Tarih her zaman kesintisiz bir ilerleme çizgisinde hareket etmez. Bazı dönemlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı toplumlarda zahiren birbirinden kopuk şekilde cereyan eden hadiselerin aynı tarihsel momentte yoğunlaşmasıyla, önceki düzenin gevşeyip çözüldüğü ve yeni bir düzenin filizlendiği kırılma yılları ortaya çıkar. Bu anlamda 1789, monarşik Avrupa’yı dağıtıp çözen bir momentken; 1917, dönemin liberal-burjuva düzenine bir başkaldırıydı. 1945 ise imparatorluklar çağını ve emperyal düzenin klasik evresini sona erdiren bir simgesel eşik oldu.
Bugünlerde elimde olan Amin Maalouf’un Uygarlıkların Batışı kitabında, bu türden bir başka simgesel döneme işaret edilir ki bu üç tarihsel momentten daha geç bir tarihte ortaya çıkan ve önemi yeterince vurgulanmayan bir dönüm ve kırılım noktası olarak 1979 tam da bu türden bir eşiktir. 20. yüzyılın ikinci yarısında oluşan siyasal, ideolojik ve iktisadi dengelerin çözülmeye başladığı 1979 senesi, bugünkü uluslararası dengelerin ana fay hatlarının belirginleşip keskinleştiği tam da bu türden bir dönüm noktasıdır aslında.
1979’da farklı coğrafyalarda ortaya çıkan ve bir bütün halinde mevcut statükonun köklü biçimde değişmesine neden olan hadiseler zinciri, tek bir devrim veya savaşla değil de toplu bir halde kendinden sonraki şimdilik yarım asrı doğrudan şekillendirme kapasitesine sahipti. Bir yandan dinin güçlü bir şekilde siyasete geri dönüşüne, diğer yandan piyasanın devlet karşısında yeniden güç kazanmasına; bir yandan Soğuk Savaş’ın son kez sertleşmesine, diğer yandan da onun çözülüşünü hızlandıracak süreçlerin başlamasına sahne olacaktı. Bu açıdan 1979 senesi, yaklaşık yarım asır sonra bir kez daha dönüp bakmayı ve bu kritik eşikte gerçekleşen olayları yeniden düşünmeyi hak edecek kadar önemli bir kırılım noktası olarak önümüzde duruyor.
1979 İran İslam Devrimi (Ocak-Şubat 1979)
1979’da Ortadoğu’da gerçekleşen en merkezî olay kuşkusuz, çok geniş kitlelerin elbirliğiyle sokaklara dökülüp sistemi kilitlediği ve sürgündeki Ayetullah Humeyni’nin öncülük ettiği İran Devrimi’dir. Başlangıçta sol, milliyetçi, sosyalist, seküler vb pek çok kesimin de destek verdiği ancak birkaç ay içinde hızla İslamîleşen devrim, sadece ABD’nin bölgedeki jandarması rolüne soyunmuş bir rejimin çöküşünü değil, Batı destekli modernleşme projelerinin kırılganlığını da simgelemekteydi.
1978’in ikinci yarısı boyunca sokakları dolduran protestocular, Ocak 1979’la birlikte baskıyı iyice arttırınca 16 Ocak’ta Muhammed Rıza Şah ülkeden kaçacak, Ayetullah Humeyni de 15 yıllık bir sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a geri dönecek ve kısa süre içindeki anayasa referandumuyla, sonraki yaklaşık yarım asrı şekillendirecek İslam Cumhuriyeti dönemini başlatacaktı. 1979’un sonuna doğru, Kasım ayında gerçekleşen Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve rehinelerin 15 ay boyunca tutulması eylemi ise devrime bambaşka bir boyut kazandıracaktı.
