Belçika’nın Mons Üniversitesi’nde siyasal düşünceler tarihi profesörü olan Fransız asıllı siyâset bilimci Stéphane François (d.1973), Avrupa’daki radikal sağ olgunun ezoterik, pagan, ekolojist ve karşı-kültürel boyutları etrafındaki çalışmalarıyla Avrupa akademyasının bu konulardaki önde gelen uzmanları arasında yer alıyor. François, aynı zamanda Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’ne (CNRS – Centre National de la Recherche Scientifique) bağlı “Toplumlar, Dinler ve Laiklik Grubu” (Groupe Sociétés, Religions, Laicités) biriminin bir üyesidir. “Nazi Okültizmi: SS ile Ezoterizm Arasında” (L’Occultisme Nazi. Entre la SS et l’ésotérisme, CNRS Éditions, 2020) adlı önemli çalışması, 2023 yılında Nazi Occultism. Between the SS and Esotericism başlığıyla Routledge tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Son dönem kitapları arasında “Aşırı Sağcı Bir Avangard: Karşı-kültür, Radikal Muhafazakârlık ve Modernist Cazibeler” (Une avant-garde d’extrême droite. Contre-culture, conservatisme radical et tentations modernistes, Lyon, Éditions de la Lanterne, 2022) ile “Yeni Sağ ve Nazizm: Bitmeyen Bir Hikâye” (La Nouvelle Droite et le nazisme, une histoire sans fin. Révolution conservatrice allemande, national-socialisme et alt-right, Lormont, Le Bord de l’eau, 2024) yer almaktadır. François ile Nazi okültizminin tarihini ve güncel yansımalarını “Ekopolitik” için konuştum. İlgililerinin çok beğeneceğini düşündüğüm, oldukça keyifli ve ufuk açıcı bir söyleşi oldu.
– “Nazi okültizmi” nasıl doğdu? Ezoterik/okült temellere dayanan nasyonal-sosyalizm miydi yoksa bu alanlardan esinlenen Naziler mi vardı?
Bu sorular oldukça kapsamlı. Aslında “Nazi okültizmi” fikri, henüz 1930’lu yıllarda Katolik çevrelerde ortaya çıktı. Bu çevreler, Nazilerin Katolik karşıtlığının kökenlerini anlamaya çalışırken paganizm ile Nazizm arasında bir bağ kurdu. Bu tamamen asılsız değil zira Kont Reventlow gibi bazı parti mensupları pagan örgütlere üyeydi. Aynı şekilde, Heinrich Himmler de okültizm, neo-paganizm ve astrolojiye derin bir ilgi duyuyordu. Ancak Nazilerin Katolik karşıtlığı daha çok – Katoliklerin Papa’ya bağlılıkları sebebiyle – “gerçek Alman” olarak görülmemeleri düşüncesine dayanan milliyetçi Alman çevrelerinden kaynaklanır. Bu tutum aynı zamanda Bismarck döneminin Katolik karşıtı “Kulturkampf” politikalarının da mirâsıdır.
Esasen “Nazi okültizmi” kavramı, İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Louis Pauwels ve Jacques Bergier’nin 1960’ta yayımlanan Le Matin des magiciens (Büyücülerin Sabahı) adlı kitabıyla kamuoyuna mâl oldu. Kitabın yalnızca üçte biri bu konuyla ilgili olmasına karşın, en fazla yankı bulan kısmı bu oldu. Eşzamanlı olarak, Miguel Serrano ve Savitri Devi gibi bazı neo-Nazi figürler, Nazizm’i dinî bir hareket olarak kuramsallaştırdılar ve böylece Nazi okültizmine fikrî bir içerik kazandırdılar. Serrano, bu çerçevede “okült Nazizm” ve “ezoterik Nazi” kavramlarını kullanmıştır örneğin.
Her ne kadar Himmler ve Rudolf Hess gibi bazı önde gelen Naziler okültizme ilgi duymuş olsa da parti içinde bu temayülden uzak, hatta alaycı tavır takınan isimler de vardı: Martin Bormann, Alfred Rosenberg ve Joseph Goebbels bu isimlerden birkaçıydı.
– O hâlde “okült” figürlerin yahut inançların Üçüncü Reich tarihindeki gelişmelerde belirleyici bir rol oynadığını söylemek doğru olmaz, değil mi?
