denge mekanizmaları liberal düzenin en gelişmiş modeli olarak anlatıldı. Fakat son yıllarda ortaya çıkan tablo bu modelin sınırlarını da görünür hâle getiriyor.

Bir yanda iç siyasette sert bir popülist dalga yükseliyor, kurumlara duyulan güven aşınıyor ve hakikat ile propaganda arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Diğer yanda dış politikada liberal dünyanın kendi iddialarıyla çelişen güç siyaseti giderek daha belirgin hâle geliyor. Özellikle İsrail’e verilen koşulsuz destek, liberal değerler ile jeopolitik çıkarlar arasındaki mesafeyi açık biçimde ortaya koyuyor. İnsan hakları ve uluslararası hukuk söz konusu olduğunda liberal dünyanın sesi çoğu zaman zayıflıyor.

Bu tablo yalnızca bir dış politika tartışması değildir. Aslında liberal düzenin kendi iddialarıyla yüzleşmesini zorunlu kılan daha derin bir krizle karşı karşıyayız. Uzun yıllar boyunca insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlük söylemi evrensel değerler olarak sunuldu. Bu ilkelerin siyasal gücü sınırlandıran temel normlar olduğu anlatıldı. Fakat güç siyaseti sahneye çıktığında bu normların ne kadar bağlayıcı kabul edildiği sorusu kaçınılmaz biçimde ortaya çıkıyor.

Bu nedenle liberalizm ile illiberalizm arasındaki tartışma yalnızca kurumların işleyişi etrafında dönmez. Asıl mesele siyasal düzenin hangi ilkeler aracılığıyla meşruiyet kazandığıdır. Bir sistem yalnızca seçimlerin yapılması, parlamentoların varlığı ya da anayasal metinlerin yazılmış olması sayesinde ayakta kalmaz. Bu kurumlara gerçek anlamını veren şey siyasal gücün sınırlandırılması gerektiğine dair ortak kabuldür. Bu kabul zayıfladığında kurumların varlığı tek başına güvence üretmez. Hukuk siyasal hayatın merkezinden çekilir ve siyasetin dili giderek gücün diliyle yer değiştirir.

Karşımızdaki gerilim tam da bu nedenle önem taşır. Liberal düzenin savunduğu değerler ile uluslararası siyasetin fiili işleyişi arasındaki mesafe giderek büyüyor. Uluslararası ilişkiler alanında hukukun yerini stratejik çıkarların belirlediği bir atmosfer güç kazanıyor. İnsan hakları söylemi birçok durumda siyasal tercihlere göre esneyebilen bir dile dönüşüyor.

Bu noktada soru artık açıktır: dünya yeniden gücün belirleyici olduğu bir siyasal düzene mi ilerliyor, yoksa hukukun ve özgürlüğün gerçekten bağlayıcı kabul edildiği yeni bir siyasal dil mi kurulacak?

Verilecek cevap yalnızca liberalizmin geleceğini belirlemeyecek. Aynı zamanda siyasal iktidarın sınırlandırılması fikrinin insanlık tarihinde varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini de belirleyecek. Çünkü demokrasi için bazen en temel hatırlatma şudur: Sandık tek başına yetmez.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...