Tarihsel açıdan ne klasik bir askerî darbe ne de Marksist öncülüğe dayanan bir halk devrimi olan 1979 hareketinin ideolojik omurgasını Şii siyasal düşüncesi, özellikle de velâyet-i fakihdüşüncesi oluşturdu. Bu devrimin önemi, dinin ilk kez yalnızca bir kimlik unsuru değil, doğrudan devlet kurucu bir ideoloji olarak sahneye çıkmasıydı. Doğrudan Humeyni tarafından formüle edilen bu doktrin, aslında bir anlamda Aydınlanma sonrası sekülerleşmenin kaçınılmaz olduğuna dair ana akım düşünceye bir meydan okuma da içeriyordu. Devrim, etkisini sadece Ortadoğu ve Şii toplumlarla sınırlı tutmadı, yükselmekte olan siyasal İslamî söylemi de doğrudan ve dolaylı biçimde etkileyip şekillendirdi; buna ilaveten Batı karşıtlığını anti-emperyalist bir dille birleştirerek, yeni bir küresel muhalefet söylemi üretti.
Kâbe Baskını (20 Kasım 1979)
Şiilik içindeki Devrim’e ilaveten, 1979’un ihmal edilen kırılma noktalarından biri de Vahhâbî gelenek içinde bir kıyam hareketi olarak, Cuheymen el-Uteybî ve taraftarlarının 20 Kasım 1979’da Kâbe’yi basarak ele geçirmeleri eylemidir. Tahran’daki ABD Sefareti baskınından sadece iki hafta sonra gerçekleşen bu eylem, sadece Suud hanedanı içinde değil, İslam dünyasında da büyük şok etkisi yarattı. Baskını gerçekleştiren ve Suud İhvanı –Müslüman Kardeşler’den tamamen farklı bir yapı- içinden gelen grubun, kendisini Batı yanlısı, yozlaşmış ve meşruiyetini yitirmiş bir İslam rejimine karşı konumlandırması, İran Devrimi’nden farklı ama onunla eşzamanlı bir İslamcı radikalizmin varlığına da işaret etmekteydi.
Cuheymen’in öncülük ettiği ve Fransız özel harekât birimlerince vahşice bir yöntemle bastırılan bu eylem iki açıdan kritiktir. Birincisi, İslamcılığın tek merkezli ve homojen bir ideoloji olmadığını, monarşik-dini karakterli rejimlere karşı da radikal bir muhalefet üretebildiğini gösterdi. Ancak bundan daha kritik sonucu, Suudi Arabistan’ın bu travmadan sonra içeride daha muhafazakâr, dışarıda ise Selefî/Vahhâbî yorumu küresel ölçekte yaygınlaştıran bir politika benimsemesidir. 1980’ler ve 90’lar boyunca dünya genelinde görülen birçok dini ağ ve hareketin arkasında, doğrudan veya dolaylı biçimde bu stratejik yönelimin izleri olduğu gibi, Üsame Bin Ladin gibi Suudi kökenli küresel figürlerin Cuheymen hareketiyle somut ve hissi yakınlığı da önemli bir etkileşim (ve devamlılık) noktası olarak karşımızda duruyor.
Afganistan’ın İşgali (24 Aralık 1979)
Soğuk Savaş tarihinin en kritik dönemeçlerinden biri kuşkusuz, Sovyetler Birliği’nin 24 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgaliydi. Sovyet rejimi kendi müttefiki olan Kabil’deki sosyalist rejimi korumak ve ABD’nin destek ve koordinasyonunda ülkeye akın eden silahlı İslamcı hareketlerin etkisini kırmak için, Sovyet-Afgan sınırını geçecek ama bu adımın sonuçları hiç de ummadığı şekilde gerçekleşecekti.
Soğuk Savaş cepheleşmesinin bu kritik sahnesinde iki büyük süpergüç açısından herhangi bir gevşeme yoktu, ama ABD’yi yöneten Carter idaresinin Moskova’ya Afganistan üzerinden mukabelesi ince, örtük, sessiz ama son derece etkili olmuştu. Afganistan’da Sovyetler’e, içine düşeceği ve bir daha da çıkmayı beceremeyeceği ölümcül bir tuzak kurulmuştu; Carter-Brzezinski ikilisi, gerek İslam gerekse yerel gelenekler adına işgale karşı duruş sergileyen silahlı direnişi destekleyecekti. Böylece Afganistan hızla, klasik iki kutuplu çatışmanın ötesinde, vekâlet savaşlarının, ideolojik mobilizasyonun ve dinî söylemin iç içe geçtiği yeni bir savaş alanına dönüşecekti.