Evet. Nazi ideolojisinde okült ögeler marjinaldir ve neredeyse hiç yer bulmaz. Hitler’in birçok söylevinde Hristiyanlığa yaptığı göndermeler unutulmamalı. Nitekim, Hitler, Alman Protestanlığının milliyetçi ve antisemit bir varyantı olan Alman Hristiyanlığına yakın duruyordu. Ayrıca Katoliklerle stratejik bir uzlaşı sağlamıştı. Üçüncü Reich’ın siyaseti esasen ırkçılık ve antisemitizm temelinde şekillenmişti; okültizm temelinde değil. Nazi Partisi, völkisch (etnik-milliyetçi) bir akıma mensuptur ve bu, kültürel değil doğrudan politik bir eğilimdir. Bu çerçevede, Nazi entelektüelleri daha çok ABD gibi ırkçı yasal sistemler geliştiren rejimlerden esinlenmiş, Madison Grant gibi yerlici düşünürleri okumuş ve Jim Crow Yasaları, yerli halklara ayrılan rezerv alanları gibi konuları incelemişlerdir.
“Nazi okültizmi, Nazizm’in pagan yüzünü göstermek için araçsallaştırıldı”
– Peki, adına “Nazi okültizmi” dediğimiz olgu bütüncül ve homojen bir yapı mı, yoksa iç bünyesinde farklı eğilimlerden mi müteşekkildir?
Bu kavram büyük ölçüde sonradan kurgulandığı için görece tutarlı bir yapıya sahip. Nazi okültizmi, Nazizm’in açıkça pagan bir inanç olarak sunulmasına dayanıyor. Bu paganlık ya Yahudi-Hristiyan geleneğine tamamen yabancı ve biyolojik materyalizmle özdeşleşmiş bir felsefe olarak, ya da ırksal bir inanç biçimi olarak tarif edilir. Amerikalı neo-Nazi Matt Koehl, Nazizm’i “geleceğin inancı” olarak nitelemiştir. Bu bağlamda, okültizm, bu pagan yönü vurgulamak için araçsallaştırılmıştır. Nitekim, okültizm ile neo-paganizm arasında güçlü bağlar mevcut; ikincisi, büyük ölçüde birincinin kapsama alanı içindedir. Birçok neo-pagan —yalnızca Naziler değil— Teozofi Cemiyeti, Antropozofi Cemiyeti, Masonik ya da para-Masonik yapılara da mensuptur. Weimar Cumhuriyeti’nin başlarındaki önemli völkisch yazarlardan Rudolf von Sebottendorf örneğin Osmanlı Masonluğunun uzmanıydı ve bir Mason’du.
– Tam bu noktada şunu sormak isterim: Saydığınız cemiyetler ve bu cemiyetlerin içinden doğan spiritüel akımlar “Nazi okültizmi”ni herhangi bir şekilde beslemiş midir? Ayrıca bu listeye belki “Ariozofi” de dâhil edilebilir sanki… Ne dersiniz?
Buradaki en belirleyici kaynak völkisch hareketi. Fakat bu hareket de kendi içinde epey çeşitli. Bazı üyeleri pagan, bazıları (özellikle Protestan) Hristiyan, bazıları ise spiritüel meselelere bütünüyle ilgisizdi. Kimileri siyâsî yapılanmalarda faalken, kimileri de tamamen dışındaydı. Ortak payda ise antisemitizmdi. Bu çeşitlilik, Nazi Partisi içinde de kendini göstermiştir. Hitler’in Himmler’in spiritüel “saplantılarına” alaycı yaklaştığı bilinir.
Ariozofi, spiritüel bir kaynaktan ziyâde, ırkçılığın yükselişi ve irrasyonalizmin bir habercisi olarak değerlendirilmeli. Anne Quinchon-Caudal’in Avant Mein Kampf (“Mein Kampf’tan Önce”) adlı yeni çalışmasında gösterildiği gibi, Hitler’in ariozofiye genç yaşlarda ilgi duyduğu yönündeki görüşler yanlış. Hitler’in politik eğitimi 1918 sonrası Dietrich Eckart tarafından şekillendirilmiştir ki, o da völkisch kültürle iç içeydi.
Teozofi, antropozofi ya da ariozofi gibi yapılar Nazi politikası üzerinde doğrudan etkili olmadı. İlginç olan şu ki, örneğin Teozofi Cemiyeti, Nazizm ile anılmasına rağmen, aynı dönemlerde Annie Besant’ın çabalarıyla Hint milliyetçiliğinin doğuşunda ciddi rol oynamıştır.
– Aryan mitleri ve kayıp uygarlıklar (Hyperborea, Atlantis vb.) anlatısı-kurgusu Nazi ideolojisinin oluşumunda nasıl bir işlev gördü?
