Ekopolitik Düşünce Merkezi olarak yaklaşık on ay süren titiz bir çalışmanın sonucunda “Yargı Araştırması Raporu” nu kamuoyu ile paylaştık.
Bu rapor, yalnızca bir durum tespiti değil, aynı zamanda devletin bekası ve toplumsal huzurun teminatı olan adalet mekanizmasına dair köklü bir yeniden inşa çağrısıdır. Nizamülmülk’ün yüzyıllar öncesinden devletin var olma gerekçesi için söylediği; “Devlet küfür ile abad olur, ancak zulüm ile abad olmaz” şerhini kendimize rehber edindik. Zira adalet, günümüzde sanıldığı gibi sadece mahkeme salonlarında tecelli eden teknik bir hüküm verme işlemi değildir; adalet, özü itibarıyla “her şeyin yerli yerinde olması” halidir.
Bir hakkın veya meşru bir alacağın, onu hak etmeyende bulunması zulümdür ve bu denge bozulduğunda devletin ontolojik zemini sarsılır. Bu rapor, yargı sistemimizdeki yüz yıllara dayalı krizin teknik bir arıza değil, yapısal dengenin bozulmasından kaynaklanan bir güven bunalımı olduğu gerçeği ortaya konulmuştur. Rapor hamasetten uzak, veriye dayalı ve uygulanabilir bir yol haritası sunmaktadır. Raporumuzun fikri temelini, Türkiye’de uzun süredir devam eden yargı reformu tartışmalarına getirdiği pozitif ve yapısal bir eleştiriyi de içerisinde barındırmaktadır.
Maalesef ülkemizdeki reform gündemi, yıllardır iki uç arasında sıkışıp kalmış bir sarkaç görünümündedir: Bir uçta, reel kısıtlarla ve kurumsal geleneklerle örtüşmeyen, fazlasıyla teorik “ideal yargı” tasarımları; diğer uçta ise yalnızca ceza yargılamasındaki hak ihlallerine odaklanan siyasi aktivizm. Bu ikili sıkışmışlık, reform taleplerinin çoğu zaman maksimalist ve hayattan kopuk bulunmasına yol açmakta, vatandaşın günlük hayatını felç eden hukuk veya idari yargı sorunlarını gölgede bırakmaktadır. Oysa bir boşanma davasında velayet bekleyen bir anne veya tapu iptal davasında hakkını arayan bir vatandaş için “makul sürede yargılanma hakkı” ile ceza davalarındaki “bağımsızlık” ilkesi arasında bir önem hiyerarşisi kurulamaz.
Biz bu raporda, reform tartışmalarını bu kısır döngüden çıkararak; sistemin kapasitesini, insan kaynağını ve işleyişini merkeze alan, bütüncül ve soğukkanlı bir perspektif geliştirmeyi hedefledik. Çalışmamızın metodolojik kurgusu, sorunu ve çözümü dört ana sütun üzerine inşa eden sistematik bir mimariye sahiptir. Raporumuz dört ana bölümden oluşmaktadır:
İlk bölümde, Türkiye’nin yargı reformu hafızası ve mevcut durumun analizi yapılmıştır. İkinci bölümde yargı camiasının tecrübeli isimleriyle yapılan derinlemesine mülakatlardan süzülen “ortak akıl” yansıtılmıştır. Üçüncü bölümde ise 706 hukuk profesyonelinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz kapsamlı anket çalışmasıyla sahanın adeta tomografisi çekilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise “Fakülteden Adliyeye Yargının Yeniden Yapılandırılması” başlığı altında, sistemin tüm tıkanıklıklarını açacak somut çözüm önerilerimiz detaylandırılmıştır.
