Entelektüelin Kör Noktası

Entelektüelin trajedisi, hakikatin sözcülüğünü üstlenirken kendi konumunun yarattığı kör noktayı fark edememesidir; öyle ki eleştiri çoğu zaman dışarıya yönelmiş bir projektör gibi çalışır ve ışığını devlete, sermayeye, medyaya, ideolojik aygıtlara çevirirken, o ışığı tutan elin hangi ağların içinde konumlandığını, hangi sembolik ayrıcalıklardan beslendiğini, hangi sosyal sermaye dolaşımının parçası olduğunu görünmez kılar. Ahlâkî söylem ile kişisel temas arasındaki mesafe bazen bir dipnot kadar kısadır; bir davette ayaküstü gerçekleşmiş bir görüşme, bir uçuşta yan yana düşmüş iki koltuk, bir akademik bağış toplantısında sıkışmış bir el sıkışma, hukuken sıradan sayılabilecek temaslardır; fakat sembolik düzlemde, özellikle kendisini iktidar eleştirisinin merkezine yerleştirmiş bir figür söz konusu olduğunda, bu küçük temaslar bile geniş yankılar üretir. Chomsky ile Epstein arasındaki temas iddiaları bu doğrultuda yalnızca biyografik bir ayrıntı olarak kalmadı; eleştirel düşüncenin kendi etik zeminini hangi koşullarda askıya alabildiği, hangi temasları “önemsiz” sayarak geçiştirdiği ve kamusal güvenin hangi eşiklerde çatladığı sorusunu açığa çıkardı. Elbette burada asıl mesele, bir görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği sorusundan çok, eleştirel geleneğin temsilcisi olan bir figürün, güç ve suçla anılan bir ağın yakınında konumlanmasının kamusal algıda nasıl bir anlam ürettiğidir.

Dolayısıyla hukuk ile simge arasındaki ayrım bu tartışmada belirleyicidir ve çoğu zaman bilinçli biçimde birbirine karıştırılır. Ancak, hukukî düzlemde bir görüşme, bir yemek daveti ya da bir finansörle aynı ortamda bulunmak, otomatik olarak suç ortaklığı anlamına pekâlâ gelmez; modern hukuk bireysel fiili, kastı ve kanıtı esas alır, temasın kendisini değil. Fakat simgesel düzlem hukuktan farklı işler; burada mesele suç isnadı değil, etik mesafedir. Güç ve suçla çevrelenmiş bir figürle kurulan temas, özellikle o figür kamuoyunda sistematik sömürü, istismar ve elit ağların karanlık ilişkileriyle özdeşleşmişse, kamusal algıda bir etik kırılma yaratır. Ağ toplumunda temas, artık nötr bir jest değildir; görünürlük rejimi içinde her temas bir yerleşim beyanına, bir sembolik yakınlık göstergesine dönüşür. Bu nedenle “görüşmek suç değildir” savunusu hukuken doğru olabilir; ancak eleştirel figürün sembolik sermayesi açısından mesele, hukuki sınırın çok ötesine taşar. Modern çağda kamusal figürler yalın olarak  yaptıklarıyla değil, kimlerle yan yana göründükleriyle de anlamlandırılır; nitekim görünürlük, çağımızın en güçlü yargı mekanizmalarından biridir.

Chomsky’nin yıllar yılı geliştirdiği medya eleştirisi, devlet şiddeti çözümlemeleri ve emperyalizm karşıtı söylemleri, onu sıradan bir akademik figür olmaktan çıkararak dünya çapında ahlâkî bir referans hâline getirdi. Onun yazıları, özellikle dış politika, propaganda ve ideolojik manipülasyon üzerine kurduğu analizler, geniş kitleler için “iktidara karşı hakikatin sesi” imgesi yarattı. Bu imge, takipçileri açısından yalnızca teorik bir çerçeve sunmadı; aynı zamanda normatif bir çıpa işlevi gördü. Dolayısıyla Epstein ile temas iddiaları gündeme geldiğinde, tartışma sıradan bir ilişki tartışması olmaktan çıktı; eleştirel geleneğin sembolik tutarlılığı sorgulandı. İktidar ağlarını sürekli deşifre eden bir figürün, o ağların karanlık düğümlerinden biriyle kurduğu temasın nasıl anlamlandırılacağı sorusu kaçınılmaz biçimde öne çıktı. Burada eleştirilen salt bir tercih değildir; eleştirel otoritenin kendi üzerine düşen etik yükümlülüğü ne ölçüde ciddiye aldığıdır.

