Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin etkisinden koruyan önemli bir düşünür olarak görüyor kimileri de İslam’ı ideolojik kalıplara sokmakla eleştiriyor. Bu tartışmaları takip ederken yakın zamanda hediye edilen Timaş Yayınları’ndan çıkan Roger Garaudy’nin “Kadim Dinler ve Bilgelikler” kitabını okumaya başladım. Ve fark ettim ki Garaudy ile Şeriati farklı entelektüel geleneklere ait isimler olsalar da ikisinin de modern dünyada dinin rolü üzerine söyledikleri bazı noktalarda kesişiyor bazen de ciddi biçimde ayrılıyor.
Garaudy kitabında insanlık tarihini birbirinden kopuk dini geleneklerin tarihi olarak okumaz. Ona göre büyük dinler ve hikmet gelenekleri aynı hakikat arayışının farklı tarihsel ifadeleridir. Bu nedenle Hinduizm’den Budizm’e, Yahudilikten Hristiyanlığa ve İslam’a kadar uzanan bir düşünce hattı kurmaya çalışır. Bu yaklaşımın arkasında modern dünyaya yönelttiği eleştiriler de vardır. Ona göre modern medeniyet teknik açıdan ilerlemiş olsa da hikmet boyutunu kaybetmiştir. İnsanlık bilimsel gücünü artırmış fakat varoluş sorularına verilen derin cevapları zayıflatmıştır. Garaudy bu yüzden kadim dinlerin ve özellikle mistik geleneklerin yeniden düşünülmesi gerektiğini savunur.
Kitabın İslam bölümünde çizilen tarihsel tablo oldukça dikkat çekicidir. Garaudy 7. yüzyıl dünyasını büyük imparatorlukların hüküm sürdüğü fakat aynı zamanda ciddi krizler de yaşanan bir dönem olarak tasvir eder. Çin’de Tang İmparatorluğu, Hindistan’da güçlü krallıklar, İran’da Sâsânî İmparatorluğu ve Akdeniz dünyasında Bizans hâkimdir. Ancak bu siyasal düzenlerin çoğunda toplumsal huzursuzluk artmıştır. Bürokratik devletlerin çözülmesi, yerel isyanların çoğalması ve ekonomik eşitsizliklerin büyümesi yaygın durumdur. İran’da Zerdüşt din adamlarının katı yorumları dini hayatı daraltmıştır. Bizans dünyasında ise ilahiyat tartışmaları halkın gündelik hayatından kopmuş vaziyettedir. Yunan felsefesinin soyut kavramlarıyla yapılan teolojik tartışmalar sıradan insanların sorularına cevap veremez duruma düşmüştür.
Garaudy’ye göre İslam tam da böylesi ortamda ortaya çıkar ve sadece yeni bir inanç sistemi getirmez aynı zamanda yeni bir toplum ufku da açar. “Tevhit” fikri insanı hem metafizik hem de toplumsal anlamda özgürleştirir. İnsanlar Allah karşısında eşit varlıklardır. İşte tam olarak bu düşünce kabile hiyerarşilerini ve aristokratik ayrıcalıkları sorgulayan güçlü ilkeler haline gelir. Garaudy İslam’ın hızlı yayılışını, yayılma hızını askeri fetihlerle açıklayan görüşlere de mesafeli durur. Ona göre İslam’ın yayılışı en çok insanların zihninde ve kalbinde yeni bir adalet fikrinin doğmasıyla ilgilidir.
Kitapta dikkat çeken asıl nokta tasavvufa verilen önemdir. Garaudy, İslam düşüncesinin en derin damarlarından birinin tasavvuf olduğunu vurgular. İbn Arabi, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid Bestami gibi isimler üzerinden insanın içsel dönüşümünü anlatır. “Tasavvuf, insanın kendi benliğini aşma çabasıdır zira insan küçük bir âlemdir” fikri bu düşüncenin merkezinde yer alır. Kişi kendi iç dünyasını keşfettikçe hakikatin izlerini de görmeye başlar. Garaudy’ye göre bu mistik tecrübe dinlerin en derin ortak noktalarından biridir.
Bu yaklaşımın güçlü tarafları olduğu kadar tartışmalı yönleri de var elbette. Dinler arasında ortak hakikatler bulunduğunu söylemek muhakkak tespit olarak oldukça mühim. Fakat Garaudy’nin metninde bazen farklı dini geleneklerin kendine özgü karakterleri fazla yumuşatılmış gibi görünüyor. Dinler salt aynı mistik deneyimin farklı dillerde anlatılması değildir bin anlamda da farklı tarihsel tecrübelerin ve farklı dünya tasavvurlarının ürünüdür. İşte Garaudy’nin evrensel birlik vurgusu zaman zaman bu farklılıkların keskinliğini azaltır.
Tam bu noktada bugünlerde oldukça farklı tartışmalarda adı dönen Ali Şeriati ile karşılaştırma fikrinin ilginç bir perspektif olacağını düşündüm.