Raporun birinci bölümünde, Türkiye’nin yargı reformu serüvenine ışık tuttuk. Avrupa Birliği uyum sürecinden bugüne kadar Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan Strateji Belgelerini, Eylem Planlarını ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını mercek altına aldık. İncelemelerimiz gösterdi ki, kâğıt üzerinde mükemmel duran strateji belgeleri ile mahkeme salonlarındaki pratik gerçeklik arasında devasa bir uçurum bulunmaktadır. Reformların tasarım aşamasında çoğu zaman ilkesel bir sorun olmasa da bu tasarımları hayata geçirecek insan kaynağına yeterli yatırımın yapılmaması ve uygulama iradesindeki eksiklikler, hedeflenen adaletin tecellisini engellemektedir. Bu tarihsel arka plan bize, reformun başarısının “daha fazla kanun çıkarmakta” değil, çıkarılan kanunların eşit ve kararlı bir şekilde uygulanmasını sağlayacak iklimi yaratmakta olduğunu göstermiştir.
İkinci bölümde, bizzat yargı sisteminin içindeki aktörlerin; yüksek yargı mensuplarının, hakimlerin, savcıların ve avukatların vicdanına kulak verdik. Yaptığımız derinlemesine mülakatlar, yargı camiasında “bağımsızlık”, “nitelik” ve “liyakat” konularında büyük bir endişe ve ortak bir mutabakat olduğunu ortaya koydu. Yargı mensupları, üzerlerinde hissettikleri siyasi ve idari baskıdan, liyakat zincirinin koptuğu atama süreçlerinden ve mesleki güvencesizlikten şikayetçidir. Özellikle yargı üzerinde etkin olan belirli odakların taleplerini yerine getirdiği düşünülen “mutemet veya söz dinleyen hâkim ve savcı” algısının yerleşmesi ve etik dışı davranışların cezasız kalması, yargı mensuplarının kurumsal aidiyetini zedeleyen en büyük yaralardan biri olarak tarif edilmektedir.
Üçüncü bölümde, sahadaki hukuk profesyonelleriyle gerçekleştirdiğimiz anket çalışmasının çarpıcı ve bir o kadar da sarsıcı bulgularını paylaştık. Veriler, sistemin “kırmızı alarm” verdiğini göstermektedir. Hakimlerin önemli bir kısmı, verdikleri kararlar nedeniyle “tayin edilme” veya “soruşturma geçirme” korkusu taşıdığını itiraf etmektedir. Daha da vahimi, mahkemelerdeki aşırı iş yükü nedeniyle, gerekçeli kararların fiilen hukuk eğitimi almamış zabıt katipleri tarafından yazıldığı, hâkimin sadece şeklen onayladığı bir “gölge hakimlik veya savcılık” gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Anketimiz, yargı mensuplarının sistemin gidişatını büyük oranda “kötü” olarak değerlendirdiğini, liyakatsizliğin, öngörülemezliğin ve mesleki tükenmişliğin sistemik bir krize dönüştüğünü istatistiki verilerle teyit etmektedir.
Çözüm önerilerimizin yer aldığı dördünce bölümün ilk ve en kritik başlığı “Etkin Hukuk Sistemi”dir. Türkiye’nin asıl sorunu yeni kanunlar yazmak veya sürekli mevzuat değiştirmek değil, mevcut kanunları eksiksiz ve ayrımsız bir şekilde uygulamaktır.
Bu nedenle, “kuralın uygulanmaması” sorununu çözecek beş katmanlı bir denetim mekanizması öneriyoruz:
1) Kamu Denetçiliği Kurumu’nun (Ombudsman) pasif tavsiye merciinden, idari işleyişi aktif denetleyen ve TBMM’ye raporlayan bir yapıya dönüşmesi,
2) Baroların, yargı kararlarının uygulanmasını sistematik olarak takip eden ve idare üzerinde baskı kuran aktif bir gözlemciye evrilmesi,
3) HSK bünyesinde, yapay zeka, gıda ve sağlık ile enerji hukuku gibi yeni alanları da kapsayan, sahadaki olup bitenleri güncel olarak gözlemleyen ve değerlendiren “Tematik İzleme ve Analiz Daireleri” nin kurulması,
4) Yüksek yargı içtihatlarının toplumsal etkilerinin tartışıldığı Ulusal Adalet Şûrası’nın kurumsallaşması,
5) Toplumsal mutabakat ile desteklenen, istisnaların değil kuralların egemen olduğu bir “Adalet Siyaseti”nin inşası.
