1839 Tanzimat Fermanı’ndan günümüze kadar süren anayasa arayışları Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan uzun bir süreci kapsar. Bu dönemde, toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yönetim biçimi oluşturmak için farklı dönemlerde yapılan anayasa çalışmaları, Türkiye’nin hukuk ve siyaset alanında geçirdiği dönüşümün temel taşlarını oluşturur. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu 1839’a gelmeden önce askeri mağlubiyetler, sosyal yapısal çürümüşlük, devlet mekanizmasının fonksiyonlarını yerine getirememesi, kamu düzeni ve otoritesinin sarsılması gibi sebeplerle uzun süren bir tereddütle ne yapacağına karar verememiş, anayasacılık konusundaki atılımlarını da bu şartların dayatması ile ilerletmiştir. Anayasacılık serencamına kısaca göz attığımızda bugünkü noktaya kolay gelinmediğini, bu sürecin ardında hüzün, gözyaşı ve bazen de sevinç dalgaları olduğunu görüyoruz. Zira Osmanlı’da anayasa bazı kesimler için bir nefret objesi iken diğer kesimler nezdinde kurtuluşun yegane formulü, hürriyetin nişanesi ve bir arada yaşamanın reçetesi olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın başlarında Batılı devletlerin azınlıklar üzerinden genişlettiği baskısıyla, kendi içinde siyasi bütünlüğünü korumak adına köklü reformlara ihtiyaç duydu. Bu dönemde, özellikle Batı’nın güçlenmesi ve Osmanlı’nın gerilemesi sonucunda, bir yandan imparatorluğu modernleştirmek, diğer yandan iç istikrarı sağlamak amacıyla çeşitli reformlar yapılmaya başlandı. Tanzimat Fermanı, Osmanlı’da anayasal reformların ilk adımı olarak kabul edilir. Tanzimat Fermanı, hukukun üstünlüğü, mülkiyet hakları ve eşitlik gibi kavramları öne çıkardı ve devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde daha adil bir düzen kurmayı amaçladı.
Tanzimat Fermanı’nı pekiştiren ve daha kapsamlı haklar tanıyan 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı’nın Batılı devletlerle olan ilişkilerinde de önemli bir rol oynadı. Islahat Fermanı ile gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarına tanınan haklar genişletildi, hukuki güvence sağlandı ve inanç temelli hukuki farklılıkların ve imtiyazların önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak, Islahat Fermanı da bir anayasa niteliğinde değildi; daha çok toplumda eşitliği sağlama ve imparatorluğu modernleştirme çabasının devamı niteliğindeydi. Bu nedenle Sened-i İttifak’tan itibaren adım adım mutlakıyetçiliğin alanını daraltan bu belgeler birer anayasa metni olmamakla birlikte anayasal belge niteliğinde kabul edilirler.
Osmanlı Devleti’nde ilk anayasal düzenleme, 1876 yılında Kanun-i Esasi adı altında yapıldı. Osmanlı’nın ilk yazılı anayasası olan Kanun-i Esasi, Midhat Paşa’nın riyasetinde hazırlanıp tahta yeni çıkan II. Abdülhamid döneminin hemen ilk aylarında ilan edildi. Bu anayasa ile meşrutiyet rejimi benimsendi ve parlamentonun açılması sağlandı. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan olmak üzere iki meclisli bir yapı öngören Kanun-i Esasi, Osmanlı İmparatorluğu’nda hukukun üstünlüğüne dayalı bir düzen kurmaya yönelik önemli bir adımdı. Ancak II. Abdülhamid’in dönemin şartlarından kaynaklanan endişeleri sebebiyle meclis kısa süre sonra bir fermanla kapatıldı ve anayasa askıya alındı. Bu durum aslında anayasanın hâlâ Padişahın iradesine bağlı olması nedeniyle kırılganlığının bir göstergesiydi. Vilayet meclisleri üzerinden temsili yönetim biçimi uzun zamandır tecrübe ediliyordu ancak devlet mimarisinin anayasal bir kuvvetler ayrılığına evrilmesi için şartlar henüz olgunlaşmamıştı.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte anayasa yeniden yürürlüğe girdi ve Kanun-i Esasi’de padişahın yetkilerinin sınırlanmasına yönelik bazı değişiklikler yapıldı. Anayasanın yeniden yürürlüğe girmesiyle birlikte hürriyet rüzgârları kısa süreliğine de olsa bütün ülke sathında esecekti. Bu dönemde meclis daha özgür bir ortamda çalışmaya başladı ve Osmanlı Devleti, anayasal monarşi sistemiyle yönetilmeye devam etti. Ancak Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı gibi siyasi olaylar nedeniyle anayasanın uygulama alanı sınırlı kaldı ve devlet iç sorunlarını çözmekte yetersiz kaldı.
