Lider Merkezli Siyasetin Yükselişi
Uluslararası siyasetin son on yılına damgasını vuran gelişmeler, mevcut kavramsal çerçevelerin açıklayıcılığını giderek tartışmalı hâle getirmiştir. Liberal uluslararası düzenin (Liberal International Order – LIO) krizde olduğu, çok kutupluluğa geçildiği ya da küresel siyasetin yeniden güç dengesi mantığına döndüğü yönündeki değerlendirmeler, literatürde yaygın kabul görmektedir. Ancak bu açıklamalar, güncel siyasal pratiklerin özgün niteliğini tam olarak kavrayamamaktadır. Zira günümüzde ne uluslararası kurumlar bütünüyle işlevsizleşmiş ne de devletler arası ilişkiler klasik anlamda Westfalya tipi bir rekabete indirgenmiştir. Bunun yerine, kurumsal yapıların biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü; ancak fiilî siyasal karar alma süreçlerinin liderler ve onların etrafında kümelenmiş dar elit çevreler üzerinden yürüdüğü melez bir düzen ortaya çıkmıştır.
Bu dönüşümü açıklamak üzere Stacie E. Goddard ve Abraham Newman tarafından geliştirilen neo-royalizm kavramı, çağdaş uluslararası siyasetin mantığını anlamak bakımından güçlü bir analitik araç sunmaktadır. Neo-royalizm, monarşilerin biçimsel geri dönüşünü değil; modern devletlerin içinde, erken modern krallıkları andıran bir siyasal işleyiş mantığının yeniden ortaya çıkışını ifade eder. Bu makalenin amacı, neo-royalizm kavramını kuramsal ve tarihsel bağlamına oturtmak; Trump dönemi ABD dış politikası ve Türkiye örneği üzerinden bu kavramın ampirik karşılıklarını incelemek ve ortaya çıkan uluslararası düzenin temel özelliklerini tartışmaktır.
Makale üç temel argüman ileri sürmektedir. Birincisi, neo-royalizm liberal uluslararası düzenin basit bir “gerilemesi” değil, farklı bir siyasal mantığın yükselişidir. İkincisi, bu mantık devlet merkezli değil, lider ve elit klikler merkezlidir. Üçüncüsü ise neo-royalistdüzenin kısa vadeli esneklik avantajlarına karşın uzun vadede kurumsal erozyon, öngörülemezlik ve sistemik kırılganlık ürettiğidir.
Liberal Uluslararası Düzen Tartışmaları ve Kavramsal Yetersizlikler: Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte şekillenen liberal uluslararası düzen; çok taraflılık, uluslararası hukuk, kurumlar ve kurallara dayalı iş birliği ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Bu düzenin temel varsayımı, devletlerin uzun vadeli çıkarlarının kurallara bağlılık ve öngörülebilirlik sayesinde maksimize edilebileceğidir. Ancak 2008 küresel finans krizi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın revizyonist politikaları ve Batı dünyasında popülist liderliklerin güç kazanması, bu düzenin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde sorgulatmıştır.
Literatürde yaygın olan iki açıklama dikkat çekmektedir. İlk yaklaşım, dünyanın yeniden çok kutuplu bir yapıya evrildiğini ve büyük güç rekabetinin geri döndüğünü savunur. İkinci yaklaşım ise liberal düzenin normatif ve kurumsal temellerinin aşındığını, ancak yerini henüz net bir alternatifin almadığını ileri sürer. Ne var ki bu yaklaşımlar, günümüzde gözlemlenen lider merkezli ve kişiselleşmiş siyasal pratikleri ikincil ya da geçici sapmalar olarak değerlendirme eğilimindedir.
Oysa neo-royalizm perspektifi, bu pratikleri sistemik bir dönüşümün merkezine yerleştirir. Bu bağlamda sorun, yalnızca güç dağılımının değişmesi değil; uluslararası siyasetin nasıl yapıldığına dair temel mantığın dönüşmesidir. Kuralların yerini istisnalar, kurumların yerini kişisel ilişkiler, devletlerin yerini ise elit ağlar almaktadır.
