Türk edebiyatı ve yazı hayatının önemli isimlerinden Ahmet Turan Akan, 21 Ocak 2026’da kendi inzivası ve gönüllü sürgünü içinde hayata gözlerini yumdu. Merhum Alkan’ın yazı hayatı, politik tercihleri, cezaevi süreci, kitaplarının yayımlanıp yayımlanmaması, çevresi, dostları, inzivası ve bir bütün halinde hayatına dair çok şey söylenebilir elbette. Bu yazıda böylesi kapsamlı bir işe girişmeyeceğim, bu bambaşka ve kapsamlı bir yazının konusu olabilir belki.
Fakat bu yazı vesilesiyle Ahmet Turan Alkan’a, o evsafta bir yazarın muhtemelen en çok mutlu olabileceği usulde birkaç veda sözü etmek isterim. Bu yazıda Alkan’ın en sevdiğim kitaplarından, hayranı olduğu memleketi “Sıvas”ı anlattığı o abidevî eseri Altıncı Şehir üzerine yazacağım ve kendisini bu vesileyle anacağım.[1]
Zannederim merhum da kendisinin arkasından, birkaç kuru sözle “iyi yazardı, kalemi kuvvetliydi, üslubu çok lezizdi” tarzındaki yazılardan ziyade; kitaplarının yeniden okunmasını, gündeme gelmesini, eleştirilmesini ve hayranı olduğu nesir geleneğimizle mukayese edilip ilişkilendirilmesini ve bu şekilde anılmayı arzu ederdi.
Beş Şehir’den Altıncı’ya uzanan hüzün köprüsü ve Mitat Enç’e saygı duruşu
Türk edebiyatında mekânlar ve bilhassa şehir üzerine kalem oynatmak isteyenler için bu yolun ‘yolbaşçısı’ kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu alanda çığır açan meşhur Beş Şehir’idir ve ona selam durmak adeta bir zorunluluktur ki bu alanda yazılacak hemen her şey Tanpınar’ın açtığı o devasa parantezin içine girmek durumundadır. Alkan da kitabında bu gıpta hissini ve ustaya saygısını içtenlikle dile getirir. Ancak Tanpınar’ın yanında muhtemelen milliyetçi/ülkücü camia dışında çok fazla bilinmeyen bir ustayı daha anar ki Uzun Çarşının Uluları kitabı muhtemelen uzun yıllar daha aşılamayacak bir kalem erbabıdır kendisi: Mitat Enç.
Altıncı Şehir’i 1980’lerin sonunda hangi hislerle yazdığını ve kimlerden etkilendiğini kitabın başına koyduğu “Şehrin Önsözü” takdiminde şöyle anar Alkan:
“Yıllar önce okuduğum iki kitaptan bahsetmek istiyorum: İlki, bir şehrin ancak bu kadar güzel anlatılabileceği, kadr-ü kıymeti bilinmemiş bir eserdi: Mitat Enç’in ‘Uzun Çarşının Uluları’. Işığı perdelenmiş bir zihnin, kendi mazisine düşürdüğü sihirli bir ışık demetiydi ‘Uzun Çarşının Uluları’. Hasetle okuduğum ve yazarını kıskandığım ikinci kitaptı. Anteb’i anlatıyordu ve bir daha hiçbir kalem, Anteb’i Mitat Enç gibi anlatamayacaktı. Öteki kitap ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’idir. İstanbul, Konya, Erzurum, Bursa ve Ankara’nın anlatıldığı bu kitabı bitirdikten sonra bir eksiklik hissine kapılmıştım, belki bir nevi kıskançlık ya da temenni; Sıvas yoktu! Tanpınar’ı şehir şehir gezdiren Maarif Vekâleti’ne intizar ettim; Tanpınar’ı bir seneliğine olsun Sıvas’a tayin edemez miydi? Yapacak bir şey yoktu, Tanpınar, ‘Beş Şehir’de kalmış, belki onun eksik bıraktığını yapabilecek olan bir başkaları, meselâ bir Nejdet Sançar, bir Fazıl Hüsnü Dağlarca, bir Ahmet Kutsi Tecer de Sıvas’ı yazmamışlardı. Birkaç şiir, birkaç makale, o kadar! Oysa Sıvas, o kadarla bitmiyordu. ‘Altıncı Şehir’i yazmayı o zaman ahdettim ve bugün, o ahdimi yerine getiriyorum.” (s. 9).