Şeriati’nin düşünce dünyası Garaudy’e nazaran oldukça farklı yapıda. Şeriati için dinler arası mistik ortaklık meselesi merkezde değildir. Onun asıl ilgilendiği olgu İslam’ın tarihsel ve toplumsal anlamıdır. Şeriati İslam’ı bilinç ve direniş hareketi olarak yorumlar. Peygamberlerin mesajı yalnızca bireysel ahlak çağrısı değildir, zulme karşı verilen mücadeleleri de temsil eder. Şeriati’nin düşüncesinde Kerbela anlatısı bu yüzden önemli bir sembol haline gelmiştir.
Şeriati’nin yaklaşımı özellikle 20.yüzyılın ideolojik ortamında güçlü bir karşılık buldu. Faşizm, Marksizm ve liberalizm gibi büyük ideolojilerin dünyayı şekillendirdiği dönemde Müslüman gençler de mevcut tartışmaların içinde yer aldı. Şeriati İslam’ın ideolojik mücadelelerin dışında kalmaması gerektiğini savundu. Ona göre İslam yalnızca bireysel ibadetlerden müteşekkil bir din olarak yaşanamaz. Din toplumu dönüştürme iddiası taşıyan düşünce sistemidir.
Bu yaklaşımın da güçlü tarafları olduğu kadar sorunlu tarafları var elbette. Şeriati’ni buradaki kusuru İslam tarihini -çoğu zaman- sembolik ve basitleştirilmiş çerçeveler içinde anlatmasıdır. Tarihi şahsiyetler ve olaylar siyasi semboller haline getirilir. Bu anlatımı kendi döneminde -hususen İran gibi şahıslara oldukça bağlı toplumlar adına- etkili ve çekici olabilir fakat tarihsel gerçekliğin karmaşıklığını yansıtma bakımından kusurlu tarafları olan bir tarzdır.
Bu yönleriyle Garaudy ile Şeriati arasındaki fark aslında iki farklı İslam yorumunu temsil ediyor. Garaudy İslam’ı kadim hikmet geleneğinin halkası olarak görür. Şeriati ise onu tarihsel mücadele ve toplumsal dönüşüm çağrısı olarak yorumlar. Biri daha mistik ve evrensel dil kullanırken diğeri daha devrimci ve politik bir dili tercih eder.
Bugünün dünyasında belki de bu iki yaklaşımın sınırlarını görmek daha kolay zira büyük ideolojilerin cazibesi önemli ölçüde zayıfladı. İnsanlar artık yalnızca siyasi projeler aramıyor diğer yanda anlam ve maneviyat da arıyor. Bu nedenle Garaudy’nin vurguladığı hikmet ve içsel dönüşüm meselesi yeniden önem kazanıyor. Öte yandan adalet arayışı ve toplumsal sorumluluk fikri de hâlâ güçlü bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.
Bu yüzden Garaudy’yi romantik şekilde kutsamak da Şeriati’yi bütünüyle reddetmek de sağlıklı yaklaşımlar değil. Her iki düşünür de kendi dönemlerinin sorularına cevap vermeye çalıştı. Garaudy dinler arasında aynı anlamı bulmaya çalışan düşünce sistemi geliştirdi. Şeriati ise modern ideolojilerin baskın olduğu çağda İslam’ın toplumsal ve siyasi boyutunu yeniden yorumladı.
Bugün onların metinlerini okurken yapılması gereken şey belki de şu: Hem söylediklerini ciddiye almak hem de sınırlarını görmek. Kadim dinlerin hikmetini anlamaya çalışmak kuşkusuz önemlidir. Fakat bu hikmetin tarihsel gerçekliğini, farklı kültürlerde aldığı biçimleri ve kendi içindeki gerilimleri gözden kaçırmamak da aynı derecede önem taşır. Zira düşünce tarihi bize şunu gösterir: Her büyük fikir hem bir imkân hem de bir sınır taşır. Garaudy’nin dinler arasında kurmaya çalıştığı evrensel hikmet hattı insanlığın ortak tecrübesini hatırlatsa da bazen farklı geleneklerin özgül karakterini silikleştirme riskini barındırır. Şeriati’nin dinin toplumsal boyutunu vurgulayan dili ise adalet ve sorumluluk bilincini diri tutar fakat kimi zaman dinî tecrübeyi ideolojik anlatıların sınırlarına sıkıştırma tehlikesi taşır.
Garaudy ile Şeriati arasında gidip gelen bu tartışma aslında modern Müslüman düşüncesinin temel gerilimlerinden birini yansıtır: Maneviyat ile ideoloji arasındaki gerilim, içsel dönüşüm ile toplumsal mücadele arasındaki gerilim. Bugün yapılması gereken bu iki boyutu birbirinden koparmadan yeniden düşünmektir.
Zira din yalnızca içe kapanan bir mistisizm olmadığı gibi salt siyasal bir program da değildir. Kur’an’ın “Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar” (Zümer 18) ayeti tam da böylesi düşünme ahlakına işaret eder. Hakikat tek yorumun tekelinde değildir. İnsan farklı sözleri dinler, onları tartar ve içlerinden en sahih olana yönelir. Belki de bugün Garaudy’yi ve Şeriati’yi yeniden okumanın en doğru yolu budur: Onları birer otorite olarak görmeden, modern Müslüman zihnin kendi arayışını anlamaya yardım eden iki önemli durak olarak görmek. Çünkü asıl mesele geçmiştekilerin söylediklerini tekrar etmek değil, onların sorduğu soruları daha derin bir düşünce ufkunda yeniden sormaktır.