Neo-Royalizm Kavramsal Çerçeve: Neo-royalizm, erken modern dönemin monarşik siyaset mantığının modern devlet yapıları içinde yeniden üretilmesini ifade eder. Bu düzenin ayırt edici üç temel özelliği bulunmaktadır: siyasal gücün kişiselleşmesi, hiyerarşik ilişki biçimlerinin öne çıkması ve kural istisnacılığı.
Siyasal Gücün Kişiselleşmesi: Neo-royalist düzende karar alma süreçleri kurumsal mekanizmalardan ziyade liderin etrafındaki dar bir çevrede yoğunlaşır. Dış politika, bürokratik süreçlerin ve uzmanlık temelli analizlerin ürünü olmaktan çıkar; liderin kişisel algıları, ilişkileri ve tercihleri belirleyici hâle gelir. Bu durum, devletin sürekliliğini ve öngörülebilirliğini zayıflatır.
Hiyerarşi ve Statü Temelli İlişkiler: Liberal uluslararası düzen, biçimsel eşitlik ilkesine dayanır. Neo-royalist düzende ise eşitlik iddiası yerini açık ya da örtük hiyerarşilere bırakır. Devletler ve aktörler arasındaki ilişkiler, evrensel kurallardan ziyade statü, ayrıcalık ve liderler arası kişisel bağlar üzerinden şekillenir. “Özel ilişkiler”, “stratejik dostluklar” ve “lider diplomasisi” bu mantığın temel araçlarıdır.
Kural İstisnacılığı: Neo-royalizmde kurallar tamamen ortadan kalkmaz; ancak seçici biçimde uygulanır. Güçlü aktörler için sürekli istisnalar üretilirken, zayıf aktörlerden kurallara mutlak uyum beklenir. Bu durum, uluslararası hukukun meşruiyetini ve bağlayıcılığını aşındırır.
Trump Dönemi ABD Dış Politikası ve Neo-Royalizmin: Donald Trump’ın ABD başkanlığı dönemi, neo-royalist siyasetin en görünür örneklerinden birini sunmaktadır. Trump sıklıkla “anomali” ya da “kuralsız lider” olarak tanımlansa da, Goddard ve Newman’a göre bu yaklaşım yanıltıcıdır. Trump, daha derin bir yapısal dönüşümün semptomudur. Trump döneminde ABD dış politikasının temel özellikleri arasında kurumsal diplomasiye duyulan güvensizlik, çok taraflı yapılara mesafeli yaklaşım ve otoriter liderlerle kurulan kişisel ilişkilerin ön plana çıkması yer alır. NATO’ya yönelik eleştiriler, Dünya Ticaret Örgütü’nün işlevsizleştirilmesi ve Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme gibi adımlar, kurallara dayalı düzenin bilinçli biçimde zayıflatıldığını göstermektedir. Trump’ın ilk resmi yurt dışı ziyaretini Avrupa yerine Suudi Arabistan’a yapması, neo-royalist zihniyetin sembolik bir göstergesi olarak okunabilir. Bu tercih, normatif ortaklıklar yerine liderler arası çıkar pazarlıklarının önceliklendirildiğini ortaya koymaktadır. Ulusal çıkar kavramı da bu bağlamda dönüşüme uğramış; kolektif ve uzun vadeli bir hedef olmaktan çıkarak, liderin kişisel öncelikleriyle iç içe geçmiştir.
Devletin Geri Çekilişi ve Elit Kliklerin Yükselişi: Neo–royalist düzende devlet tamamen ortadan kalkmaz; ancak belirleyici aktör olma niteliğini kaybeder. Bunun yerine, liderin etrafında şekillenen elit klikler öne çıkar. Bu klikler genellikle aile üyeleri, sadık danışmanlar, büyük sermaye grupları ve güvenlik elitlerinden oluşur. Uluslararası ilişkiler, devletler arasında değil, bu elit ağlar arasında kurulur. Bu durum, uluslararası hukukun ve kurumsal öngörülebilirliğin aşınmasına yol açar. Antlaşmaların yerini sözlü mutabakatlar, hukuki bağlayıcılığın yerini kişisel güven ve sadakat alır. Sonuç olarak sistem, lider değişimlerine ve ani krizlere karşı son derece kırılgan hâle gelir.