Bu tür mitler yalnızca SS’in völkisch kanadında, o da marjinal düzeyde, bir rol oynadı diyebiliriz. Herman Wirth gibi bazı figürler, Atlantis’in Kuzey Avrupa’da konumlandığını iddia etmiş, Himmler de bu bölgeyi Aryan ırkının beşiği olarak görmüştür. Ancak bu tür düşünceler daha çok savaş sonrası dar çevrelerde yankı buldu. Örneğin, Nazi papazı Jürgen Spanuth, Kuzey Denizi’ndeki Helgoland adasının Atlantis olduğunu savunmuş ve bu fikri Himmler ve Rosenberg’den aldığı hâlde kendine mâl etmiştir. Bu tezler, 1970’lerde Yeni Sağ çevrelerde ilgi gördü ve fakat sonrasında unutuldu. Bugün ise bu düşünceler yalnızca “gizemli tarih” meraklıları arasında yaşar. Netflix’te yayımlanan Graham Hancock’un At the Dawn of Our Humanity (“Kadim Uygarlıklar”) gibi yapımlar bu mirâsın silik izlerini taşır.
– Son dönemde dünya basının irdelediği, sosyal medya mecralarında ise sıklıkla rastlanılan Nazi sembollerinden “gamalı haç”, “kara güneş” vb. sembollerin bir “okült” anlamı var mı? Bu konu etrafında çokça kafa karışıklığı yaşanıyor…
“Gamalı haç” ve “kara güneş” gibi semboller bugün daha çok Nazi paganizminin ve Üçüncü Reich’ın ırkçı, antisemit siyâsetinin ifâdesi şeklinde yorumlanır. “Gamalı haç”, 1920 yılında Salzburg kongresinde Nazi Partisi’nin resmî sembolü oldu. İlk olarak, Thule Cemiyeti üyesi Dr. Krohn tarafından önerilmiş, Hitler ise Thule versiyonundaki kıvrımlı kolları düzleştirip, Wilhelmyen Almanya’nın bayrak renkleriyle (siyâh, kırmızı, beyaz) birleştirmiştir. 1922 yılında Hitler’in, gamalı haçın “Yahudilere karşı verilen savaşın simgesi” olduğunu belirttiği de unutulmamalı.
– Tabii gamalı hacın alternatif anlamları da var…
Evet. Gamalı haç, tarihin büyük bölümünde bambaşka anlamlara sahip oldu. Hindistan’dan Amerika yerlilerine kadar pek çok medeniyette olumlu anlamlar taşıyan, güneş çarkı ya da eşkenar haç gibi kadim sembollerden biri. 19’uncu yüzyılda ırkçı çevreler tarafından Aryan ırkın simgesi olarak yeniden yorumlandı. Okültist çevrelerde ise Doğu mistisizmiyle ilişkilendirildi. Aynı dönemlerde, bu sembol daha az politize biçimde, “Yeni Yıl” tebrik kartlarında, hatta Coca-Cola’nın 1920’lerdeki reklamlarında dahi kullanılmıştır.
“Wewelsburg törenleri bir ‘tarihsel kök’ uydurmaya yönelik sahnelemelerdi”
– Dekoru karanlıklaştırıp, biraz daha “derinlere” inelim istiyorum. SS şefi Heinrich Himmler’in Wewelsburg şatosunda düzenlediği tören örneklerinin aynasında, sahnelenen kimi Nazi ritüellerinde “büyü” kullanımından söz edilebilir mi?
Hayır, bu ritüeller sadece Orta çağ kalıntısı ve pagan unsurlarla bezeli, “sahneleme” niteliğindeki sembolik törenlerdi. Himmler, SS’i seçkin bir zümre olarak sunmak için tarihsel ve mitolojik bir “kök” icat etmek istedi. Töton Şövalyeleri’ne duyduğu hayranlık buna epey yön verdi. Bu bağlamda Karl Maria Wiligut gibi Ariozof figürlerden alabildiğine yararlandı. Ancak araştırmalar, Wiligut’un SS içindeki etkisinin oldukça sınırlı olduğunu ve savaş sonrası “Himmler’in Rasputin’i” gibi tanımlamaların, eski bir Avusturyalı SS olan Rudolf Mund’un uydurması olduğunu gösteriyor.
– Bugünlerde bilhassa Amerikan yeraltı-sağı muhitinde revaçta olan modern “kaos büyüsü” ile Nazi okültizmi arasında, özellikle gerçekliğin yeniden yazımı fikri üzerinden bir bağ var mı peki?
Hayır, doğrudan bir bağ söz konusu değil. Ortak zemin, dediğiniz gibi bazı aşırı sağ çevrelerin büyü ve okültizme duyduğu ilgiden ibaret. Tüm büyüsel uygulamalar, temelde gerçekliği kendi irâdesine boyun eğdirme arzusudur.
