İSAR’ın İnanç ve Dindarlık araştırma sonuçları, Türkiye’deki dindarlık biçimlerinin farklı alanlardaki yoğunlukları ile ilgili çarpıcı verilere sahip olarak yayınlandı. Araştırma, dindarlığı çok boyutlu ve belki de farklı sahalara göre değişen bir derinlik alanına göre ölçmesi açısından da enteresan çünkü bireysel olarak bizlerin dindarlığı aslında bütün değil parçalı olarak tecrübe ettiğine dair bir sonuca da işaret ediyor. Kişinin kendisini hangi açılardan inançlı olarak tanımladığı, inanç faktörünün kişisel ve kamusal hayatında ne kadar belirleyici olduğu ile ilgili farklılar, bu katmanlı inanma halinin tam bir dindarlık resmi verip vermeyeceği ile ilgili soruları da beraberinde getirecektir. Özellikle son yirmi beş yılın siyasi süreci ve din olgusunun kamusal alanda çok daha fazla görünür olması düşünüldüğünde, Türkiye’nin dindarlık patinajı ve regülasyonu konusunda yeni bir yorum yapma şansımız olabilir.
Araştırmanın bizim korkulu rüyalarımız ya da gelecek umutlarımızı besleyecek kesinlikte net bir cevabı yok. Yani ne Türkiye dindarlaştı ne de dinden uzaklaştı yaygarası için yeterli malzeme mevcut değil. Çünkü Türkiye’nin din paradigması genellikle ya İran modeli tarzında bir rejim eşiğinde ya da Batı kucağında kendini kaybetmiş bir yok oluş kıvamında ölçütlenen iki uç noktaya sabitlenir. Bu iki açının birbirinden uzaklığı ve verileri, Türkiye’de din tartışmalarının şiddetini ölçen iki değişmez olarak algılansa da aslında Türkiye’de dindarlık ve din ilişkisinin kendine has bir yapısı mevcut. Ancak bu dindarlaşma ya da daha doğru bir ifadeyle din ile ilişki kurma eğilimine rağbet edilmemesi, normalleşme ve belki de bu tartışmayı geride bırakmayı imkânsız hale getirmektedir. Kadersel olarak bu mahkûmiyet, Türkiye’nin uzun uzadıya düşünmesine dahi fırsat vermeyerek iki uçta salınan bir korku eşiğini sürekli olarak hem açık tutmuş hem de çeşitli şekillerde beslemiştir.
Aslında Türkiye’nin her iki senaryoyu, yani din elden gidiyor ve şeriat gelecek korkusunu da zaman içinde tecrübe etmiş ve eritmiş bir ülke olmasına rağmen hâlâ karar veremediği bir ilişki içinde acı çekmesi çok enteresandır. Yani son elli yıl içinde hem dışlama hem de kapsama pratiklerine şahit olan canlı bir nesil halihazırda mevcut. Biliyoruz ki din ve inanç Türkiye’de ve aslında sosyal hayatta hem kapsama alanı dışında hem de içinde, maksadın dışına taşma eğilimleri gösteren bir hüviyete sahip. Bu sarkma hali sistemlerin amacına göre değişkenlik gösterirken din olgusunun her zaman siyaseten bir sürtünme malzemesi olarak kullanılmasına da sebep olmuştur.
Ancak Türkiye özelinde, dindarlığın algılanma biçimlerinin parçalanması ve en nihayetinde daha gerçekçi bir zeminde değerlendirilmesi bu gitgelleri daha kabul edilebilir bir zemine taşıyabilir. Araştırma sonuçlarına göre, dindarlaşma ya da dinden uzaklaşmanın süreç ve sonuçları, siyasetin dahil olmasına ve inancı kurucu bir dil olarak benimsemesine rağmen belli ki çok fazla bir oynama göstermemiş. Yani iktidar vurgusuna ve maksada yönelik politikalara rağmen Türkiye’de dindarlığın derinliği artmamış. Aksine, dinin kamusal ve siyasal düzlemde yoğunlaştırılması onun toplumsal meşruiyetini güçlendirmek yerine, bireysel düzeyde anlamını aşındıran bir etki üretmiş. Kurumlara karşı gelişen güvensizliğin artması ve anayasal düzlemde kanuna kaynaklık edecek merkezin, seküler referanslara dayandırılması yönündeki eğilim de bu aşınmanın bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Dindarlık fikrinin kaydığı eksen ki ben bu araştırmada özellikle kurumsal güvensizliğin bu anlamda önemli bir referans olduğunu düşünüyorum, siyasal İslam’ın işlevselliği ve politik dindarlığın doğurduğu sonuçlar açısından tartışılmak zorundadır.
