Suriye’de Kaos Tehdidi: Azınlık Korkuları ve Yönetim Krizi Üzerine Bir İnceleme  

Suriye’de 2011 yılında başlayan halk ayaklanmaları, ülkenin toplumsal yapısının karmaşıklığını, etnik yapılar arasındaki fay hatlarının derinliğini ve politik yapının katılığını gözler önüne sermişti. Bu süreçte, Hristiyanlar, Aleviler ve seküler kesimlerin yanı sıra ayaklanmanın dış aktörler tarafından provoke edildiğine inanan bazı Sünni toplumsal kesimler Esad rejimine karşı gelişen silahlı muhalefete temkinli yaklaşmıştı. Esad yönetiminin otoriter yapısı, yolsuzlukları ve Baas rejiminin işleyişindeki sistematik hatalar bu kesimler tarafından açıkça görülse de, daha kötü senaryoların gerçekleşme ihtimali, el Kaide ve IŞİD gibi radikal unsurlarla net bir ayrım koyamayan ve nihai hedefleri belirsiz olan silahlı muhalif gruplara destek vermelerini engelleyen temel faktörlerden biri olmuştu. Gelinen noktada 7 Mart 2025’te yaşanan olaylar, bu korkuların somut bir tezahürü olarak ortaya çıkmış ve Suriye’nin yeni yönetiminin kapasitesini sınayan ilk ciddi krizlerden biri haline gelmiştir.  

Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), Esad rejiminin 8 Aralık 2024’te çöküşüne yol açan “Düşmanlığı Bertaraf Operasyonu”nu yönetirken, milislerinin disiplinli tutumu sayesinde rejimin düşüşünün ilk saatlerinde bile hem kendi saflarındaki hem de karşı taraftaki kayıpları minimim seviyeye indirmesiyle uluslararası kamuoyunda hem hayret ve şaşkınlığa yol açmış hem de takdir görmüştü. Gerçekten de operasyonun büyüklüğüne rağmen her iki taraftan da sınırlı sayıda kayıp yaşanması, HTŞ ve lideri Ahmed Şara’nın en önemli başarılarından biri olarak değerlendirilmiştir. Ancak 7 Mart 2025’te, eski rejim yanlısı isyancıların HTŞ milislerine yönelik saldırıları ve buna karşılık HTŞ ile müttefiki Suriye Milli Ordusu (SMO) gruplarının karıştıkları ihlaller, bu başarı anlatısını gölgede bırakmış görünüyor. Bu olaylar, Suriye’nin geçiş sürecinde önemli bir dönüm noktası olarak kayda geçmiş ve yeni yönetimin devletleşme kapasitesini sorgulayan ciddi bir sınav haline gelmiş durumda.  

Bu makale, 7 Mart olayları, azınlıkların tarihsel korkuları ve yeni yönetimin kriz yönetimi kapasitesi ekseninde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, HTŞ’nin devletleşme sürecindeki çelişkilerini, mezhepsel dinamiklerin yarattığı güvenlik krizini ve Ahmed Şara liderliğindeki yönetimin bu olaylara verdiği tepkileri incelemektedir. Ayrıca, olayların uzun vadeli politik ve toplumsal sonuçlarına dair bir değerlendirme sunmayı hedeflemektedir.  

 7 Mart Olaylarının Tarihsel ve Sosyolojik Bağlamı  

Suriye’de 2011’de başlayan kriz, ülkedeki etnik ve mezhepsel çeşitliliğin kırılganlığının yanı sıra başka bir şeyi de ortaya koymuştu. Esad rejimi, ilk başlarda iddia edildiğinin aksine hiç de azımsanamayacak ölçüde Sünnilerin desteğini alırken, genel bir baskı ve otoriterlik pratiğine rağmen toplumun geneliyle ve seküler Sünnilerin yanı sıra azınlık gruplar –Hristiyanlar, Dürziler , Aleviler, İsmaililer ve az sayıda da olsa Şiiler– arasındaki dengeyi kurmayı ve bu kesimlere mümkün mertebe dokunulmazlık kazandırmayı başarmıştı. Bu strateji, rejimin otoriter uygulamalarına rağmen, azınlıkların daha radikal bir alternatiften duyduğu korkuyu beslemiş ve muhalefete karşı temkinli bir duruş sergilemelerine neden olmuştur. Gelinen noktada 7 Mart 2025’te yaşananlar, bu korkuların hiç de sanıldığı gibi boş olmadığını bir kez daha göstermiş oldu.  