– Ancak bu “teori”lerin fışkırdığı bir somut-pratik veri tabanı da olmalı, öyle değil mi? Mesela Nasyonal-sosyalist iktidar döneminde “büyüsel” ya da “para-psikolojik” deneylere (örneğin medyumluk, enerji manipülasyonu vb.) girişilmişti sanırım, öyle değil mi?
Bu tarz girişimler çok sınırlı ölçüde, SS’e bağlı “Ahnenerbe Enstitüsü” bünyesinde gerçekleştirildi, evet. Himmler’in desteklediği völkisch akademisyenlerin yürüttüğü çalışmalar çoğunlukla arkeoloji alanındaydı. Ancak bu çalışmalar, aynı enstitüde görev yapan ciddi akademisyenler tarafından alaya alınmıştır. Ernst Schäfer’in Tibet’e düzenlediği meşhur etnolojik keşif seyahatinde, bu tip völkisch unsurlar dışlanmıştı. Himmler’den maddî destek almanın yolu, kazı alanlarına gamalı haç kazımaktan geçiyordu; fakat birçok araştırmacı onun uydurma tezlerine boyun eğmedi. Unutulmamalı ki, Nazi rejimi oldukça parçalıydı: Ahnenerbe, Alfred Rosenberg’in arkeoloji yapısıyla rekabet halindeydi ve Rosenberg bu türden tezlere tamamen uzaktı. Bu nedenle, birçok iddia savaş sonrası ortaya çıkan ve Les Matin des magiciens’in etkisiyle yayılan sözde-bilimsel edebiyata aittir.
“Herkes kendi yerinde ve herkesin tanrıları kendisine”
– Günümüze gelelim. “Nazi okültizmi” günümüzde hangi aşırı sağcı ya da popülist sağ hareketlerde etkisini sürdürüyor? Veya sürdürüyor mu?
Bu miras yalnızca neo-Nazi hareketlerin çok dar bir kesiminde yaşıyor. Yine de “kara güneş” gibi semboller, Nazilikle daha az ilişkilendirildikleri için, aşırı sağ gruplar tarafından tanınma işareti olarak kullanılabiliyor. Bu semboller kamusal alanda tanındıkça “okült” çekicilikleri de aynı nispette azalır.
Popülist partiler içinse bu miras hiçbir anlam taşımaz. Fransa’daki Rassemblement National (“Ulusal Birlik Partisi”) ya da ABD’de Trump gibi figürlerin Nazi okültizmine dair herhangi bir ilgisi veya bilgisi yoktur. Bu konular daha ziyâde bazı militanların ya da sempatizanların ilgi alanına girer.
– Bugünlerde yeşeren bir neo-pagan gelenek de mevcut. Bu bağlamda bazı neo-pagan öğeler-yaklaşımlar ile Nasyonal-sosyalizmin ezoterik mirâsı arasında bir bağ kurmak ne kadar mümkün?
Mümkün, ancak bu bağlar oldukça marjinal ve doğrudan nasyonal-sosyalizmle özdeşleşen neo-pagan gruplarla sınırlı. Örneğin, Matt Koehl gibi Amerikalı figürlerin yönettiği yapılar buna örnek sayılabilir. Diğer yandan, bazı gruplar ise völkisch mirâsı Nazizm-dışı bir perspektiften yeniden canlandırmak istiyor. Bu, aşırı sağ bir pagan geleneği benimsemekle birlikte, Nazizm’le hiçbir ilgisi olmayan bir yönelim.
– Yine radikal sağ çevrelerde yaygınlaşan vejetaryen/vegan beslenme eğilimleriyle ilgili ne dersiniz? Nazi okültizmiyle ilişkili midir?
Bu eğilim (ve tutum), aslında oldukça eski bir völkisch söylemin devamı. 19’uncu yüzyıl sonlarında ortaya çıkan bu akım, vejetaryenliği ve alternatif tıbbı savunmuştu. Hitler, Hess ve Himmler gibi bazı Naziler de kişisel olarak vejetaryendiler. Fakat bu, okült inançlardan çok hayvan acısına duyulan hassasiyetle ilişkiliydi. Ne var ki, insan acısı onlar için aynı önemde değildi. Bu söylem (ve tutum) günümüzdeki aşırı sağcı çevrelerde benzer şekilde sürer. Ayrıca, Fransız-Yunan asıllı Savitri Devi, 1920’lerde Aryan paganizme geçen ve bir Brahman’la evlenen bir figür olarak, hayvan hakları savunusunu1959’da yayımladığı The Impeachment of Man (“İnsanın Engellenmesi”) adlı eseriyle gündeme taşıyan ilk anti-türcülerden biri sayılır.