ABD’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la birlikte Afgan mücahitlerine sağladığı destek, yalnızca Sovyetlerin yıpratılmasına değil, aynı zamanda küresel cihat ağlarının oluşmasına da zemin hazırladı. Bu doğrultuda, ABD’li yetkililerin deyimiyle “kendi Vietnam’ında” bataklığa saplanan Sovyetler Birliği yıllar içinde yavaş yavaş dağılmaya doğru giderken, Soğuk Savaş sonrasının en önemli güvenlik tehditlerinden birinin de başlangıç noktasını oluşturacak, bilahare 11 Eylül Olayları ve Afganistan’ın işgaliyle ABD’nin kendisi de bu “bataklığa” saplanıp kalacaktı.
Karol Wojtyła’nın Papa Seçilmesi (II. John Paul) ve 1979 Polonya Ziyareti
Ortadoğu’da bu kritik gelişmeler olup biterken, Soğuk Savaş’ın en önemli cephelerinden Doğu Avrupa’da da din yeniden siyasal alana dönmekteydi ki bunun öncülüğünü de Sovyet etki alanından (Doğu Bloku) gelen bir kardinal yapacaktı. 16 Ekim 1978’de Papa seçilen Polonya vatandaşı Karol Wojtyła, yani II. Jean Paul, sosyal ve doktriner muhafazakârlığı bir devrimci önder savaşçılığıyla mezcediyor, mesajlarında da bunu açıkça vurguluyordu. Papalık makamına resmen seçildiği gün, San Pietro Meydanı’nı dolduran müminlere şöyle seslenmişti: “Korkmayın! Devletlerin siyasal ve ekonomik sistemlerin sınırlarını açın, uçsuz bucaksız kültür, uygarlık ve kalkınma alanlarını açın!”
Polonyalı bu yeni Papa, etkisini özellikle Haziran 1979’da Polonya’ya yaptığı ziyaretle ortaya koymuştu. Bu kritik ziyaret, Doğu Bloku’nda yaşayan milyonlarca insan için yalnızca dinî bir hadise değil, ahlaki ve siyasal bir meydan okuma niteliği de taşımaktaydı ki etkisi sonradan ortaya çıkacaktı. Papa’nın konuşmaları, komünist rejimlerin propagandasını yaptığı tarihsel kaçınılmazlık ve ideolojik mutlakiyet söylemini zayıflatmakta etkili olmuştu.
Bu bağlamda 1979, dinin yalnızca Ortadoğu’da değil, Avrupa’nın kalbinde de siyasal bir aktör olarak yeniden sahneye çıktığı bir yıldır. Polonya’da birkaç yıl sonra doğacak ve Doğu Bloku ülkelerini de hızla sarsacak olan Lech Wałęsa öncülüğündeki Dayanışma Hareketi’nin (Solidarność) ahlaki ve sembolik zemini, büyük ölçüde bu ziyaret sonrasında atılmıştır.
Thatcher’ın İktidara Gelişi (4 Mayıs 1979): Neoliberal Dönemin Açılışı
1980’ler ve 90’larda başta İngiltere ve ABD olmak üzere, küresel ekonomik sistemi etkileyecek kritik bir gelişme, yine 1979’un dönüştürücü ikliminde, bu sefer İngiltere’de yaşanmaktaydı. 4 Mayıs 1979’da Margaret Thatcher’ın İngiltere’de başbakan olması, ekonomik düşünce tarihinde kayda değer bir dönüm noktasıdır. Thatcherizm, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da hâkim olan refah devleti ve Keynesyen uzlaşıyı açık biçimde reddetmekteydi. Hükümetin ekonomik hayata müdahalesini azaltma, sosyal harcamaları kısıtlama, girişimcilere daha fazla serbestlik tanıma, özelleştirme, sendikaların zayıflatılması ve piyasa disiplininin güçlendirilmesi gibi parametreler, bu yeni paradigmanın temel unsurları olarak öne çıkıyordu.