Alkan’ın bu tertemiz dille kaleme aldığı girişi ve ustalara saygı duruşu, uzun zamandır okuduğum en güzel ve dikkat çekici “kitabın ilk paragraf”ları arasında yer alıyor ve kitabın hangi hat üzerinde ilerleyeceği konusunda da yol gösteriyor. Tanpınar’ı ve Beş Şehir’i hemen hepimiz biliriz kuşkusuz, ama kendi eksikliğim olarak henüz birkaç sene önce okumaya fırsat bulabildiğim ve tadını hala damağımda hissettiğim Mitat Enç’in o enfes anlatısına yaptığı öncelikli vurgu, Altıncı Şehir’i okumaya başlarken beni en fazla motive eden, gerçekten bir lezzet vaat eden yönlerinin başında gelmişti.
Ancak Altıncı Şehir’i Tanpınar’ın yolbaşçısından ayıran mühim bir yanı var: Ahmet Turan Alkan, kendi memleketini anlatıyor, âşık olduğu şehre tamamen içeriden bir gözle, meyus olmuşluk hissi içinde ve yitip gidenlerin ardından hasretle ve hüzünle yazıyor. Hem de bizzat kendi hemşehrilerinin bile zoraki sevebildiği, soğuğundan ve yetersiz iş imkânlarından şikâyet edip bırakıp gittiği bir taşra şehri için ve bizzat o şehirde yaşarken yapıyor bunu.
Bu yönüyle Tanpınar’ın kısa müddetlerle kalıp görev yaptığı ve “dışarıdan” bir bakışla sadece lezzetini aldığı şehirlere nispeten, daha “içeriden” bir bakışla ve kendi memleketine bakıyor. Daha sonra Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde ve Avrupa, ABD metropollerinde yaşamış Mitat Enç’in “içeriden” ama nihayetinde çocukluk ve gençlik özlemlerini yansıtan Uzun Çarşının Uluları’ndan da ayrılıyor Alkan’ın şehir güzellemesi. Hem Tanpınar’dan hem de Enç’ten ayrılıyor bu noktada; kaybına bizzat yaşarken şahitlik ettiği bir medeniyetin yas tutucusu hüviyetinde karşımıza çıkıyor Alkan. Adeta Gulâm-Hüseyin Sâidî’nin Ezâderân-e Bâyel (Bâyel Ağıtçıları) novellasındaki ağıtçılara benzer şekilde, yitip giden güzelliklerin ardından bir ağıtın elemiyle okuyucuyu hüzünlendiriyor Altıncı Şehir.
Şahsiyetler, mimari, mekânlara ağıt ve sonu gelme değişimler, dönüşümler
Sivas, Alkan’ın gözünde, diğer beş şehri de anlamlı ve “kimlik” sahibi kılan Anadolu irfanının belki de artık son, ama bir yandan da yaralı ve mağrur kalesidir; bunu metnin hemen her yerine sinmiş olan mutlulukta da hüzünde de öfkede de sitemde de görmek mümkün. Nitekim şu satırlar bu hüzünlü çaresizliği gayet güzel ortaya koyuyor: “Eğer şehrin ruhu varsa, bu ruh, bir şehri diğerinden ayrı kılan şeylerde aranmalıdır; fizik dokusu bu harika hususiyetlerden sadece biri. Modern zamanların güçlü soluğu, bir kasırga şiddetiyle bütün şehirlerimizi birbirini andıran şahsiyet fukarası apartmanlarla kapladığından beri bu farklılığın lezzeti kayıplara karışmıştır. Gresham kanunu mucibince şehirlerimizde hayretengiz bir zevksizlik standardı hâkimiyetini ilan etmiş bulunuyor. Artık ruhunu rantiyelere icara vermiş şehirler meyanında Konya’yı Bursa’yla, Sıvas’ı Eskişehir’le, Gazianteb’i Samsun’la yarıştırabilirsiniz” (s. 14-15).