– 21’inci yüzyılda radikal sağın “yeşil” (ekolojist/survivalist) sürümleri de var ve bunlar nezdinde Nazi okültizminin ciddi bir cazibesi söz konusu. Bu hâdiseyi nasıl yorumlarsınız?
Bu çevrelerdeki Nazi okültizmi, Hristiyanlık karşıtı, antisemit ve biyolojik materyalizmi savunan kendine has bir spiritüalite arayışına karşılık gelir. Aşırı sağ yazar Jean Mabire, “Thule’nin gerçek sırrı kanın korunmasıydı” demiştir; bu, tam da bu görüşün özüdür: Irkçı ve fetihçi bir paganlık. Bu söylem, kimlik temelli bir ekoloji anlayışıyla da uyumludur: Modernitenin reddi (teknolojik ve politik anlamda), biyotop ile insan topluluklarının yaşam alanlarının özdeşleştirilmesi. Şu formül çok özetleyicidir: “Herkes kendi yerinde ve herkesin tanrıları kendisine.”
Völkisch hareketin bazı mensuplarının Almanya’da çevre koruma yasaları için mücadele ettikleri unutulmamalı. Bu motivasyonlar reaksiyoner idi, ama sonuç ortada ve var. Aynı şekilde, New Age akımından çok önce, alternatif tıp alanında da öncülük ettiler. Bu “alternatif tedaviler”in kökeni de çoğunlukla okültizm ve büyüsel pratiklere dayanır.
– Nazi okültizmine yönelik popüler kültürdeki ilgi (sinema, edebiyat, bilgisayar oyunları vb.) hâlâ çok canlı. Sebebini neye bağlarsınız?
Bu durum, okültizmin sunduğu sınırsız anlatı potansiyelinden kaynaklanıyor: “Hitler ölmedi”, “Naziler Ay’a gittiler”, “Naziler Kutsal Kâse’yi aradılar”, “Himmler bir büyücüydü” vb. Bu motifler ideolojik değil, anlatımsal kullanımlar için. Fakat ideolojik kullanımlar da mevcut tabii. Fransa’da “Sparta” gibi Savitri Devi çizgisinde yayın yapan dergiler, eski SS Wilhelm Landig’in alegorik romanları, Edwige Thibaut’nun Wewelsburg üzerine çalışmaları gibi örnekler, Nazi okültizminin ciddiyetle işlendiği alanlara işaret eder.
– Dolu dolu ve oldukça öğretici bir söyleşi oldu. Son olarak şunu sormak isterim: Paganizm ve büyüye duyulan kitlesel ilginin yeniden canlanması, radikal politik amaçlar için de kullanılabilir mi? Veya hâlihazırda kullanılıyor mu?
Bu süreç zaten uzun süredir başlamış vaziyette. 1970’lerde ve 80’lerde Yeni Sağ, kimlik temelli paganizmi teşvik etmiş ve tek tanrılı dinlerin Ortadoğu kökenli olduğunu savunarak, paganizmi Avrupalıların “gerçek dini” olarak tanımlamıştı. 1981’de Alain de Benoist, Nietzsche’ci aksanı baskın Comment peut-on être païen ? (“Nasıl Pagan Olunur?”) adlı eseriyle bu yaklaşımı sistemleştirmişti. 2025 Ocak’ında Éléments dergisinin 212. sayısı “tanrıların dönüşü” temalı bir dosya yayımlandı.
Paganizmin yeniden gündemde olduğu açık fakat neo-Nazi muhit dışında paganizmin Nazi unsurları artık buharlaştı.
Orta Avrupa’da paganizm kimliksel bir ifâde biçimi (ve “öz kimliğe dönüş”) olarak görülüyor ve komünizme karşı bir tepki olarak gelişiyor. Bu bağlamda sekülerleşme, neo-pagan grupların oluşmasını sağladı diyebiliriz. Bu gruplardan bazıları açıkça aşırı sağdır. Türkiye’de de benzer eğilimler Göktürk nostaljisi taşıyan birtakım Türkçü gruplarda gözlenebilir.
Büyüye gelince: Aşırı sağ, 1980’lerde Aleister Crowley ve yükselen neo-cadılık akımıyla ilgilenmiştir, doğru. Fakat bu ilgi yaklaşık on yıl kadar sürdü ve başarısızlıkla sonuçlandı. Zira neo-cadılık daha çok sol görüşlü, dünyaya açık bireyler —özellikle kadınlar— tarafından benimseniyor.