Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, “İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır. Silahlarımız hazır, ateş etmeye hazırız” İfadeleri kullanmıştı. Trump’ın İran’daki protestolar üzerinden kurduğu tehdit dili, yakın tarihte defalarca sahnelenmiş bir müdahale dramaturjisinin güncel bir varyasyonu olarak okunur ki bu okuma, siyasal pratiklerin sürekliliği açısından güçlü bir karşılığa da sahiptir. Bu dramaturjinin en kristalize örneği Irak dosyasında ortaya çıkmıştı. ABD’nin Irak’a girişi, tek bir gerekçeye yaslanan ani bir askeri hamle olarak şekillenmedi; aksine uzun süreye yayılan, çok katmanlı ve dikkatle inşa edilmiş bir meşruiyet zemini üzerinden ilerledi. Kitle imha silahları söylemi, insan hakları ihlalleri anlatısı, rejimin irrasyonel ve öngörülemez bir tehdit olarak sunulması, bu zeminin ana kolonlarını oluşturdu.
ABD’nin Irak’a yönelişi hiçbir zaman ani bir askeri hamle olarak ortaya çıkmadı. Süreç, önce Irak’ın sistematik biçimde bir “tehdit” olarak tanımlanmasıyla başlatıldı; ardından bu tehdidin yalnızca bölgesel bir sorun olmadığı, küresel güvenlik mimarisi açısından kabul edilemez bir risk taşıdığı fikri uluslararası dolaşıma sokuldu. Saddam Hüseyin rejimi, uluslararası sistem içinde rasyonel müzakere edilebilir bir aktör olarak konumlandırılmadı; sürekli kriz üreten, kendi halkı üzerinde kontrolsüz şiddet uygulayan ve bölgesel dengeyi bozan bir yapı olarak kodlandı. Bu kodlama, askeri müdahaleyi istisnai bir karar olmaktan çıkarıp zorunlu bir düzenleme hamlesi gibi göstermeye imkân tanıdı; bu süreci 2001 sonrası ABD yürütme aklının güvenlik bürokrasisi (Beyaz Saray–Pentagon–istihbarat hattı) yönetti. Bu hat, tehdidin tanımlanmasından meşrulaştırılmasına uzanan zinciri yalnızca askeri bir planlama alanı olarak kurmadı; hukuk, medya ve diplomasi kanallarını eşzamanlı biçimde devreye sokarak müdahaleyi siyasal bir tercih olmaktan çıkarıp küresel düzenin korunmasına yönelik teknik bir gereklilik gibi çerçeveledi. Bu mekanizma üzerinden Irak dosyası, ABD’nin güvenlik tanımını evrensel bir referans noktası hâline getiren, itirazı marjinalleştiren ve istisnayı kalıcı bir yönetişim biçimine dönüştüren bir eşik haline getirildi.
Bugün ABD’nin İran’a yönelik söylem hattında, daha önce farklı coğrafyalarda defalarca işletilmiş bir kurgu yeniden dolaşıma sokuluyor. Protestolar, kendi tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde ele alınmak yerine, rejimin “doğasını” açığa çıkaran semptomlar olarak sunuluyor. Devlet şiddeti vurgusu, iç politik bir gerilimi kısa sürede küresel bir güvenlik meselesine tercüme eden bir işlev üstleniyor. Bu çeviri süreci, müdahale ihtimalini dışarıdan dayatılan bir saldırı biçiminden çıkarıp, düzeni yeniden tesis etmeye yönelmiş kaçınılmaz bir refleks gibi konumlandırıyor. Irak dosyasında kitle imha silahları söylemi nasıl merkezî bir meşruiyet üretim aracı olarak işlev gördüyse, İran bağlamında da sokak görüntüleri ve can kayıpları benzer bir sembolik rol üstleniyor. Dolaşıma sokulan görüntüler, raporlar ve seçilmiş anlatılar, siyasal iktidarı uluslararası meşruiyet sınırlarının dışına iten bir çerçeve kuruyor. Bu çerçeve içinde hukuki tartışmalar giderek geri plana çekilirken, ahlaki bir aciliyet duygusu öne çıkarılıyor. Müdahale, hukukun sınırları içinde tartışılan bir seçenek olmaktan uzaklaştırılarak, vicdani bir zorunluluk olarak kodlanıyor.
Bu yaklaşımın en rafine boyutu, tehdidin sürekli ertelenen ama her an gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak canlı tutulmasıdır. Irak sürecinde yıllar boyunca devam eden “her an saldırabilir” söylemi, küresel kamuoyunu psikolojik olarak hazırladı. İran dosyasında da “hazır ve tetikte” ifadesi benzer bir işlevindedir. Fiili hamle geri planda kalır, fakat ihtimalin sürekliliği siyasal alanı daraltır, diplomatik manevra kapasitesini aşındırır. Dolaysıyla Irak ve İran örnekleri, çağdaş müdahale siyasetinin ortak bir mantığını açığa çıkarır. Önce tehdit inşa ediliyor, ardından bu tehdidin evrensel bir sorun olduğu kabul ettirilir, son aşamada ise güç kullanımı düzenleyici bir araç olarak normalleştirilir. Trump’ın İran’a yönelik söylemi, bu zincirin henüz erken halkalarında dolaşıyor; fakat tarihsel hafıza, bu tür söylemlerin hangi yönlere evrilebileceğini fazlasıyla açık biçimde göstermiştir. Bu nedenle İran dosyası, geçmişte yaşanmış bir senaryonun tekrarı ihtimalini taşıyan, yüksek dikkat gerektiren bir eşik olarak küresel siyasetin merkezinde durur.

