Soğuk Savaş literatürü Türkiye’de henüz emekleme aşamasında sayılır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 yılına kadar süren bu ideolojik ayrışma, birçok nedenle henüz tam olarak ele alınamadı. İlk neden, bu döneme dair resmi arşivlerin Türkiye’de büyük ölçüde erişilemez olması. “Devlet sırrı” addedilen bazı konular açıklığa kavuşmadığı için, spekülasyon ve komplo teorileri ister istemez akademik literatüre de sızıyor. Elimizde bu döneme dair birçok hatırat var ama Soğuk Savaş anıları henüz sıcak olduğu için, duygusallıktan uzak, görece nesnel anlatılar bulmak kolay değil. Bu dönemi hatırlayan hemen herkes eline kalemi alınca hayali bir yel değirmeniyle savaşırmış gibi yazıyor.
Türkiye’deki Soğuk Savaş literatürünün serencamını ve bu dönemle ilgili cevap bekleyen soruları 2022 yılında Strata dergisi için derlediğim “Soğuk Savaşa Yeniden Can Vermek” adlı özel sayıda ele almıştım. O dönem Türkiye’nin sınır komşusu ve “baş düşmanı” olan Sovyetler Birliği üzerine yapılan çalışmalar, hiç şüphesiz bu literatürdeki en önemli boşluklardan biridir. Burada elbette dönemin şartlarını hatırlamak gerekir: Rusça öğrenmeyi ya da Moskova’da eğitim görmeyi imkânsız kılan bir siyasi ortamdan bahsediyoruz. 1950’lerde “casus” ya da “vatan haini” damgası yemeyi göze alamayan bir Türk akademisyenin SSCB merakını matbuatla gidermesi bile zordu. 1970’li yıllarda ise Türkiye’de yükselişe geçen sol, kitapçı raflarına çok sayıda Lenin ve Stalin imzalı çeviri eser koyduysa da Sovyetler Birliği üzerine serinkanlı ve derinlikli analizleri çoğaltamadı. O dönem “Moskova” hem sağcılar ve solcular arasında, hem de solcuların kendi arasında (Maocular ve diğerleri, Mehmet Ali Aybar ve diğer TİP ileri gelenleri, vs.) öfkeli tartışmalara konu olan bir sevgi/nefret objesiydi.
Sovyetler Birliği otuz beş yıl önce dağılmasına rağmen onun hakkında hala çok malumat sahibi olduğumuz söylenemez. Türk akademisyenler 1990’lı yıllarda açılan Sovyet arşivlerini genellikle sadece Türkiye’yi ilgilendiren olayları (Boğazlar, Lozan, Ermeni meselesi vs.) daha iyi anlamak için kullandı. Sovyet tarihinin yeni belgeler ışığında yorumlanma çabaları, tarih-yazımında etkili olan farklı paradigmalar ve ekoller arasındaki sert tartışmalar Türkiye’de pek ilgi uyandırmadı. Onur İşçi ve Sam Hirst’un yazdığı Kızıl Yıldız: Sovyetler Birliği Tarihi gibi istisnai eserler, Burcu Özdemir, Çağrı Adil, Mehmet Volkan Kaşıkçı gibi genç akademisyenlerin çalışmaları hariç, bu alan hala boş…
Taha Akyol’un Doğan Kitap’tan çıkan Dünyayı Bölen Devrim: Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü adlı eseri işte tam da bu boşluk sayesinde okurla buluşabilmiş. Zira kitap, yazarının kişisel tanıklığına ya da birincil kaynaklara dayanmamasına rağmen Sovyetler Birliği’ni kuruluşundan çöküşüne kadar anlatma iddiasında bulunuyor. Akyol’un fikirlerini ve siyasi geçmişini bilen her okurun kapağını bile açmadan ana fikrine vakıf olacağı bir kitap var karşımızda: “yıkılmaya mahkûm olan baskıcı bir rejim nihayetinde yıkılıyor”. Kitap, Batı’da Sovyet tarihine bakıştaki en belirgin paradigma olan “totaliterlik” anlatısına yaslanıyor. Devleti başat aktör olarak gören bu perspektif, Komünist Parti liderliğinin SSCB’de ekonomiden dış politikaya kadar her alanın mutlak hâkimi olduğunu varsayar. Toplumu ve sosyal ilişkileri yok sayıp Politbüro’nun acz içinde olduğu birçok anı da görmezden gelen bu tarihsel paradigma bugüne kadar çok eleştirildi ama hala önemli bir ekol.