HTŞ’nin Esad rejimini devirmesi, başlangıçta bir umut ışığı olarak algılanmış olsa da, 7 Mart olayları, yeni yönetimin bu hassas dengeyi koruma kapasitesine dair ciddi soru işaretleri yaratmıştır. HTŞ, “Düşmanlığı Bertaraf Operasyonu” sırasında görece kontrollü bir geçiş sağlamış ve büyük çaplı bir iç çatışmayı önlemiştir. Ancak devletleşme sürecinde, eski rejim kalıntılarının direnişi ve HTŞ’ye bağlı milislerin disiplinsiz eylemleri, bu başarının sürdürülebilirliğini sorgulatmıştır. 7 Mart sabahı başlayan çatışmalar, Esad yanlısı grupların HTŞ milislerine yönelik saldırılarıyla tetiklenmiş; buna karşılık HTŞ ve SMO unsurları, özellikle Lazkiye ve Tartus’taki Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelerde sivillere yönelik ihlallere imza atmıştır.  

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), 7 Mart sabahı itibarıyla ölü sayısının 70’in üzerinde olduğunu bildirmiş; gün ilerledikçe bu rakam 147’ye yükselmiştir. 8 Mart’a gelindiğinde ise toplam ölü sayısının 1018’e ulaştığı rapor edilmiş; bu kayıpların 745’inin sivil, geri kalanının ise güvenlik güçleri ve isyancılardan oluştuğu belirtilmiştir. Ancak bölgesel kaynaklar ve bağımsız haber ajansları, ölü sayısının 500 ile 524 arasında olabileceğini öne sürmüş ve bu rakamların henüz doğrulanmadığını vurgulamıştır. Bu belirsizlik, krizin kaotik doğasını ve bilgi akışındaki zorlukları yansıtmaktadır.  

Krizin Anatomisi: Olayların Dinamikleri  

7 Mart olayları, birkaç temel dinamik üzerinden analiz edilebilir. İlk olarak, eski rejim yanlısı silahlı grupların saldırıları, yeni yönetimin güvenlik kontrolünü sınamıştır. Bazı kaynaklar tarafından 6 Mart Perşembe gecesine kadar Suriye’nin 14 vilayetinden altısında 46 saldırı düzenlendiği, Perşembe gecesi başlayan çatışmalarla birlikte 400’den fazla hükümete bağlı unsurların hayatını kaybettiği bir şiddete evrilmiştir. Bu durum, eski rejime bağlı unsurların hâlâ ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve HTŞ’nin bu tehdidi yeterince ciddiye almadığını göstermektedir.  

İkinci olarak, az da olsa HTŞ güçlerinin ve daha çok Suriye Milli ordusu içerisinde yer alan Hamza Tugayları ve Sultan Murat Tugayları gibi unsurların -çoğu Alevi- sivillere yönelik işlediği katliamlar, mezhepsel gerilimlerin yeniden alevlendiğini ortaya koymuştur. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ve Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) raporlarına göre, sahil bölgesindeki saldırılar sırasında 140 ila 164 sivil öldürülmüş; bu ölümlerin çoğu, mezhepsel motivasyonlarla gerçekleştirilen infazlar olarak sınıflandırılmıştır. Lazkiye ve Tartus’taki Alevi köylerinde (özellikle de Banyas’ta) yaşananlar, yeni yönetimin bu bölgelerde kontrolü sağlayamadığını ve milis gruplarının disiplinsiz eylemlerine engel olamadığını göstermiştir.  