Bu gerilim tarihsel olarak da yeni değildir; entelektüeller farklı dönemlerde otoriter rejimlerle, problemli finans çevreleriyle ya da etik açıdan tartışmalı figürlerle temasları nedeniyle benzer sınavlardan geçtiler. Her seferinde iki uç tepki ortaya çıktı: Bir yanda “büyük düşünür” mitine yaslanarak etik soruları bastırma eğilimi; düşünsel üretimin büyüklüğünü, biyografik çelişkileri görünmez kılmak için bir kalkan olarak kullanma alışkanlığı. Bu yaklaşım, düşünürü bir tür dokunulmazlık zırhıyla kuşatır; çünkü onun fikirlerinin değeri, kişisel temaslarının üzerinde konumlandırılır. Diğer yanda ise tek bir temas üzerinden bütün düşünsel mirası iptal etme arzusu vardır; karmaşık bir teorik külliyatı, bir akşam yemeğine, bir uçuşa, bir bağış toplantısına indirgeme kolaycılığı. Bu ikinci eğilim de indirgemecidir; düşünceyi biyografik bir anekdotun içine hapseder. Oysa eleştirel akıl, ne kahraman kültüne ne de linç kültürüne teslim olabilir. Düşüncenin değeri, onu üreten öznenin mutlak saflığına indirgenemez; fakat düşünce ile özne arasında hiçbir bağ yokmuş gibi davranmak da inandırıcı değildir. Gerilim tam da bu ara bölgede, gri alanda yoğunlaşır.

Epstein dosyası tek başına bireylerin değil, kurumların ve yapısal ağların da aynası oldu. Finans, akademi, siyaset ve medya arasındaki geçirgen sınırlar; prestij ile güç, bağış ile nüfuz, saygınlık ile karanlık sermaye arasındaki çizginin nasıl silikleştiğini gösterir. Seçkin üniversiteler bir yandan özgür düşüncenin mekânı olarak idealize edilirken, diğer yandan bağış ekonomisinin, sponsorlu araştırmaların ve elit çevre ağlarının sahnesidir. Akademik prestij ile finansal güç arasındaki örtük dans, entelektüelin konumunu baştan kırılgan kılar. Nitekim eleştirel figür, çoğu zaman eleştirdiği sistemin finansal altyapısı içinde faaliyet gösterir; üniversite, vakıf, bağış ve araştırma fonları üzerinden dolaylı biçimde o ağın parçası olur. Bu durum kişisel bir zaafın ötesine geçlesine zemin hazırlar; yapısal bir bağımlılık meselesi hâline gelir. Epstein skandalı bu yapısal gerilimi görünür kıldığı için sarsıcıdır; mesele tek bir düşünürün temasından ibaret değildir, modern entelektüel üretimin finansal ve sembolik altyapısına dair daha geniş bir soruyu gündeme getirir.

Pekâlâ bu olay, entelektüelin dokunulmazlığı mitini de aşındırmadı değil. Eleştirel teori geleneği zaman zaman kendi figürlerini sembolik saflıkla donatır; ancak onları yalnızca analiz eden değil, aynı zamanda ahlâkî olarak üstün konumda duran kişiler olarak tahayyül eder. Oysa düşünceyi kişiye bağlayan bu aşırı anlam yüklemesi, eleştirinin evrensel mantığını zayıflatır. Bir düşünürü savunmak adına etik soruları bastırmak, eleştirinin özüne zarar verir; çünkü eleştiri, ayrıcalık tanımayan bir sorgulama pratiği olmalıdır. Aynı şekilde, bir temas üzerinden bütün düşünsel külliyatı çöpe atmak da yüzeyseldir; karmaşık teorik katkılar, tek bir sembolik kırılmaya indirgenemez. Asıl ihtiyaç, düşünce ile biyografi arasındaki gerilimi olgunlukla taşıyabilmektir. Düşünür yanılabilir; yanılabilirlik insanî koşulun parçasıdır. Fakat kamusal güven, yalnızca teorik tutarlılıkla değil, sembolik mesafeyle de inşa edilir; eleştirel figürün, güç ve suçla anılan ağlara karşı mesafesini görünür biçimde koruması beklenir.