Türkiye’de son yirmi yıldır kurulan ve politik dindarlık olarak tanımlayabileceğimiz, dini araçsallaştıran siyasî hareketlerin neyi aşındırdığı ile ilgili bir muhasebe yaptığımızda, kaybedilen şeyin çok daha önemli bir tavır olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Güven hissinin bu denli zayıflaması ve toplumsal ahlakın gittikçe kan kaybederek sosyal ilişkilerden sıyrılması, din ve inancın eylemselliğini gündelik hayattan söküp atmış gibi gözükmektedir. Bireysel olarak bir dine inanmanın motivasyonu ve aslında en temelde, kişinin kendisi ve diğer şeylerle kurduğu ilişkide belirleyici bir sınır oluşturmamasıyla ilgilidir. Ben ve diğer şeyler arasındaki ilişkinin kaynağını oluşturan ahlak ve bu ahlakı dayandıracağınız zemin de elbette sizi batırmayan, hakikatle ilişkinizi zedelemeyen bir yerde durmak zorunda. Bu zemine bir şeyin müdahale etmesine engel olmak, inançla bireyin arasına herhangi bir menfaatin, amacın, gündemin sızmasına izin vermemek, hakkaniyeti her şeyin üstünde korumaya dair üst bir tavrı da geliştirecektir.
Ki ahlakı sadece kişinin gündelik hayatında kendini gösteren bir davranışlar bütününü de temsil ettiğini de düşünemeyiz, bireyler gibi devletlerin de rejimlerin de kendine ait birer siyasi ahlakları vardır. Montesquieu’nun cumhuriyete atfettiği erdem, monarşi için onur, despotizm için de korku olarak tanımladığı bu ahlak biçimleri, rejimlerin kanunları tanıma biçimini temsil eder. Erdem, kamusal çıkarı kişisel çıkardan üstün tutma gayretine referans verir ve bu siyasi ahlak rejimin teminatıdır. Her rejim ve sistem kanun ve hukukla nasıl bir ilişki kuracağına bu ahlak yoluyla karar vermektedir. Üstünde durulan şey kanunların, en ideal sistemlerin kağıt üstünde varlığıyla pratikte uygulanma biçimleri arasındaki makasın çok açık olmaması gerektiğidir.
Ahlaka kaynaklık edecek ilahi referanslar, burada söz konusu olan din kaynaklı ahlaktır, politik hedeflere kurban edilirse ortaya çıkacak sonuç daha dindar değil ancak daha dindar görünümlü bir ülkeden öteye geçmeyecektir. Bir şeyin öyle görünmesi ile gerçekte öyle olması arasındaki farkın da ne demek olduğunu bizler bireysel olarak gündelik ve kurumsal ilişkilerimizde aslında sıkça tecrübe ediyoruz. Dindarlığın görsel ve söylemsel bir şölen eşliğinde yaşanmasına karşı artan iştah, dini sadece semboller üzerinden üreten, ancak ahlaki olarak beslemeyen kof bir sistemi baş tacı edecek ve gerçek anlamda çözüm üreten, huzur veren bir şey olmaktan uzaklaşacaktır. Din ve inanç konusunun bu denli politize edilmesi ve dindarlık fikrinin semboller üzerinden tesisi de teopolitik rejimlere kapı açan bir süreci tetikler; bu noktada din, hakikati kuran bir ilke değil, iktidarın kendini yeniden üretme aracına dönüşür.
En nihayetinde yürütülen son araştırmada ortaya çıkan sonuçlar, din ve siyaset ilişkisinin kurak zemininde yetişen yeni nesil bir dindarlık ya da sekülerlik imasını işaret etmektedir. Bu iki kavramı birbirine yaklaştıran ve bana göre sınırlarını da ortadan kaldıran bir düşünce biçimi gelişmiş durumda. Allah’a inancın yüksek ama kadere imanın zayıf olduğu bu resimde, kimlik ve aidiyet açısından dindarlık algısının nasıl parçalanmış olduğunu ve dinin, bir düşünce sistemi temsilinden ne kadar uzaklaştığını anlıyoruz. Bu uzaklaşma, kişinin hayatı anlamlandırma ve yaşama pratiklerini belirleyen bütüncül bir referans çerçevesinin aşınmasına yol açmakta; din, yön verici bir ilke olmaktan ziyade parçalı ve seçici bir aidiyet formuna dönüşmektedir.
Bu salt bir sekülerleşme olarak okunursa muhakkak ki yanlış bir sonuca varılacaktır çünkü bu yüzeysel inanç pratiğini üreten şey seküler bir geri çağırma değil, aksine dinin politik ve sembolik düzlemde yeniden üretilmesidir. Tam da bu nedenle ortaya çıkan şey dindarlığın zayıflamasından ziyade içerikten koparak görünürlük ve temsil üzerinden güç kazanan bir din algısının desteklenmesidir. En nihayetinde dindarlık vurgusunun toplumsal olarak ulaşabildiği derinliğin belli bir seviyede tıkanması Türkiye için kabul edilmesi gereken bir ‘din’ sınırının varlığını gözler önüne serebilir. Belki de her iki ihtimal için de korkuya hiç gerek yoktur.