Bu satırları ve atılan adımları okuyanların aklına doğrudan 1980’lerin Türkiye’si ve 24 Ocak 1980 Kararları’yla birlikte girilen neo-liberal ekonomik düzenin gelmesi elbette şaşırtıcı değil. Türkiye’de 12 Eylül Darbesi sonrası Turgut Özal’la birlikte hayata geçirilen ekonomik politikalar da elbette Thatcher’ın açtığı yolda son sürat ilerleyecek, 2000’lerden itibaren daha büyük ölçekte bir uygulama alanı bularak günümüze kadar gelecekti.
Thatcher’la İngiltere’de başlayan bu dönüşüm, 1980’de Ronald Reagan’ın ABD başkanı seçilmesiyle küresel bir nitelik kazanacak; Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş bir coğrafyada neo–liberal ekonomi-politiğin temel referansı hâline gelecekti. Thatcher’la başlayan İngiliz-Amerikan muhafazakâr devriminin reçeteleri, gerek sağdan gerek soldan çok sayıda yönetici tarafından bazen coşku, bazen de piyasaya iman ve tevekkülle benimsenecekti. Dolayısıyla 1979, yalnızca siyasal değil, iktisadi aklın da köklü biçimde değiştiği bir yıldır.
Deng Xiaoping ve Çin (1978–1979): Devrimin Revizyonu
Bu sırada Çin’de olan bitenler ise sonraki yarım asrı doğrudan şekillendirecek başka bir rotaya işaret etmekteydi. Aralık 1978’de Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin bir oturumunda, Pekin’deki iktidarın dizginlerini eline geçiren Deng Xiaoping, kendi “muhafazakâr devrim”ini başlatıyordu ki bu gelişmeler Tahran veya Londra’da aynı dönemlerde yaşananlardan tümüyle farklıydı.
Çin’de Deng Xiaoping’in 1978 Aralık’ında başlattığı reform süreci, etkilerini esas olarak 1979’dan itibaren göstermeye başlamıştı. “Dört Modernizasyon” politikasıyla simgelenen bu yönelim, Maoist devrimci radikalizmin yerini pragmatik, devlet kontrollü bir piyasa açılımına bıraktı. Bu dönüşüm ve Çin’de yaşanan serbest piyasa yönelimi eksenli yapısal gelişmeler, 1979’u yalnızca devrimlerin yılı değil, aynı zamanda devrimlerin yeniden tanımlandığı bir eşik hâline getirir.
Çin’in bu tercihi, ilerleyen on yıllarda küresel üretim ağlarının yeniden şekillenmesine ve küresel kapitalizmin ağırlık merkezinin Asya’ya kaymasına yol açacaktı. Bugünkü Çin’in ekonomik ve siyasal ağırlığı, büyük ölçüde 1979’da yapılan bu büyük makas değişikliğinin, alınan risklerin ve atılan bu somut adımların sonucudur.
***
Netice itibariyle, 1979 senesini tarihsel bağlamda ayrıcalıklı kılan husus, bu hadiselerin her birinin tek tek ifade ettiği anlamlardan ve bölgesel etkilerden ziyade, hepsinin aynı yapısal krizlerin farklı tezahürleri olarak aynı yıl içinde ortaya çıkmasıdır. Seküler ideolojilerin sarsılıp zemin kaybettiği, refah devleti uygulamalarının çözülmeye başlayıp zayıfladığı, din ve kimlik siyasetinin çok farklı toplumlarda yeniden yükseldiği küresel ölçekte piyasa ekonomilerinin güç kazandığı ve neticede Soğuk Savaş’ın bambaşka bir evreye girdiği bir dönüm noktasıdır 1979. Bu açıdan günümüzdeki küresel politik ve ekonomik gidişatı anlamak açısından 1979’a ve o sene yaşanan gelişmelere bir kez daha yakından bakmakta fayda var kuşkusuz.