Türkiye Örneği: Neo-Royalist Dış Politikanın Bölgesel Bir Varyantı: Neo-royalizm yalnızca ABD’ye özgü bir olgu değildir. Türkiye, bu dönüşümün bölgesel ölçekteki önemli örneklerinden birini sunmaktadır. Türkiye uzun yıllar boyunca dış politikasını kurumsal diplomasi, çok taraflılık ve Batı ittifakıyla uyum temelinde yürütmüştür. Ancak son yıllarda dış politikanın giderek lider merkezli ve kişiselleşmiş bir yapıya büründüğü gözlemlenmektedir. Cumhurbaşkanı’nın birebir lider diplomasisi, kurumsal mekanizmaların önüne geçmiştir. Türkiye-ABD veya Türkiye–Rusya ilişkileri bu bağlamda çarpıcı bir örnek sunar. Suriye, Ukrayna ve NATO bağlamında ciddi çıkar çatışmalarına rağmen ilişkilerin kopmaması, kurallara dayalı bir uyumdan ziyade liderler arası pazarlıkların ürünüdür. S-400 krizi, enerji projeleri ve ateşkes mutabakatları, neo-royalist “hanedan diplomasisi”nin tipik örnekleri olarak değerlendirilebilir.
Neo-Royalist Söylem ve İstisnacılık: Neo-royalizmin ideolojik temelinde güçlü bir istisnacılık söylemi yer alır. Türkiye bağlamında “Türkiye sıradan bir ülke değildir”, “Dünya beşten büyüktür” ve “beka meselesi” gibi söylemler, uluslararası kurallara seçici bağlılığı meşrulaştırma işlevi görür. Bu söylemler, kuralların herkes için geçerli olmadığı, bazı aktörlerin “özel” statüye sahip olduğu fikrini pekiştirir. Bu çerçevede dış politikanın temel hedefi, ulusal refahtan ziyade iktidar çevresinin kaynaklara erişimini sürdürmek hâline gelir. Körfez ülkeleriyle yapılan büyük ölçekli yatırım anlaşmaları ve mega projeler, çoğu zaman kurumsal süreçlerden ziyade liderler arası görüşmelerle şekillenmektedir.
Neo-Royalizmin Avantajları ve Riskleri: Neo-royalist dış politikanın kısa vadeli bazı avantajları bulunmaktadır. Karar alma süreçleri hızlanır, esneklik artar ve liderler ani krizlere hızlı tepki verebilir. Ancak bu avantajların bedeli ağırdır. Kurumsal kapasite zayıflar, müttefik güveni azalır ve sistem lider değişimlerine karşı son derece kırılgan hâle gelir. Uzun vadede neo-royalizm, uluslararası siyaseti daha öngörülemez, daha kişisel ve daha az hesap verebilir bir yapıya sürükler. Kuralların aşınması, güçlü aktörler için dahi maliyetlidir; zira istisnaların kalıcı hâle gelmesi, sistemik belirsizliği artırır.
Sonuç
Neo-royalizm, çağdaş uluslararası siyasetin temel dönüşümünü kavramak için güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, liberal uluslararası düzenin krizini yalnızca normatif bir gerileme olarak değil, siyasal mantığın köklü bir dönüşümü olarak ele alır. Lider merkezli, hiyerarşik ve istisnacı ilişki biçimleri, modern devletlerin içinde yeni kılıklar altında yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşümün geçici bir sapma mı yoksa 21. yüzyılın yeni normali mi olduğu sorusu, hem akademik hem de siyasal açıdan belirleyici olmaya devam edecektir. Ancak mevcut eğilimler, neo-royalist mantığın yalnızca istisnai liderlerle sınırlı olmadığını; yapısal koşullar tarafından beslenen kalıcı bir yönelime işaret ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda uluslararası siyasetin geleceği, kuralların mı yoksa krallık mantığının mı ağır basacağı sorusu etrafında şekillenecektir.