Üçüncü dinamik ise, HTŞ’nin devletleşme sürecindeki yapısal eksiklikleridir. Silahlı bir örgüt olarak HTŞ, hiyerarşik bir yapıya ve disiplinli milislere sahip olsa da, devletleşme aşamasında bu disiplini tüm müttefik gruplara yayma kapasitesinden yoksun görünmektedir. Örneğin, az önce zikrettiğimiz SMO bünyesindeki Hamza ve Sultan Murad Tugayları gibi grupların katliamlarda rol aldığına dair kanıtlar, HTŞ’nin ittifaklarını kontrol etme konusundaki zayıflığını ortaya koymaktadır. Bu durum, yeni yönetimin güvenlik politikalarının koordinasyon eksikliğinden muzdarip olduğunu ve merkezi otoritenin henüz tam anlamıyla tesis edilemediğini göstermektedir.  

Ahmed Şara’nın Liderliği ve Yönetim Kapasitesi  

Ahmed Şara, HTŞ’nin lideri olarak pragmatik bir yaklaşım benimsemiş ve Suriye’nin istikrarını sağlama hedefini önceliklendirmiştir. Ancak 7 Mart krizi, Şara’nın liderlik kapasitesini ve HTŞ üzerindeki kontrolünü ciddi şekilde sınamıştır. Şara, olaylardan hemen sonra bir başkanlık kararnamesi yayımlayarak Lazkiye ve çevresindeki olayları araştırmak üzere bağımsız bir ulusal komite kurulmasını emretmiştir. Bu adım, bir özeleştiri unsuru taşısa da, açıklamanın iki temel sorunu bulunmaktadır: İlk olarak, sorumluluk büyük ölçüde “eski rejim kalıntılarına” ve “disiplinsiz gruplara” yüklenmiş; ikinci olarak, HTŞ’ye bağlı milislerin katliamlardaki rolü açıkça kabul edilmemiştir.  

Şara’nın açıklamasında, komitenin 30 gün içinde rapor sunacağı belirtilmiş; bu, sürecin şeffaflığı açısından olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bugüne dek güvenlik güçlerinin neden olduğu sivil kayıplarla ilgili herhangi bir soruşturma açılmamış ve kimse cezalandırılmamış olması, yeni yönetimin hesap verebilirlik konusundaki eksikliğini ortaya koymaktadır. Şara’nın HTŞ üzerindeki otoritesi güçlü görünse de, SMO gibi müttefik gruplar üzerindeki etkisi sınırlı kalmakta; bu da kriz yönetiminde ciddi bir koordinasyon sorununa işaret etmektedir.  

Resmi açıklamalar bu problemli tabloyu, daha da belirginleşmiştir. Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan bir güvenlik yetkilisi, devlet ajansı Suriye Haber Ajansı (SANA) aracılığıyla yaptığı açıklamada, kıyı bölgelerine doğru hareket eden büyük ve düzensiz toplulukların, bireysel düzeyde bazı hukuka aykırı eylemlere sebebiyet verdiğini belirtmiştir. Yetkili, bu tür aşırılıkların engellenmesi için çalışmaların sürdüğünü vurgularken, söz konusu eylemlerin genel olarak Suriye toplumunu temsil etmediğinin altını çizmiştir.

Ancak, Şara’nın açıklamalarında önemli çelişkiler mevcuttur. Devlet, silahlanmanın yalnızca kendi denetiminde olması gerektiğini defaatle vurgulamışken, bu geniş çaplı toplulukların otomatik silahlara nasıl erişim sağladığı, savaş bölgelerinde serbestçe nasıl hareket edebildiği ve iki vilayette uygulanan sokağa çıkma yasağını nasıl ihlal edebildiği konusunda herhangi bir açıklama getirilmemiştir. Söz konusu grupların gerçekleştirdiği eylemler, bireysel suçlar kapsamında değerlendirilmiştir. Ancak “Askeri Operasyonlar Yönetimi” internet sayfasında yer alan resmi açıklamalar, bu eylemlerin sorumluluğunu rejim kalıntıları olarak adlandırılan unsurlara yüklemiştir. Açıklamaya göre, mağdurlar, bu unsurlarla iş birliği yapmayı reddettikleri için hedef alınmıştır. Ancak, hayatını kaybedenler arasında çocuklar, kadınlar ve yaşlıların da bulunduğu göz önüne alındığında, söz konusu gerekçelendirme tartışmalı hale gelmektedir. 