Çözüm paketimizin ikinci ana eksenini “Bağımsız ve Tarafsız Yargı” oluşturmaktadır. Yargı bağımsızlığını anayasal bir süs olmaktan çıkarıp, hâkimin zihninde ve cübbesinde somutlaşan bir güvenceye dönüştürmeliyiz. Bu kapsamda hâkim ve savcı alımlarındaki mülakat sisteminin objektif kriterlere bağlanarak etkisinin %10 seviyesine çekilmesini ve aday havuzunun 1:1 oranıyla sınırlandırılmasını öneriyoruz. Hakimlere, siyasi veya idari baskı aracı olarak kullanılan tayin korkusunu yenmeleri için en az beş yıl aynı yerde görev yapma garantisi veren “kürsü teminatı” öneriyoruz. Ayrıca, “silahların eşitliği” ilkesi gereği, iddia makamı olan savcılar ile hüküm makamı olan hakimlerin adliye içindeki çalışma mekanlarının ve sosyal alanlarının fiziksel olarak ayrıştırılması, yargılamanın tarafsız görünümü açısından elzemdir. Üçüncü çözüm başlığımız, vatandaşın adaletle temas ettiği en can alıcı nokta olan “Makul Sürede Yargılanma”dır. Adalet, geciktiği zaman adalet olma vasfını yitirir; ancak hız, kaliteden ödün vererek, dosyaları okumadan karara bağlayarak sağlanamaz. Mevcut iş yükü ve verimsiz duruşma pratikleri, yargılamayı mekanik bir dosya kapatma yarışına dönüştürmüştür. Biz, sadece süre hedefleri koymayı değil; hâkimin tayini çıksa bile elindeki dosyayı bitirene kadar takibini sağlayan “dosyanın hâkimi takip etmesi” modelini öneriyoruz. Ayrıca, yargılamayı kilitleyen bilirkişilik kurumunu, kişisel inisiyatiflerden çıkarıp akredite edilmiş “Özel Bilirkişilik Kurumları” üzerinden şeffaf ve denetlenebilir bir yapıya kavuşturmayı; ticari davalarda ise zorunlu tahkim gibi alternatif çözüm yollarının, meslek örgütleri (TOBB, Ticaret Odaları vb.) üzerinden etkinleştirilerek mahkemelerin yükünün hafifletilmesini savunuyoruz.
Son olarak, tüm bu sistemin güvenilirliğini sağlayacak olan “Kurumsal Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik” mekanizmalarına değinmek istiyorum. Bağımsızlık, denetimsizlik veya keyfilik demek değildir. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK), iddia ve hüküm makamlarını birbirinden ayıracak şekilde “Hakimler Kurulu” ve “Savcılar Kurulu” olarak iki özerk yapıya kavuşturulmasını öneriyoruz. Kurulun kararlarının yargısal denetime açılması ve disiplin süreçlerinin kamuoyu önünde şeffaflaştırılması, sisteme duyulan güvenin yeniden inşası için zorunludur. Yargı, kendi içindeki çürük elmaları ayıklayabilecek şeffaf, adil ve caydırıcı bir etik denetim sistemini hayata geçirmeden ne kendi mensuplarını koruyabilir ne de istenen toplumsal meşruiyetini sağlayabilir.
Özetle, Ekopolitik Düşünce Merkezi olarak hazırladığımız bu rapor; yargı reformunu teknik bir mevzuat düzenlemesi olmaktan çıkarıp, devletin adalet vasfının korunması adına atılması zorunlu, varoluşsal bir adım olarak görmektedir. Adaletin tesisi, yalnızca hukukçuların değil, bu ülkede yaşayan her ferdin huzur ve güvenliğinin teminatıdır.