Altıncı Şehir ile Mitat Enç’in Ulu Çarşının Uluları arasındaki bariz ve derin ruh akrabalığı, okuyanların hemen dikkatini çekecektir. Alkan, “hasetle okuduğunu ve yazarını kıskandığını” söylemekten imtina etmediği bu enfes tablonun müellifinin, gözlerini kaybettikten sonra gönül gözüyle Gaziantep’in ruhunu “insan teki” üzerinden sağaltıp damıtmasına benzer şekilde, Sivas’ın toplumsal hafızasını da bir nevi” şahsiyet arkeolojisi” üzerinden mercek altına yatırıp karşımıza getirir.
Mekân, şahsiyet ve toplumsal hafızaya vurgu yönleri itibariyle, bilhassa Çerkez’in Kahvede (s. 96-102), Kadınlar Hamamında (s. 66-72), Alirıza Eczanesi (s. 107-110) ve “Efendi Hazretleri” (s. 127-132) denemelerini bu kitaptan alıp Ulu Çarşının Uluları’na katıp metne ekleseniz zannetmem ki okuyucu bunu Mitat Enç’in üslubundan da işlediği tiplerin toplamından da ayırt edebilsin. Ve elbette bu şahsiyetleri o şehrin ruhundan ayırdığınızda, şehirleri bu soyut kültürel unsurlardan kopardığınızda Enç’in Gaziantep’i nasıl bir sessizlik yığınına dönüşürse, Alkan’ın Sivas’ı da ruhsuz bir “kent”ten ibaret kalacaktır.
Tam da bu noktada Enç’in çocukluğunun şehrini yansıtan Antep evlerinin avluları (hayat) kendi muhayyilesinde nasıl merkezî bir yer işgal ediyorsa, Alkan’ın Sivas’ında da kerpiç evler, bilhassa çarşıdaki dükkânlar, yükselen apartmanların arasında kalmış ve ışığı zar zor alabilen saatçiler, kahveler, eczaneler, fotoğrafçılar aynı şekilde metnin temel omurgasını teşkil eder. Tanpınar daha panoramik bir bakışla mimari ve şehir estetiğini bir “üslup” meselesi olarak ele alırken, kendi şehirlerine daha içeriden bakabilen Enç’te de Alkan’da da bu yönüyle mekânın mahremiyetini ve kültürü taşıyıcılığını yitirmesi, toplumsal ahlakın çözülmesinin de şehirlerin ruhunu kaybetmesinin de temel müsebbibidir.
Alkan, “şehir” konusunda da çok hassastır, kendine özgü ruhuyla bu kelimeye ve çağrıştırdığı her şeye karşı bir nevi kıskançça muhafaza endişesi içindedir. Nitekim Eskişehir’in “kent” oluşu ama Kütahya ve Sivas’ın “şehir” oluşan dair şu mukayesesi dikkat çekici: “Sıvas eskiden bir şehirdi, şimdi giderek ‘kent’leşiyor. Siz de farkında mısınız, kent lâfının tarihsizliği ve mûsikiden mahrum oluşu, bana, mazisi otuz-kırk seneyi geçmeyen nevzuhur yerleşim yerlerini hatırlatıyor. Meselâ Eskişehir, nereden bakarsanız bakınız bir ‘kent’tir; ama Kütahya şehirdir. Sıvas da öyle, yakın zamanlara kadar ‘şehir’ kelimesinin kucakladığı bütün sıcaklığı ihata eden, insanî ilişkilere açık, tabiî boyutlarını kaybetmemiş sevimli bir şehirdi. Artık gözle görülür şekilde ‘kent’ oluyor. Kent! Tarihsiz, sevimsiz çok modernist bir kelime! Şehir biraz da tarihtir!” (s. 88-89).
Altıncı Şehir’in dili ve üslubu
Alkan’ın 30’lu yaşlarının ortalarında kaleme aldığı bu eserinde gözüme çarpan belki de en büyük hususiyetlerden biri, Sivas’ın ruhunu dilin imkânlarıyla adeta yeniden kurmaya girişmesi ve adeta bir şehir mirası gibi bunu nakletmeye çalışmasıdır kuşkusuz. Sivas ağzının sıcaklığını zaman zaman ağdalı ama leziz bir Osmanlı Türkçesiyle o denli zarif şekilde harmanlayıp okuyucunun karşısına çıkarır ki bu iç içe geçişler sıklıkla tebessüm yaratır.