Osmanlı’nın dağılmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde, yeni bir devletin hukuki ve siyasi temellerini atmak amacıyla yeni anayasa arayışlarına başlandı. Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü yıllarda kabul edilen 1921 Anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünlüğüne dayalı bir sistem kurmayı hedefliyordu. Bu anayasa, kısa ve temel prensipler içermesine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hukuki zeminini oluşturdu. Zira cumhuriyetin en önemli ilkesi olan halk egemenliği bu anayasanın en radikal ve devrimci yönünü oluşturacaktır.
1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte daha kapsamlı bir anayasa yapma ihtiyacı doğdu ve 1924 Anayasası kabul edildi. 1924 Anayasası, güçlü bir merkezi otorite öngören ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulayan bir belgeydi. Bu anayasa, çok partili hayatın kalıcılık kazandığı 1946’ya kadar siyasi hayata damgasını vurdu. En önemli özelliği meclis hükümeti sistemini benimsemesiydi. Zira anayasa yargısının yokluğunda bu durum Meclis’in bütün kararlarının ve kanunlarının teorik ve pratik olarak anayasa uygun olduğu varsayımıyla sonuçlandı.
Tek parti döneminin son beş yılında ve 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’de siyaset oldukça hareketli bir hale geldi. 1960 askeri darbesinin ardından, Türkiye yeni bir anayasa hazırlama sürecine girdi ve 1961 Anayasası kabul edildi. 1961 Anayasası, daha özgürlükçü ve demokratik bir anlayışla kaleme alınmış, bireysel hak ve özgürlüklere geniş yer tanıyan bir metindi. Anayasa Mahkemesi ve diğer bağımsız denetim kurumları bu dönemde kurulmuş, parlamenter sistemin güçlenmesine yönelik düzenlemeler yapılmıştı. 1961 Anayasasının bir diğer özelliği, Soğuk Savaş şartlarında sosyalizmin ideolojik yayılımına engel olmak amacıyla güçlü bir sosyal devlet düzeni inşa etmiş olmasıdır. Sosyal devlet ile birlikte özgürlükçü ve katılımcı parlamenter sistem 1961 Anayasasının en temel özellikleridir. Bu hususiyetler daha sonra Anayasanın ekonomik ve toplumsal şartlar bakımından Türkiye’de bol geldiği şeklinde eleştirilmesine neden olacak ve 12 Eylül darbesine giden yolun taşlarını döşeyecekti.
1980 askeri darbesi sonrasında hazırlanan ve hâlâ yürürlükte olan 1982 Anayasası, askeri vesayetin izlerini taşıyan bir anayasadır. Bu anayasa, daha katı hükümler içermekte ve devletin güvenliği ile bireysel haklar arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Ancak, 1982 Anayasası, sıkı denetimler, merkeziyetçi yönetim yapısı ve özgürlükleri sınırlandırıcı hükümler içerdiği için sürekli eleştirilmiştir. Zira Anayasa, askeri bir darbe sonrası olağanüstü koşullarda hazırlanmış ve toplumun geniş kesimlerinin katılımı olmaksızın kabul edilmiştir. Bu durum, anayasaya halkın gözünde bir meşruiyet sorunu yaratmıştır. Anayasanın hazırlık süreci, toplumun geniş kesimlerinin ve siyasi temsilcilerin katılımı olmaksızın, dar bir çerçevede gerçekleşmiştir. Kurucu Meclis iki bileşenden oluşmuştur: Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi. Danışma Meclisi üyeleri dahi MGK tarafından seçilmiş ve adaylar titiz güvenlik soruşturmalarından geçirilmiştir. Bu, anayasa hazırlık sürecinde gerçek bir toplumsal katılım sağlanmadığını ve anayasanın çoğulcu bir anlayışla değil, belirli bir ideolojik çerçeveyle şekillendirildiğini göstermektedir.
1982 Anayasası üzerinde bugüne kadar pek çok değişiklik yapılmış ve anayasanın demokratikleşmesi için çeşitli reformlar gerçekleştirilmiştir. 1982 Anayasası’nda yıllar içinde yapılan değişiklikler, anayasanın demokratikleşmesi ve bireysel özgürlüklerin korunması amacıyla gerçekleştirilmiştir. İlk önemli değişiklikler, 1987 ve 1995 yıllarında yapılmış; bu süreçte siyasi partilere yönelik kısıtlamalar azaltılmış, sendikal haklar genişletilmiş ve toplantı ile gösteri özgürlükleri iyileştirilmiştir. Bu dönemde, milletvekili seçilme yaşı düşürülerek siyasi katılım teşvik edilmiştir.
2001’de yapılan reformlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreciyle uyumlu olarak insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini güçlendirmeyi hedeflemiştir. Bu kapsamda, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması yeniden düzenlenmiş; işkence yasağı, ifade özgürlüğü ve özel hayatın gizliliği gibi haklar güvence altına alınmıştır. Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yapısı değişmiş ve hukuk sisteminde demokratikleşme yolunda adımlar atılmıştır. 2004 ve 2010 yıllarında, AB uyum süreciyle bağlantılı olarak ölüm cezası kaldırılmış, Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona erdirilmiş ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınmıştır. 2010 değişiklikleri, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısında düzenlemeler yaparak yargı reformu amaçlamış, ayrıca sendikal haklarda genişlemelere gitmiştir.