Bu bağlamda, resmi söylemin, yaşanan olayları münferit vakalar olarak tanımlaması, olayların sistematik boyutunu göz ardı etmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda, bu tür açıklamalar, savaş sonrası geçiş dönemlerinde devletin güvenlik politikaları ve sorumluluk mekanizmalarına dair önemli sorular doğurmaktadır.

Yönetme becerisinin kriz anlarında ortaya çıktığına dair teoriler, bu bağlamda Şara’nın performansını değerlendirmek için önemli bir çerçeve sunar. Fiedler’in Durumsallık Teorisi’ne göre, liderlik etkinliği, krizin doğasına ve liderin bu koşullara uyum sağlama kapasitesine bağlıdır. Şara, 7 Mart’ta hızlı bir tepki vermiş, ancak katliamların önlenememesi ve sorumluluğun net bir şekilde üstlenilmemesi, onun kontrol kapasitesindeki zayıflıkları açığa vurmuştur. Kaos Teorisi ise, krizlerin sistemdeki kırılganlıkları ortaya çıkardığını ve bu kırılganlıkların yetkin bir lider tarafından fırsata çevrilebileceğini savunur. Şara’nın bu krizi bir fırsata dönüştürüp dönüştüremeyeceği, önümüzdeki süreçte alacağı kararlarla belli olacaktır.  

Toplumsal ve Politik Sonuçlar  

7 Mart katliamları, Suriye’nin geçiş sürecinde derin toplumsal ve politik sonuçlar doğurmuştur. İlk olarak, Alevi azınlık üzerindeki baskı ve katliamlar, bu grubun yeni yönetime duyduğu güveni sarsmış; binlerce sivilin Rus Hmeymim Üssü’ne sığınması, devletin güvenlik sağlama kapasitesine olan inancın çöktüğünü göstermiştir. İkinci olarak, mezhepsel şiddet, Suriye’de yeni bir iç savaş riskini artırmış; SNHR Başkanı Fadıl Abdulgani’nin uyarısı, yaklaşık 1500 kişilik silahlı bir grubun bu çatışmalara katılabileceği yönündeki tehdidi vurgulamaktadır.  

Üçüncü olarak, HTŞ’nin devletleşme sürecindeki meşruiyeti sorgulanır hale gelmiştir. Esad rejimi, tüm kusurlarına ve otoriter yapısına rağmen, azınlıkları koruma noktasında bir denge sağlamışken; HTŞ, bu dengeyi yeniden inşa etme konusunda şimdilik başarısız bir tablo çizmiş görünüyor. Katliamlara karışan milislerin cezalandırılmaması durumunda, yeni yönetimin otoritesi daha da zayıflayabilir ve bu, Selefi cihatçı ideolojinin yönetme kapasitesinin sınırlı olduğuna dair algıyı güçlendirebilir.  

Bu durum, tam da Ulusal Diyalog Kongresi’nin ilk toplantısının yapıldığı ve anayasayı yapım hazırlıklarının başladığı bir dönemde gerçekleşmesi, hem yeni yönetim açısından aşılması gereken büyük bir sorun hem de geleceğe ilişkin kötümser yorumların önünü açacak bir olgu olarak kabul edilebilir. 

7 Mart olayları ve Ulusal diyalog Konferansı sürecine etkileri

Suriye’de 8 Aralık 2024’te Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından, ülkedeki siyasi geçiş sürecini desteklemek amacıyla Ulusal Diyalog Konferansı düzenlenmiştir. İlk toplantısı geçtiğimiz hafta, 25 Şubat 2025 tarihinde gerçekleştirilen bu süreç, Suriye’nin yeni bir anayasal düzene geçişini ve toplumsal uzlaşıyı hedefleyen önemli bir adım olarak tanımlanmıştır. Konferans, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki yeni yönetimin girişimiyle organize edilmiş ve Suriye’nin farklı kesimlerini bir araya getirmeyi amaçlamıştır. 