Akyol, bir gazeteci olduğu için yazarken bir akademisyenden farklı bir tarz ve yöntem benimsemesi doğal. Ancak genel okur için de yazılmış olsa, konusunu tarihten alan her çalışmanın karşılaması gereken bazı kriterler var: kaynakların güncelliği gibi. Bu kitapta atıf verilen eserlerin önemli bir kısmı Soğuk Savaş yıllarında (yani SSCB yıkılmadan önceki sansür ikliminde) yazılmış ikincil kaynaklar. Yazar o günlerden aşina olduğu bazı isimlere, biraz da alışkanlıkla, sık sık referans veriyor. Otuz beş yıl önce açılan Sovyet arşivlerini değerlendiren, Rusça ve tarih metodolojisine vakıf birçok akademisyenin katkıda bulunduğu yeni literatür ise- Applebaum, Fitzpatrick, Montefiore gibi birkaç isim hariç- kendine aynı oranda yer bulamıyor. Bir başka sorun doğrudan alıntıların haddinden fazla olması. Neredeyse her sayfada yer alan alıntı paragraflar, kitabı “başkalarının dediklerini toparlayan” bir kolaj görünümüne sokuyor.
Akyol’a göre, SSCB’nin en büyük handikabı -ve aynı zamanda yıkılma nedeni- rekabetçi piyasaları ve hukuku yok saymasıydı. Yazarın kapitalizmin planlı ekonomiye, demokrasinin otoriterliğe mutlaka galip geleceğine yönelik, analiz ile temenni arasında gidip gelen argümanı bugünden ziyade 1990’lı yıllar için yazılmış gibi. ABD yönetiminin kendini “Soğuk Savaşın galibi” olarak ayakta alkışladığı, radyolarda Scorpions’ın Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla özdeşleşen “Winds of Change” parçasının çalındığı, uydudan yayın yapan özel televizyonların TRT’nin yayın tekeline meydan okuduğu yıllar. Türkiye’de özelleştirmenin “in” kamu iktisadi teşekküllerinin “out” olduğu dönem. Doğu Bloku çöktükten sonra dünyanın “küresel bir köy” olacağına ve her ülkeye demokrasi geleceğine inandırıldığımız günler.
Bugünkü dünya ise çok farklı bir manzara arz ediyor. 2008 yılındaki küresel krizden beri her yerde neoliberal ekonomik modelin açmazları konuşuluyor. Her ülkeye kolay sermaye akışı, serbest döviz kuru, deregülasyon tavsiye eden Washington Uzlaşısı gözden düşerken, Çin’in devlet planlamasıyla yarattığı ekonomik mucize gıpta duygusuyla izleniyor. Serbest piyasa ekonomisinin ve demokrasinin beşiği sayılan ABD gümrük duvarlarını yükseltip ticaret savaşları başlatırken Komünist Parti ile yönetilen Çin Halk Cumhuriyeti küreselleşmenin bayraktarlığını üstlenebiliyor. Liberalizmin ikinci kalesi olan Batı Avrupa daha fazla regülasyon ve stratejik sektörlere kamu yatırımı peşinde. Ve bütün demokrasi endeksleri dünyada insan haklarının gerilediğini, demokratik rejimlerin aşındığını gösteriyor. Özet olarak, SSCB’nin yıkılarak dahi kurtaramadığı bir dünyada yaşıyoruz.
Taha Akyol’un Sovyetler Birliği ile ilgili tezleri yeni ya da özgün değil ama kitabın zamanlaması manidar. Dünyayı Bölen Devrim, bir yönüyle, eski bir Soğuk Savaş neferinin kendi gençlik yıllarının komünizm heyulasıyla hesaplaşma çabası. SSCB çoktan yitip gitmiş de olsa, hayali bir yel değirmeni gibi, yazarın gözünde kavga edilmeyi hak eden bir yerde duruyor. Bence kitabın şimdi yazılmasının daha önemli bir nedeni de Akyol’un iki boyutlu bir totaliter Sovyetler Birliği alegorisi üzerinden Türk kamuoyuna bir demokrasi çağrısı yapmak istemesi. Hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlükler ile ilgili sorunlar yıllardır Türkiye’nin gündeminde olduğu için bu ikaz yerinde ve zamanın ruhuna da uygun. Öte yandan, Türkiye’deki mevcut durumun müsebbibi ve bu uyarının esas muhatabı SSCB ya da eskiden “Moskova uşağı” adıyla anılan sol kesim olmasa gerek. Ama Taha Akyol ikazını o kadar dolaylı ve üstü kapalı bir uslupla yapıyor ki, Soğuk Savaş yıllarında kendisinin de omuz vermiş olduğu sağ-muhafazakâr çevreler mesajını hiçbir zaman duymayabilir…