Gözlerini kaybeden Enç’in yitirdiği dünyaya duyduğu öfkeyi biraz da ince bir ironiyle yansıtmasına mukabil, Ahmet Turan Alkan da ironiyi –“istihza” daha mı doğru olur burada, bilemedim- metnin temel rükünlerinden biri haline getirir; sadece övüp yüceltmez ele aldığı şahsı veya mekânı, arada ince ince doğramayı da ihmal etmez. Etmez, çünkü Alkan “mal sahibi”dir Sivas’ta, kendinden olanı tasvir etmekte, bunu yaparken kendi üslubunca muzipliğe kaçmayı da ihmal etmemektedir.
Burada eleştirmenlerin sıklıkla başvurduğu o irrite edici ve iğneleyici “nostaljik” kalıbını Alkan’ın Sivas’ı için zannederim kullanamayız. Alkan’ın yaptığı şey, eskiye nostalji veya derin bir özlemden ziyade, gözünün önünde şahit olduğu güzelliklerin yitip gitme tehlikesine karşı verdiği estetik bir reaksiyondur aynı zamanda. Sırf bir geçmişe ağıt yakma metni değil ki Alkan’ın anlatısı… O şehri sahip olduğu kendine özgü mekânları ve “insani öz”üyle yeniden resmedip karşımıza getiriyor ve adeta eskiyle yeni nesiller arasında bir toplumsal muhayyile köprüsü oluşturmaya yöneliyor. Bu yönüyle estetik olanı meth-ü sena etmeye “çağırıcı” ve yitip gitme tehdidi altında olan karşısında da bir “uyarıcı”dır Alkan.
Sonsöz yerine
Kitaba başlarken aklımda bu yazıyı yazma düşüncesi yoktu, ta ki en sondaki kısacık “Altıncı Şehre Epilog” bölümünü okuyana ve şu pasajı görene kadar. “Bugüne kadar lezzetini zihnimde gezindirdiğim, yaşanmış bir tecrübe olması açısından bana ait sayılması gereken şahsî hâtıralarım, artık bana ait değil; arada siz varsınız. Şimdi pişmanlık hâletindeyim; çok güzel şeyleri, çok kötü yazmış olmanın çağırdığı bir pişmanlık. Elbette bir vakt-i merhun’da daha güzel yazabilirdim; ama o vakitte orada olmamak endişesi de var!” (s. 206).
Ahmet Turan Alkan’ın bir okuyucusu, üstelik onun orta yaşlarındayken ve onun aşık olduğu şehrinde dünyaya gelmiş ve birkaç sene de olsa hemşehrilik etmiş; yıllar sonra o kendi şehrinde değilken yine onun aşığı olduğu şehrin meşhur ayazında ve kışında askerlik yapmış olan bir okuyucusu olarak, yazara bir veda metni ve teşekkür olarak bu metni kaleme aldım aslında. Ancak beni harekete geçiren Alkan’ın tevazusundan dolayı serdettiği “çok kötü yazmış olmanın verdiği pişmanlık” hislerinin katiyen doğru olamayacağına dair bir not düşmekti aynı zamanda.
Hiç de değil, gayet de iyi yazdınız üstad! Üstelik, evet, o “vakt-i merhun”da artık aramızda yoksunuz da maalesef, iki hafta geçmiş bile şimdi. Tadı damağımızda kalan bir lezzet bıraktınız ardınızda ve emin olun Sıvas’ı pek az kişi sizin kadar sevdi, ondan çok çok daha azı sizin kadar mahirâne resmedebildi ve ardından hayır duayla anılacak bir yazı hayatı bırakabildi.
Ruhunuz şâd, mekanınız cennet olsun…
[1] Bu yazıda sözkonusu kitaptan yapılacak tüm alıntılarda kullanılacak baskı için bkz. Ahmet Turan Alkan (2005), Altıncı Şehir, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