Ulusal Diyalog Konferansı, Suriye’nin 14 vilayetinden temsilcilerin katılımıyla Şam’da düzenlenmiştir. Konferansın hazırlık aşamasında, yedi üyeli bir komite tarafından bir hafta içinde tüm vilayetlerde dinleme oturumları gerçekleştirilmiş ve yaklaşık 4.000 kişinin görüşleri alınmıştır. Bu oturumlar, davet usulüyle sınırlı bir katılımla yapılmış; her biri yaklaşık iki saat sürmüştür. Konferansın sonuç bildirgesi, 18 maddeden oluşan bir metinle tamamlanmış ve Suriye’nin üniter yapısının korunması, geçici bir anayasa hazırlanması, adalet sisteminin yeniden düzenlenmesi gibi talepler öne çıkmıştır. Bildirgede ayrıca, devlet yapısı dışında kalan silahlı grupların “yasadışı” kabul edileceği belirtilmiştir.

Konferans, Esad rejiminin devrilmesinden sonra anayasa ve parlamentonun feshedilmesiyle ortaya çıkan hukuki ve idari boşluğu doldurmayı hedeflemiş; bu bağlamda, yeni yönetimin meşruiyetini güçlendirme ve uluslararası toplum nezdinde kabul görme çabası olarak değerlendirilmiştir. Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkeleri, konferansı olumlu bir adım olarak nitelendirirken, Suriye içindeki farklı kesimler arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.

Bu 18 madde, Suriye’nin geçiş sürecinde karşılaştığı temel sorunlara çözüm üretmeyi amaçlayan bir çerçeve sunmaktadır. Bildirge, ülkedeki siyasi ve hukuki yapının yeniden inşasını, toplumsal uzlaşıyı ve uluslararası meşruiyeti sağlamayı hedeflerken, bağlayıcı bir karar olmaktan ziyade yeni yönetime tavsiyeler niteliği taşımaktadır. Diğer tartışmalı maddelerin yanı sıra demokrasi ve laiklik gibi kavramların açıkça zikredilmemesi HTŞ’nin ideolojik kökenlerinden kaynaklanan belirsizlikleri yansıtmaktadır.

Bildirgenin hazırlanış sürecinde 600’den fazla katılımcının görüşlerinin dikkate alındığını ve Şam’daki Halk Sarayı’nda gerçekleştirilen konferansın, Ahmed Şara’nın açılış konuşmasıyla başlamıştır. Ancak, bildirgenin uygulanabilirliği, yeni yönetimin kapasitesi ve güvenlik sorunlarının devam eden etkisi gibi faktörlere bağlıdır. Ayrıca, Kürt gruplar gibi önemli aktörlerin dışlanması, sürecin kapsayıcılığına dair soru işaretlerini artırmaktadır. Bu kararlar, Suriye’nin geleceğine dair bir yol haritası sunma potansiyeline sahip olsa da, başarıları pratikteki uygulamalara ve uluslararası desteğe bağlı olacaktır. Bunların da ötesinde 7 Mart olayları, bu süreci de olumsuz yönde etkileyecek gibi görünmektedir. 

Sonuç ve Öneriler

7 Mart 2025 katliamları, Suriye’nin yeni yönetiminin karşılaştığı ilk büyük kriz olarak, azınlık korkularının haklılığını ve HTŞ’nin devletleşme sürecindeki eksikliklerini ortaya koymuştur. Ahmed Şara liderliğindeki yönetim, bu krizi şeffaf bir soruşturma, sorumluların cezalandırılması ve mezhepsel gerilimleri yatıştıracak kapsayıcı politikalarla aşma şansına sahiptir. Aksi takdirde, Esad döneminin hatalarını tekrarlayarak suçu dış aktörlere ve “disiplinsiz gruplara” atma stratejisi, ülkeyi daha derin bir kaosa ve daha da önemlisi, bu kez eskisinden de beter tam anlamıyla yeni bir iç savaşa sürükleyebilir.  

Katliamlara dair kesin kanıtlar ortaya çıkmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Asaad eş-Şeybani “X” platformunda “yönetimin başarısını” ilan etti ve Suriye’nin “güç ve kararlılıkla geleceğe yol aldığını” belirtti; bu, yönetimin yaşananları hızla geçiştirmek, hatta belki inkâr etmek istediğine işaret etmektedir. Yeni yönetimin yapması gereken, sorumluluğu geçiştirmek ya da başkalarının üstüne atmak değil, hızla sorunların ve problemin kaynağını oluşturan olguların üzerine gitmek, sorumluları cezalandırmak ve azınlıkların endişelerini gidermek, kaygılarını yatıştırmaktır.