2017’de gerçekleştirilen değişikliklerle Türkiye, parlamenter sistemden kendine özgü bir başkanlık sistemine geçiş yapmıştır. Bu düzenlemeyle yürütme yetkisi tamamen Cumhurbaşkanına verilmiş ve başbakanlık makamı kaldırılmıştır. Artık Cumhurbaşkanı, devletin hem başı hem de yürütmenin tek yetkilisi konumuna gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinin beş yılda bir ve aynı anda yapılması düzenlenerek yasama ile yürütme erkleri arasında daha belirgin bir ayrım oluşturulmak istenmiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi tanınmış, olağanüstü hal (OHAL) ilan etme yetkisi genişletilmiş ve OHAL sırasında Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle düzenleme yapılması sağlanmıştır. Yargı tarafında ise Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı değiştirilmiş; üyelerinin bir kısmının TBMM ve Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi öngörülmüştür. Bu düzenlemeler, Cumhurbaşkanının yürütme gücünü artırırken, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı açısından tartışmalara yol açmış ve anayasal düzenin daha merkeziyetçi bir yapıya büründüğü eleştirilerini beraberinde getirmiştir.
Bütün bu değişiklikler toplumsal tabanda ve siyasi karar alıcılarda vesayet izlerinin kalktığı yönünde tatmin edici kanaat uyandırmamış olacak ki 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de yeni bir anayasa yapma talebi giderek güçlenmiştir. Özellikle demokratikleşme sürecinde AB ile uyum çalışmaları çerçevesinde yapılan anayasal değişiklikler, 1982 Anayasası’nın artık Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamadığını ortaya koymuştur. 1982 Anayasası’nın meşruiyet sorunu, anayasada yapılan pek çok değişikliğe rağmen günümüzde de devam etmektedir. 1987, 1995, 2001, 2010 ve 2017 yıllarında yapılan kapsamlı değişikliklere karşın anayasanın askeri darbe dönemi izleri bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır.
1982 Anayasası’nda yapılan değişikliklerin genel eksikliği, bu düzenlemelerin çoğunun anayasanın temel felsefesini ve otoriter karakterini kökten değiştirmek yerine, belirli maddelerde kısmi iyileştirmeler sağlamasıdır. Yapılan reformlar bireysel hak ve özgürlüklerde genişlemeler getirse de, anayasanın askeri vesayet ve merkeziyetçi yapısını koruyan ana unsurlara dokunulmamış veya bunlar bütünüyle dönüştürülmemiştir. Ayrıca, bu değişikliklerin birçoğu toplumsal bir uzlaşıdan çok, belirli siyasi iktidarların öncelikleri doğrultusunda yapılmıştır; bu durum, değişikliklerin toplumun geniş kesimlerini kapsayan kalıcı bir meşruiyet kazanmalarını zorlaştırmıştır.
Özellikle 2017 değişikliği gibi kapsamlı reformlar, demokratikleşme veya kuvvetler ayrılığı gibi evrensel anayasal ilkelerden ziyade, yürütmenin gücünü artırmaya odaklanmıştır. Bu durum, yargı bağımsızlığı, hesap verebilirlik ve denetim mekanizmaları açısından yeni sorunlar yaratmıştır. Ayrıca, anayasanın sivil ve özgürlükçü bir temelde yeniden yapılandırılmasını talep eden geniş bir toplumsal mutabakat sağlanmamış; aksine, yapılan değişiklikler, anayasanın askeri dönemden kalan merkeziyetçi karakterini güçlendiren bir yapıya büründürmüştür. Bu nedenle, yapılan değişiklikler, Türkiye’de sivil, demokratik ve çoğulcu bir anayasa ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalmıştır.
Tanzimat’tan günümüze kadar anayasa arayışları, Türkiye’nin tarihsel, sosyal ve siyasi dönüşümünü gözler önüne sermektedir. Her anayasa, dönemin küresel ve yerel ihtiyaçlarına göre şekillenmiş ve toplumun beklentilerini karşılamaya çalışmıştır. Ancak Türkiye, halen özgürlükçü ve katılımcı bir anayasa ihtiyacını tam anlamıyla karşılayabilmiş değildir. Türkiye’nin yapması gereken tarihi müktesebatı göz önüne alarak katılımcı ve çoğulcu anlayışı yansıtan yeni bir hükümet şekli ile çağdaş anlamda bütün halkın sosyal sözleşme olarak görüp, gönül huzuru ile benimseyeceği çağdaş bir anayasa yapmaktan geçmektedir. Bunun başarılamaması halinde iki yüz yıldır devam eden arayışımızın bir iki yüz yıl daha devam edeceğini varsaymamız yanlış olmayacaktır.