Türk İş Dünyası Bu Dönemi Nasıl Okumalı? Son aylarda küresel piyasalarda yaşanan gelişmeler, ilk bakışta çelişkili bir tablo sunuyor. Bir yanda merkez bankaları likidite sağlıyor, bilançolar esnetiliyor; diğer yanda ise sermaye daha temkinli, daha seçici ve daha kısa vadeli hareket ediyor. Bu çelişki tesadüf değil. Bu tablo, küresel borç düzeninin artık “genişleyerek” değil, “idare edilerek” ayakta tutulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Bu yazı bir “kıyamet senaryosu” anlatmak için değil; Türk iş dünyasının bu yeni dönemi doğru okuyabilmesi ve doğru pozisyon alabilmesi için kaleme alındı.
Likidite Enjeksiyonu:
Teşvik Değil, Tesisat Tamiri
ABD Merkez Bankası’nın (FED) son dönemde repo kanalları, bilanço esnekliği ve seçici varlık alımları yoluyla sisteme likidite sağlaması, klasik bir parasal genişleme (QE) döngüsünden açıkça farklıdır. Bu adımlar yeni bir büyüme hamlesi değildir; varlık fiyatlarını uçurma hedefi hiç değildir. Amaç, küresel finansal sistemin fonlama kanallarında oluşan daralmayı önlemektir. Basitçe söylemek gerekirse: Musluk açılıyor çünkü tesisatta basınç düşüyor.
Tarih bize şunu gösterir: Sorun çoğu zaman “fiyatlama” değil, “fonlama” sorunudur. Fonlama bozulduğunda ise en sağlam görünen bilançolar bile hızla kırılganlaşabilir.
Borç Var Ama Asıl Sorun Güven !
Bugün ABD başta olmak üzere gelişmiş ekonomilerin temel problemi borcun büyüklüğünden çok, bu borcun hangi koşullarda ve ne kadar süreyle çevrilebildiğidir. Borç/GSYH oranları yüksek. Faiz ödemeleri bütçelerin en hızlı büyüyen kalemi. Yeni borç ise giderek daha yüksek faizle çevriliyor. Bu tablo ani bir temerrütten çok daha sinsi bir risk barındırıyor: Reel getiri erozyonu ve güven aşınması. Altın gibi “nakit akışı üretmeyen” varlıkların rekor seviyelerde olması bir spekülasyon değil; bu açıkça bir sigorta talebidir.
Bu Küresel Denklem Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
Türkiye açısından tabloyu üç net başlık altında okumak gerekir:
1-Para Bulmak Zorlaşır, Seçicilik Artar
Küresel fonlama koşulları sıkılaştıkça sermaye artık “ülke” değil, hikâye satın alır. Makro tutarlılık, öngörülebilirlik ve bilanço disiplini belirleyici hâle gelir. Bu Türkiye için şu anlama gelir: Aynı dönemde bazı şirketler rahatça finansmana erişirken, benzer büyüklükteki diğerleri ciddi darboğaz yaşayabilir.
2-Asıl Risk Satış Değil, Çevrim Riskidir
Bu dönem küresel talebin tamamen çöktüğü bir dönem değildir. Ama kredi pahalıdır, vadeler kısadır. Dolayısıyla kritik soru şudur: “Satabilir miyim?” değil, “Borcu hangi koşullarda ve ne kadar süreyle çevirebilirim?”
3-Döviz ve Altın Talebi Yapısal Kalır
Küresel güvensizlik ile Türkiye’nin enflasyon hafızası birleştiğinde, hane halkı ve şirketler nakit fazlasını TL’de tutmak istemez. Bu durum para politikasını zorlar ve finansal istikrarı daha hassas hâle getirir.
Türk İş İnsanları İçin Stratejik Çıkarımlar; bu dönemi doğru okuyanlar için bazı net dersler var:
-Likidite kraldır ama tek başına yetmez.
Nakit pozisyonu zayıf olan şirketler, kârlı olsalar bile zorlanabilir.
-Vade uyumsuzluğu en büyük gizli risktir.
Uzun vadeli yatırımlar kısa vadeli borçla finanse ediliyorsa alarm çalar.
-Büyüme değil, dayanıklılık prim yapar.
Bu dönem en hızlı büyüyenlerin değil, en iyi risk yönetenlerin dönemidir.
-Kurumsal itibar ve şeffaflık, finansman kadar değerlidir.
Çünkü sermaye artık daha az hata affediyor.
Sonuç:
Bu Bir Çöküş Hikâyesi Değil, Bir Eleme Süreci
Küresel borç düzeni çatırdıyor olabilir. Ama bu, her şeyin yıkılacağı anlamına gelmiyor. Bu dönem servetin yok olduğu değil, el değiştirdiği bir dönemdir. Türkiye için mesele şu soruda düğümleniyor: “Bu geçiş döneminde savrulanlardan mı olacağız, yoksa yeni dengeye uyum sağlayanlardan mı?” Doğru okuma yapanlar için bu dönem bir tehditten çok, stratejik bir ayrışma fırsatıdır.