Dolayısıyla bir ismi yargılamak ya da aklamak meselesinden daha geniştir; hakikat adına konuşan figürün etik yükümlülüğünün sınırlarıyla ilgilidir. Kamusal güven nasıl inşa edilir, hangi temaslarda aşınır, hangi sembolik eşiklerde geri dönülmez biçimde zarar görür soruları, modern entelektüelin kader sorularıdır. Eleştirel figür, yalnızca devletleri ve şirketleri teşhir etmekle yetinemez; kendi konumunun yarattığı çelişkileri de açığa çıkarmak zorundadır. Aksi hâlde eleştiri, bir tür ideolojik dekorasyona, bir retorik ustalığına dönüşür. Chomsky–Epstein tartışması bu nedenle magazinel bir polemik olarak tüketildiğinde yoksullaşır; oysa derinleştirildiğinde düşüncenin kendi üzerine kapanma riskini hatırlatan bir uyarıya dönüşür. Düşünürün hayatı ile düşüncesi arasındaki mesafe, çağımızın en kırılgan hattıdır; o hat üzerindeki küçük bir çatlak, özellikle bir kişiyi değil, bir geleneğin bütünlüğünü de tartışmaya açar ve açmalıdır.

Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu
Şahin Eroğlu, 1992 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Bir dönem Temrin ve Acemi edebiyat dergilerinde editörlük yaptı. Şiir ,çeviri ve kritik yazıları; Birikim,, Öncül mikroscope,Ek Eleştirel Kültür,Bireylikler, Eliz, Temrin, Yolcu, Berfin Bahar, Ekin Sanat ve Kirpi gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Felsefe alanında Hegel, Walter Benjamin, Derrida, Peter Sloterdijk, Heidegger ve Wittgenstein üzerine akademik çalışmalar yaptı; bu çalışmaları çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlandı. Ayrıca, Karar,Medyascope,Perspektif,Diken ve gazetelerinde düşünce köşe yazıları yayınlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Kafka ve İktidar: Görünmez Emirlerin Saltanatı

İktidar, tarih boyunca kendini hep görünür kılarak hükmetti: taçla, üniformayla, sarayla, bayrakla, kürsüyle. Antik çağda iktidar bedende cisimleşti;...

Washington’un Maliki Hafızası

Donald Trump’ın, Nuri el-Maliki’nin yeniden Irak’ta başbakanlığa gelmesi ihtimaline karşı açık bir veto koyması ve bu ihtimal gerçekleştiği...

Trump ve Kuralsızlığın Siyaseti

Donald Trump, modern siyasal tarihte alışıldık lider tipolojilerinin hiçbirine tam olarak oturmaz. Onu bir diktatörle, bir ideologla ya...

ABD – İran Gerilimi

ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi...

Müdahalenin Ön Sahnesi Olarak İran

Bilindiği üzere Trump, geçtiğimiz günlerde, "İran, her zamanki gibi barışçıl protestocuları vurup şiddetle öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır....

Tom Barrack: Sermayenin Diplomasisi

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı anlamak için onu klasik anlamda bir “dış politika aktörü”...

Mesihsiz Kurtuluş: Netanyahu’nun İran Stratejisinin Teolojik Arka Planı

Netanyahu’nun İran’a dönük stratejisini yalnızca askeri hamleler, diplomatik baskılar ya da güvenlik kaygılarıyla sınırlı bir çerçevede değerlendirmek, bu...

Kayıtsızlığın Anatomisi: Gazze ve Dünya Vicdanının Çöküşü

Gazze işgali, fiziksel tahribatlarla açıklanamayacak denli derinleşmiştir. İnsani vicdanın aşındığı, ahlâki çöküşün mekâna kazındığı bir eşiğe dönüşmüştür. Gazze...

Mühürlenmiş Benlik: Milliyetçilikte Özneleşmenin Askıya Alınışı

The White Ribbon (2009) filmi, 20. yüzyılın başlarında Almanya’nın küçük bir kasabasında geçer. Yüzeyde sıradan bir yaşam akışı...

Teolojik Ulus, Seküler İmparatorluk: Siyonizm ve Batı Milliyetçiliğinin Ortak...

Modern milliyetçilik, zamanla siyasal ve kültürel sınırları aşarak dünyevi bir inanç sistemine dönüşmüştür; Tanrı’nın yerini millet, kutsal metinlerin...

Türkiye’de Sekülerleşmenin Eksik Büyüsü

Bir toplum, kendi aynasında iki yüz görüyorsa; biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin hayal kırıklığıdır.Türkiye’nin modernleşme serüveni, görünürde sekülerleşmenin...

Toplumsal Hafızanın Dağılması: 12 Eylül ile 15 Temmuz Arasında...

Bir toplumun zamanla kurduğu ilişki, onun hafıza kapasitesini belirler. Geçmiş yalnızca yaşanmışlıkların toplamı değildir; aynı zamanda hatırlama biçimlerinin,...