Yeni yönetim, politikalarını ve iç barışa yönelik yaklaşımını yeniden değerlendirmeli; bu süreci, yalnızca kendi benimsediği tekil bir perspektiften değil, kolektif bir bakış açısıyla ele almalıdır. Zira çok sayıda toplumsal kesim, mevcut yönetimin iktidarı tek bir gruba ve hatta belirli bir bölgenin temsilcilerine dayandırdığı yönünde eleştiriler yöneltmektedir. Bu kişiler, yönetimin ilk günlerinden itibaren idari yapının tamamını kontrol altına almış durumdadır. Ayrıca, yönetim, özellikle sahil bölgesinden ve belirli bir azınlık grubuna mensup olan yüz binlerce kamu çalışanını işten çıkarmakla itham edilmektedir. Daha önce iç güvenlik birimlerinde görev yapan personel, trafik polisleri de dahil olmak üzere tamamen tasfiye edilmiş; ordu dağıtılmış, düşük rütbeli askerl ve subaylar dahi hukuki takibata maruz bırakılarak gelir kaynaklarından mahrum edilmiştir. Bu durum, aileleri ve geniş toplumsal toplulukları yoksulluğa, sosyal ve ekonomik istikrarsızlığa sürükleyen ciddi bir sonuç doğurmuştur. 

Bunun ötesinde, yönetim, Halk Sarayı’nda mezhepsel söylemleri teşvik eden vaizleri ağırlayarak bu tür söylemlerin yayılmasına zemin hazırlamıştır. Daha az tehlikeli olmayan bir diğer husus ise, sahil bölgelerinde yabancı cihatçı unsurların varlıklarını sürdürmesi ve bu bölgelerin, yerel geleneklere aşina olmayan ve bunlara saygı göstermeyen kişiler tarafından yönetilmesidir; bu kişiler, sürekli provokatif eylemlerde bulunmaktadır. Ek olarak, yönetim, milis gruplarını fiilen dağıtma ve bireylerin elindeki silahları toplama konusunda yetersiz kalmıştır. Nitekim bu silahlar, 7 Mart 2025’teki Cuma günü katliamlarında toplu bir şekilde kullanılmıştır. Bu konularda önlem alınmaması, ülkede yaşanması muhtemel olan kaos ve istikrarsızlığı güçlü bir şekilde besleyecektir. 

Suriye’nin geleceği, HTŞ’nin bu sınavdan çıkaracağı derslere ve kriz yönetimindeki yetkinliğine bağlıdır. Devletleşme, yalnızca askeri güçle değil, toplumsal güven ve meşruiyetle mümkün olabilir. 7 Mart, bu gerçeğin acı bir hatırlatıcısı olarak tarihe geçmiştir.

İslam Özkan
İslam Özkanhttps://www.ekopolitik.org.tr/
1996 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bölümünde, Doktorasını ise Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Sosyolojisi ve Antropolojisi bölümünde tamamladı. Bir dönem yayıncılık alanında faaliyet gösterdi. Ardından Filistinhaber, Time Türk, Dünya Bülteni, Birleşik Basın gibi internet sitelerinde editörlük; TRT Arapça, TV 5, Kudüs TV, Kanal On4 televizyonlarda haber müdürlüğü ve dış haberler müdürlüğünün yanısıra dış politika dahil farklı konulara ilişkin TV programları yaptı. Bir dönem Yemen el Mesire TV’nin Türkiye temsilciliğini üslendi. Röportaj, yazı ve çevirileri Gazeteduvar, Politikyol ve Yeni Arayış gibi mecralarda yayınlandı/yayınlanmaktadır.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Esad Sonrası Suriye’de Mitleri Yıkmak

Rob Geist Pinfold*   Çeviren: İslam Özkan Özet   Bu makale, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın düşüşüyle ilgili yaygın yanlış algıları sorgulamaktadır. Muhalefet...